Havin Taş
Kadınların yaşadığı eşitsizlikler, sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla birlikte kurumsallaşmış, kapitalizmle birlikte ise daha derin ve sistematik bir nitelik kazanmıştır. Bugün kadınlar, hem üretim sürecinde hem de yaşamın yeniden üretildiği alanlarda çok yönlü bir sömürüye maruz kalmaktadır. Bu sömürü, yalnızca ekonomik değil; ideolojik, kültürel ve politik boyutlarıyla da kadınların hayatını kuşatır.
Kadınların karşı karşıya olduğu baskılar, yaşamın her alanında etkisini göstermektedir. Ücretli emekte kadınlar, daha düşük ücretlere mahkûm edilmekte; güvencesiz, esnek ve kayıt dışı çalışma biçimlerine daha fazla itilmektedir. Kadın emeği, sistematik biçimde “yardımcı gelir” olarak kodlanır; bu da kadınların emek piyasasında ikincil konuma itilmesini meşrulaştırır. Ancak kadınların sömürüsü yalnızca ücretli emek alanında gerçekleşmez. Ev içi emek, kapitalist sistemin görünmez ama vazgeçilmez dayanaklarından biridir. Yemek, temizlik, çocuk bakımı, yaşlı ve hasta bakımı gibi faaliyetler, toplumun yeniden üretimini sağlar; fakat bu emek ne ücretlendirilir ne de toplumsal olarak tanınır. Kadınlar bu yükü “doğal sorumluluk” olarak taşımaya zorlanır. Böylece kadın, hem işçi hem bakıcı hem de “evin düzenleyicisi” olarak çoklu bir emek sömürüsüne mahkûm edilir.
Bu sömürü, ideolojik ve kültürel baskılarla tamamlanır. Kadın bedeni sürekli denetim altındadır: nasıl giyineceği, kaç çocuk doğuracağı, ne zaman anne olacağı ya da olup olmayacağı, hatta nasıl doğuracağı toplumsal ve siyasal müdahalelere açıktır. Şiddetin her türü, taciz ve cinsel saldırı, kadınları kontrol etmenin ve korku yoluyla sınırlandırmanın araçları hâline gelir. Kamusal alanda söz alan, örgütlenen kadınlar ise çoğu zaman hedef gösterilir, yalnızlaştırılır ya da kriminalize edilir.
Kadınların maruz kaldığı baskılar, yetişkinlikte aniden ortaya çıkmaz; çocuklukta sistemli biçimde öğretilir, içselleştirilir ve normalleştirilir. Kız çocukları daha küçük yaşlardan itibaren itaat etmeyi, sessiz kalmayı, fedakarlığı ve sorumluluk almayı öğrenmeye zorlanır. Erkek çocuklara özgürlük ve cesaret öğretilirken, kız çocuklarına korunması gereken bir “namus”, taşınması gereken bir “yük” rolü biçilir.
Ev içi sorumluluklar erken yaşta kız çocuklarının omuzlarına yüklenirken, eğitim çoğu zaman “gereksiz” ya da “geçici” bir hak olarak görülür. Bu anlayış, kız çocuklarını okuldan koparmanın ve onları erken yaşta evlilik adı altında bir yetişkin hayatına zorlamanın önünü açar. Çocuk yaşta evlilik, kız çocuklarının hem bedenleri hem de gelecekleri üzerinde kurulan sistematik bir şiddet biçimidir. Eğitimden koparılan kız çocukları, ekonomik bağımsızlık kazanma olanağından mahrum bırakılır. Bu süreç, yoksulluğu ve bağımlılığı kalıcılaştırırken, patriyarkanın ve sınıfsal eşitsizliklerin kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlar. Kız çocukları, eşitsizliği sorgulayacak araçlardan yoksun bırakılarak büyütülür; böylece eşitsizliği sorgulamayı değil, onunla yaşamayı öğrenir. Bu nedenle kadınların özgürleşme mücadelesi, yalnızca bugünün eşitsizliklerine değil, çocukluktan itibaren öğretilen bu düzene karşı verilen bir mücadeledir.
Kadınların yaşadığı baskı ve eşitsizlikler, patriyarkanın kapitalist üretim ilişkileriyle iç içe geçmesi sonucu ortaya çıkan yapısal bir sorundur. Kapitalizm, patriyarkal toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreterek kadın emeğini hem üretim sürecinde ucuzlatmakta hem de yeniden üretim alanında ücretsiz kılmaktadır; patriyarka ise bu sömürüyü “doğal roller” söylemiyle meşrulaştırmaktadır. Kadının ev içi emeğe mahkûm edilmesi, yeniden üretim süreçlerinin ücretsiz ve görünmez kılınması, ücretli emekte daha güvencesiz koşullara itilmesi; tümü kapitalizmin kar mantığı ve sürekliliği açısından işlevseldir. Bu nedenle kadınların maruz kaldığı eşitsizlikler, sınıflı toplum düzeninin ve kapitalist üretim ilişkilerinin sürekliliğini sağlayan, patriyarka ile kapitalizmin karşılıklı olarak birbirini beslediği yapısal mekanizmaların ürünüdür.
Kadınların sosyalist mücadelede özne olması, yalnızca kadınların karşılaştığı eşitsizliklerin giderilmesi için değil; kapitalist düzenin bütünsel işleyişini kırmak için gereklidir. Mevcut düzen kadınlara her gün ölçülebilir kayıplar yaşatıyor: daha düşük ücret, güvencesiz çalışma, kamusal alandan dışlanma, politik kararlardan sistematik biçimde uzak tutulma ve cezasızlıkla beslenen erkek şiddeti. Bu koşullar tesadüfi değil; yasalarla, iş piyasasıyla, eğitim sistemiyle ve aile politikalarıyla bilinçli olarak üretiliyor. Bireysel “baş etme” stratejileri bu mekanizmaları durduramıyor; aksine kadınları yalnızlaştırarak yükü daha da ağırlaştırıyor. Mücadele, kadınların yaşamlarını savunmasının ötesinde, sömürünün “normal”, eşitsizliğin “kaçınılmaz” ve baskının “doğal” olduğu yalanını ortadan kaldırmanın tek yoludur.
Bu gerçeklikler, kadın mücadelesinin zorunlu olarak kapitalist üretim ilişkileriyle, sınıf egemenliğiyle bağını kurmayı gerektirir. Dolayısıyla sosyalist mücadelede kadınların yeri, yalnızca “destekçi” ya da “özel bir başlık” değildir. Kadınlar, kurtarılmayı bekleyen pasif mağdurlar değil; toplumsal dönüşümün kurucu aktörleridir. Kadının özgürleşmesini devrim sonrasına erteleyen her yaklaşım, eşitsizliği bugünden meşrulaştırır. Kadınların özne olduğu bir mücadele, hem patriyarkanın ideolojik dayanaklarını sarsar hem de sınıf bilincini derinleştirir.
Kadınlar olarak öncelikle yaşadığımız sorunları bireysel kaderler olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Yalnız olmadığımızı, yaşadıklarımızın ortak bir sömürü düzeninin ürünü olduğunu kavramak, mücadelenin ilk adımıdır. Sessizlik, geri çekilme ve uyum, yaşadığımız düzenin en büyük dayanaklarıdır. Örgütlenmek ve dönüştürmek zorundayız. Mücadele alanlarını erkek egemen alışkanlıklara terk etmemeli, eşitliği talep eden değil, eşitliği kuran bir hatta durmalıyız. Kadınların deneyimleri, talepleri ve öfkesi politikleştiğinde, sosyalist mücadele de gerçek anlamda ilerleyebilir.
Özgürleşme mücadelesi yalnızca kadınların meselesi değil; sınıfsız ve sömürüsüz bir toplum hedefinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle kadınların mücadelede özne olması bugünün görevidir. Kadınların gerçeği bu düzenin teşhiridir ve bu düzen, kolektif mücadelemizle yıkılacaktır.
























