Bir 78’linin gözüyle sosyalist hareketimiz – 2

0
599

Hamza Yalçın

Lukaşenko Ukrayna’da yaşananlar karşısında, “Sovyetler Birliği olsaydı bunlar yaşanmazdı” dedi. Benzerini Suriye Devlet Başkanı Esad da söyledi. Sovyetler Birliği’nin 1980’li yıllarda hızla gerileyerek 1991’de yıkılması daha önce anlamlandırmakta zorlandığımız bir çok konuyu netleştirmemizi sağladı.1991 sonrası dünya ise bize emperyalizmin ne olduğunu gösterecekti. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından dünyanın yaşadığı süreç bir önceki yazıda ele alındı. Bu yazıda reel-sosyalizm üzerinde tartışacağız.  

Reel-sosyalizm ne kadar sosyalizmdi?

ABD’yi dengeleyecek kadar büyük bir güç olan Sovyetler Birliği; onu oluşturan Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna cumhuriyetlerinin tepesindeki üç-beş kişinin bir araya gelip karar vermesiyle dağıtıldı. Halk direnemedi. Sosyalizm işçi sınıfı liderliğindeki halkın iktidarıysa, Sovyetler Birliği’nde işçi sınıfı ve halkın bu karara ve sonrasında ülkeyi mahveden sürece direnmeyişi onun iktidarda olmadığını göstermeye yeterlidir.

Sovyetler Birliği’ni oluşturan halklar, birliğin geleceği için 1991 Aralık ayında yapılan oylamada yüzde 80’e yakın bir oy oranıyla birliğin devam etmesini istedikleri halde Rusya, Ukrayna ve Belarusya liderleri birliği dağıttılar. Piyasa kapitalizmine dayanan bugünkü sistem ülkenin talan edilmesi ve yıkımıyla gerçekleşen bir karşı-devrimle kuruldu.  Ekonomik yıkımın etkisinin 1929 Büyük Buhranından çok daha fazla olduğu biliniyor. Piyasa kapitalizmine geçmeye halk değil bürokrasi karar verdi. Komünist partinin çürümüş önde gelenleri Rusya’nın varını yoğunu yağmalayarak sermayedar oldular. 1980’li yıllarda SSCB’nin çöküş sürecini hızlandıran Glasnost ve Perestroyka politikalarından 1998 yılına kadar ülke sürekli geriledi. Halk açlık çekmeye başladı. Rusya’da ortalama ömür dahi gerilemişti. Nataşa ismi yoksulluktan dolayı geldiği Türkiye’de aşağılanan Rus kadının simgesi oldu. Bu sürecin önü, Putin’in işbaşına gelmesinden sonra alınabildi. Batılılar Putin’i o nedenle sevmezler. 

1990 öncesinde yeterince sosyalist bulmadığımızdan haklı olarak eleştirdiğimiz; bir kısım solun ise aşırıya giderek onu “sosyal-emperyalizm” diye adlandırıp emperyalizmle bir tuttuğu ve hatta ABD emperyalizminden bile kötü gördüğü reel-sosyalizm, bütün kusurlarına rağmen kuşkusuz kapitalizmden çok daha sosyal adaletliydi. Uluslararası ilişkilerde de ezilenlere yakındı. Ancak o içeride, halkın iktidara, iktidarın halka yabancılaştığı bir rejimdi. İktidarda işçi sınıfı ve halk değil bürokrasi vardı. Dışarıda ise ezilen halklarla dayanışma adına milliyetçilikle karışık politikalar izleniyordu. 1917-22 iç savaşı yıllarında Çarlık ordularının, emperyalist işgalin ve ablukanın, 1941-45 dönemimde Nazi işgalcilerinin yıkamadığı iktidar kendi içinden yıkıldı. SSCB gerileyip yıkılırken halk onu savunmak için seferber olmadı. Çünkü halk iktidardan çoktan dışlanmıştı. İktidarı halk adına parti bürokrasisi kullanıyordu. Gençlik zaten 1980-2000 yıllarında Batı hayranı bir durumdaydı.

Bu hale gelinmesinin temel sebeplerini Sovyetler Birliği’nin kuruluş yıllarından gözlüyoruz. 1917 yılı Kasım ayında Rusya’da dünyayı sarsan muazzam devrim ne yazık ki çok elverişsiz iç ve dış koşullar ve tecrübesizlik nedeniyle bir süre sonra rayından çıkarak bürokratik bir halkçı sisteme dönüştü.(1) Anti-emperyalist kurtuluş savaşımız bu sistemle dayanışma sayesinde başarılmış, dünyada klasik sömürgecilik sistemi Sovyetler Birliği ile dayanışma sayesinde çökmüştü. Hitler belası esas olarak 20 milyondan fazla evladını kaybeden Sovyetler Birliği sayesinde yenildi. Batılı burjuvazi, halkın Sovyetler Birliği’ndeki sisteme özenmesini engellemek amacıyla, sosyal hakları tanımaya razı oldu. Sovyetler Birliği kolektif mülkiyet, merkezi planlama ve halkçılık sayesinde kısa zamanda dünyanın en güçlü ikinci ülkesi konumuna yükseldi. Bugün Çin açlığı ve aşırı yoksulluğu SSCB benzeri ve onun çok daha sağcı bir versiyonu olan sistemin sayesinde yenmiş ve dünyanın en büyük iki ekonomik gücünden biri durumuna gelmiş bulunuyor. 

Ancak halkın çıkarlarını savunmak için “halkın hizmetkarı” anlayışıyla kurulmuş olan ve o ruhla çalışan Bolşevik Parti kısa zaman sonra halkın egemeni haline dönüştü. Parti, devrimi savunma sürecinde iktidarı devrimci kitle örgütlerinden alıp kendisinde topladı. Halk giderek iktidarın gerçek sahibi olmaktan çıktı. Dolayısıyla reel-sosyalizm, iddia ettiği gibi halk iktidarları değil onun yerine halkçı grup iktidarları kurdu. Emekçileri özgürleştiremeyen reel-sosyalizmin gücü, emperyalist sistemin aşırılıklarını frenlemenin ilerisine geçemedi. Kapitalist ülkelerde muhalefette yer alan sosyalist örgütler de reel-sosyalizm karşısında devrimci eleştirici tutum geliştiremedikleri için onu taklit ederek grup iktidarının teorisi ve pratiğine dönüştüler.

Leninist öncü örgüt

Leninist öncü örgüt hem devrimcidir hem de kitle hareketini grup egemenliğine bağlama riskleri taşır. Ekim Devrimi ve sonrasında yaşanan tecrübeler devrimci mücadelenin yürütülmesinde ve başarıya ulaşmasında Lenin’in temellerini attığı öncü örgütün üstünlüklerini gösterdi. Öncü örgüt sosyalizm bilinciyle donanmış, hayata ve birbirine devrimci ilişkilerle bağlı, birinci meselesi devrimcilik olan yani kendilerini mücadeleye adamış sıkı örgütlü insanlardan oluşur. (2). Öncü örgüt özgürlük mücadelesinin en önemli aracıdır. Devrimci niteliğe sahip öncünün gereğini kabul etmeyen sosyalizm iddialı II. Enternasyonal partileri zamanla bugünkü sosyal demokrat  burjuva partilerine dönüştüler.

Diğer yandan tecrübeler öncü örgütün kitle hareketini işçi sınıfı önderliğinde halk iktidarı yerine grup iktidarına götürmesi riski taşıdığını defalarca  ortaya koydu. Bir çeşit sosyal devlet kapitalizmine denk düşen grup iktidarı sistemi ne tam kapitalist ne de işçi sınıfının iktidarı anlamında sosyalistti. Ekim Devrimi’nin sosyalist yoldan sapmasıyla şekillenen grup iktidarı modelinin bugünkü Türkiye solunda şu iki temel özelliğine dikkat çekmek istiyoruz. 

  1. Bu örgütlerin çalışması kitle hareketini ve kitlelerin inisiyatiflerini geliştirmekten ziyade onu ele geçirip örgütün egemenliğine uyarlamaya dayanır. Bu eğilim sol örgütlerin mahallelerde, işyerlerinde ve demokratik kitle örgütlerinde girdikleri iktidar mücadelesinde kolaylıkla görülebilmektedir. Mücadelede kendilerini esas, kitle hareketini ise tali gördükleri için kitle hareketini ve halkı nesneleştirme eğilimi taşırlar. Gücü kitlelerden alarak partiye aktaran bu nesneleştirme eğilimi merkez komitesi diktatörlüğüne ve lider diktatörlüğüne varma potansiyeli taşımaktadır. Bu eğilime zamanında Rosa Luxemburg tarafından işaret edilmişti. (3)
  2. Grup iktidarı gerek kendi içinde gerekse kitlelerle ilişkisinde eşitlikçi ve özgürleştirici diyalogu değil propagandayı ve manipülasyonu esas alır. Kitlelerin eleştirici düşüncesini sakatlayarak onları manipüle etmeye ve kendisine bağlamaya dayanan iletişim, eğitim, mücadele ve örgütlenme anlayışı ezen ve ezilen ilişkisini ortadan kaldırmayıp onu başka biçimlerde yeniden üretme eğilimi taşır. Devlet bir anlamda yöneten yönetilen ilişkisi olduğuna göre devrim  yapılan ülkelerde kurulan devletlerin sönümlenme sürecine bir türlü girememesi bu nedenle gayet normaldir. 

Ezilenler sınıflı toplumdaki egemenlik ilişkilerine alışmış oldukları için aslında kadroları ve kitleleri nesneleştirmekte olan grupçu yaklaşımı pek yadırgamaz ve genellikle daha kolay benimserler. Eleştirici düşünceyi sakatlayan, duygusal ve zihinsel şartlandırmaya dayanan ve hatta zaman zaman düpedüz yalana ve çarpıtmaya varan propaganda grubun en önemli gelişme araçlarından birisi haline gelmektedir. Türkiye solundan örneklendirmeleri okura bırakıyorum. 

Mücadele içinde edinilen sosyalist bilinç (etiket değil bilinç) bireyler arasındaki rekabetçi ilişkilere son vererek onları birbirinin yoldaşına dönüştürür. Bu yoldaşlık bilincinin farklı sosyalist örgütler arasında da geçerli olması beklenir. Ancak grupçu yaklaşımdaki sol örgütler birbirini, tıpkı şirketler ya da rekabetçi bireyler gibi, hasım görmektedirler. İlişkilerde dayanışma yerine rekabet ağır basmaktadır. Aynı örgütte birleşen sol içinde ise genellikle egemenlik-biat ilişkileriyle iç içe bir bireysel ve mikro-grupsal rekabet sürer. İnsanı arındırması beklenen mücadele, grupçu anlayış nedeniyle, insanın süreç içinde daha çok bulanmasıyla sonuçlanacaktır. Bu yoldan sol içinde devrimci ahlakın ve devrimci hukukun sistematik ihlalleri neredeyse kaçınılmaz olmaktadır. 

Dolayısıyla devrimci hareketlerin ve tek tek devrimcilerin örgüt içi ilişkilerde, kitle çalışmasında ve sosyalist örgütler arasındaki ilişkilerde radikal bir şekilde yenilenmeleri gerekmektedir. Aksi halde sosyalist hareket devrimci amaçlarına ulaşamayacak ve üstelik de bugün yaşandığı gibi egemen güçler tarafından kolayca kontrol edilecek ve hatta liberaller, Gülenciler, Sorosçular vb. tarafından yönlendirilecektir. 

İzleyen yazıda devrimci yenilenmeyi tartışacağız.

KAYNAKLAR:

  1. Can, Ç. 2004. Dünya Türkiye ve Sosyalizm. Odak Kitap
  2. Lenin, Nasıl Yapmalı
  3. Dünya Türkiye ve Sosyalizm

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.