(SÖYLEŞİ) Komünist KÖZ: “NATO’da oyun kuran pozisyonda olmaması, Türkiye’nin NATO’nun veya Amerikan emperyalizminin ‘sömürgesi’ olduğu anlamına gelmez”

0
77

ODAK Dergisi, ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmeleri Türkiye ve dünya devrimci hareketi açısından anlamaya çalışıyor. Değişik konu başlıklarından oluşan söyleşilerimizde, sosyalist örgütlerden ve kişilerden aldığımız görüşler ile ortak bir eleştirel düşünceye varmayı umuyoruz. ABD ve Batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi’nin saldırı ve savaşlarının dünyayı, özellikle de bölgemizi kan gölüne çevirdiği bu süreçte bu kez konumuz “emperyalizm ve NATO”. Emperyalist güçler bir yandan fiili saldırganlıklarına hız kesmeksizin devam ederken öbür yandan da ülkemizde ve dünyadaki ilerici, sol güçleri etki altına almaya, onları manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu insanlık düşmanı güçlerin birliği olan NATO, 2004 yılında ülkemizde yaptığı toplantının ardından bu kez de 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanıyor. Bu süreçte anti-emperyalist güçlerin birliği önem kazanıyor. Sosyalist ve ilerici güçlere ilettiğimiz sorularımızı onlardan gelen cevapların sırasına göre yayınlıyoruz. 

Aşağıda, Komünist KÖZ’ün cevaplarını iletiyoruz. İyi okumalar dileriz…

ODAK: NATO Dünya ve Türkiye açısından bugün ne anlam ifade ediyor? 

Komünist KÖZ: II. Paylaşım Savaşı’nın ardından kurulan ABD hegemonyası bugün de sürüyor. Fakat buna bakarak, ABD’nin istediği gibi at koşturduğu, NATO’yu ve diğer büyük devletleri kendi hesapları doğrultusunda seferber ettiği bir durum olduğunu söylemek yanlış olur. Amerika Birleşik Devletleri, bugünün en güçlü emperyalist devleti olsa da dünya üzerindeki tek emperyalist devlet, bir dünya imparatorluğu değildir.

Üstelik ABD emperyalizminin Vietnam ile başlayan gerilemesi, Irak işgalinden bu yana hızlandı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Rusya’nın, Çarlık Rusya’nın mirasını kollayan yeni bir emperyalist politikayla dünya siyasetine dönmesi, gerileyen Amerikan emperyalizminin karşısında Çin’de özerk bir finans-kapitalin oluşması, NATO cephesinde yer alan İngiltere ve Fransa gibi emperyalistlerin Ortadoğu, Asya ve Afrika’da kendi çıkarları doğrultusunda attıkları adımlar da yeni tabloyu şekillendirdi. ABD’nin gerilemesi ve emperyalistler arası rekabetin kızışması, NATO’nun ortak bir amaç doğrultusunda kararlılıkla hareket etmesini de engeller hale geldi. Bir türlü son bulmayan bölgesel savaşlar bunun sonucudur. Yakın gelecekte de bu durumun değişeceğini beklenemez.

Türkiye’ye geldiğimizde ise, Türkiye’nin bir NATO üyesi olmasına rağmen, hiçbir zaman Amerikan emperyalizminin doğrudan kendi nüfuzu altına aldığı bir devlet olmadığını söylemek gerekir. Kuruluşundan itibaren özellikle Fransız emperyalizminin şekillendirdiği, ABD emperyalizminin ise ancak 1980’lerden sonra mevzi kazandığı bir devlettir. Son on senedir de esas olarak ABD’nin temsil ettiği kampa bağlı olsa da, özellikle Rus ve Amerikan emperyalizmlerinin arasında yalpalamaktadır.

Fakat kuruluşundan bu yana değişmeyen, TC’nin ilhakçı bir devlet olduğu gerçeğidir. Türkiye Kürdistan’ın en büyük parçasını ilhak etmiştir. Kürdistan iki diğer parçasında da yaklaşık 10 yıldır işgalci pozisyondadır. Türkiye, ilhakçı bir ezen ulus devletidir; NATO’nun en büyük ikinci kara ordusuna sahip, gururlu bir üyesidir. NATO’da oyun kuran pozisyonda olmaması, Türkiye’nin NATO’nun veya Amerikan emperyalizminin ‘sömürgesi’ olduğu anlamına gelmez. 

Türkiye’nin emperyalistler arası kavgada konumlanışı, bir devlet aklının yönlendirmesi ile değil, Erdoğan’ın iç politikada yaşadığı sıkışmışlığa, bir başka deyişle Türkiye’deki rejim krizine ve bunun ürünü olan içsavaşa bağlı olarak şekillenmektedir. 2015’ten beri MHP’ye ve bununla birlikte gelen içsavaşa mahkum kalan Erdoğan, yükünü taşıyamadığı içsavaşı sonlandırmak ve MHP’den kurtulmak istemektedir. Bu yüzden ABD ile barışmaya çalışan Erdoğan, bu doğrultuda Trump’ın dış politikasına daha uyumlu bir çizgide hareket etmektedir. Fakat bu durum, Türkiye’nin ABD’nin emir eri olarak hareket ettiği anlamına gelmez. Türkiye, emperyalistler arası rekabetin kızıştığı, NATO’nun ortak hareket edemediği tabloda, kendi payına bir şeyler kapmak üzere hareket eden devletlerden biridir. Fakat Suriye’de de açığa çıktığı gibi, işler Türkiye’nin istediği gibi ilerlemiyor.

ODAK: Sosyalist solda ve toplumda ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı mevcut duyarlılığı nasıl görüyorsunuz?

Komünist KÖZ: Hakim görüşün aksine, Türkiye’de ve dünyada sağın/faşizmin değil solun yükseldiğini söylüyoruz. Buna bağlı olarak anti-emperyalist hareketler de yükseliş eğiliminde. 7 Ekim’den bu yana Avrupa’da ve ABD’de önemli karşılık bulan Filistin’e destek eylemleri de bunun göstergesi. 60’larda Vietnam’ın işgaline karşı yükselen eylem dalgası sırasında bir sol yükselişin söz konusu olduğuna şüphe duyulmuyordu. Vietnam’da İşçi Partisi önderliğinde bir direniş söz konusuyken bugün Filistin’deki önderliğin HAMAS gibi işbirlikçi bir harekette olması önemli bir farktır. Fakat dünyada ve özellikle Batı merkezlerinde anti-emperyalist motivasyonla büyüyen eylem dalgası, HAMAS’ın karakterinden ayrı bir değerlendirme konusudur. Bu bağlamda, dünyada sol hareketin, Amerikan emperyalizmi ve siyonizm karşıtlığının yükselişte olduğu aşikardır. 

Türkiye’de de sol yükselmektedir. Lakin ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşıtlık, Türkiye’de yeni ortaya çıkmış bir dinamik değildir. Amerikan emperyalizminin 1980 sonrasına dek Türkiye’de kök salamamış olması ve 60’larda başlayan sol yükseliş, ABD emperyalizmine karşı gerek toplumda gerekse solda önemli bir zemin yaratmıştır. Bugün de bırakalım sol hareketi, düzen partileri arasında dahi gururla Amerikancılık yapabilen yoktur. Bugün Türkiye sol hareketinin sorunu, antiemperyalizm ile anti-Amerikancılığın eşitlenmesi, anti-Amerikancılık yaparken mütemadiyen AKP-MHP hükümeti ile aynı pozisyona düşmek, bir yandan anti-Amerikancılık yaparken diğer yandan Amerikancı muhalefete o veya bu gerekçeyle destek vermek olarak sıralanabilir. Bunların kaçınılmaz sonucu olarak da sosyal-şovenizm kendine alan bulmaktadır.

ODAK: Coğrafyamızda emperyalizmin tezgahladığı Arap Baharı adı verilen büyük karşı-devrimler sürecinde Türkiye solunun ve demokratik muhalefet güçlerinin NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı zayıflamış olan tutumunu nasıl açıklayabilirsiniz? 

Komünist KÖZ: NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı zayıflayan bir tutum söz konusu değildir. Yaşanan, Ortadoğu’da ve özellikle Kürdistan’da yaşanan gelişmelerin neticesi olarak, anti-Amerikancılık ile antiemperyalizmin eşitlenmesinin Türkiye işçi sınıfı nezdinde inandırıcılığını yitirmesidir. Türkiye sol hareketinin geçmişte buluştuğu tutumları bugün yineleyememesi de bu gelişmelerin sonucudur. Bu yeni durumda antiemperyalizmin olması gerektiği gibi, sınıf iş birliğine bulaşmayan, devrimci bir muhteva ile güçlendiğini söyleyemeyiz. Bu eksikliğin sebebi olarak da bu bozuk anlayışlara karşı hakiki antiemperyalist mücadeleyi somutlayacak ulusal veya uluslararası bir komünist partisinin olmamasını görüyoruz. Fakat 2003’te Saddam’a gösterdiği teveccühü bugün Esad’a veyahut Hamaney’e aynı coşkuyla gösteremeyen bir sol hareket olması, devrimciler için kaygı değil memnuniyet verici bir gelişmedir.  

Arap Baharı adı verilen ayaklanmaları ise karşı-devrimler süreci olarak görmüyoruz. Ekim Devrimi de dahil olmak üzere, emperyalistlerin karışmadığı bir devrim süreci yoktur. Emperyalistlerin kendi haline bırakacağı, burjuvazi ile proletaryanın kozlarını paylaşacağı steril bir ortamda devrim mücadelesi verme beklentisi, ancak devrimciliğe yabancılıkla açıklanabilir. Proleter devrimler dahi, emperyalistlerin müdahale etmediği koşullarda değil, farklı emperyalistlerin kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirdiği farklı türden müdahalelerin ortasında, işçi sınıfının çıkarlarını savunan devrimcilerin öncülüğü kazandığı durumlarda gerçekleşir. Komünist bir önderliğin emperyalistler arasındaki çelişkilerden istifade etmesi olarak tarif edilen böyle bir tablodur. Bir ayaklanma, bir başka burjuva partinin yahut emperyalist gücün çıkarları doğrultusunda sonuçlanıyorsa, buradan çıkarılacak sonuç, devrimcilerin orada başarısız olduğudur. Arap Baharı’nda yaşanan da tastamam budur. 

Başarısız devrimleri emperyalistlerin tezgahı olarak nitelemek, bir ayaklanmayı devrime taşımanın koşullarını ebediyen sağlayamamanın garantisidir. Emperyalistlerin müdahalesiyle gerçekleşen Şubat Devrimi’ni ‘başarısız bir proleter devrimi’ olarak görüp muzaffer Ekim Devrimi’ne giden yolu açan bolşeviklerin yolundan yürümeyi imkansız kılan bir anlayıştır.

Böyle bir anlayış, Türkiye’de daha da yakıcı bir sorundur. Zira Rojava başta olmak üzere Kürdistan’da yaşanan gelişmeler de bu mercekten değerlendirilmektedir. Kürdistan, emperyalistler arası paylaşım kavgasının merkezindeki coğrafyadır. Kürdistan’daki ezen ulus devletlerine karşı verilen savaşı, emperyalistlerle iş birliği olarak niteleyip aleyhtarlığını yapanların başında, Erdoğan hükümeti gelmektedir. Bu propaganda, yıllardır burjuva medyasının ekranlarını, sayfalarını süslemektedir. İran’da, Suriye’de, Irak’ta ‘emperyalistlerin güdümünde’ bu devletlere karşı savaşan Kürtlere işaret eden burjuvazi, aynı senaryonun Türkiye’de yaşanmaması için herkesi sorumluluğa çağırmaktadır. Ne yazık ki, Süleyman Soylu’nun antiemperyalizmi ile buluşanlar arasında çeşitli sol tutumlar da vardır. Devrimci mücadelenin önünü tıkayan, karşı-devrimcilerin ekmeğine yağ süren bu anlayışla mücadele etmek, hepimizin sorumluluğudur. 

ODAK: Türkiye solunun 1960’lı yıllardaki anti-emperyalist yükselişten bu yana ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı duyarlılığı ve birlikte mücadelesi nasıl değişti?

Komünist KÖZ: Türkiye’de antiemperyalist yükselişin tarihi 1960’lı yıllar değil, 71-72 kopuşunun başlangıcı, yani THKO’nun kurulmasıdır. Denizler yalnızca TİP’ten değil, TİP’in temsil ettiği sözde antiemperyalizmden de kopmuşlardır. Antiemperyalizm devrimci olmayı şart koşar. TİP’in parlamentoya yaslanan, burjuvazinin bir kanadını karşısına diğer kanadını yanına alan stratejisi devrimcilikten ve dolayısıyla antiemperyalizmden sonuna kadar uzaktır. Antiemperyalizmin gerek şartı olarak, iktidarı hedefleyen devrimci hattı benimseyen ve bu mücadelenin aracı olan örgütlerini kuran Denizler, karşılarına Türk devletini almış, namlularını bu yöne çevirmiştir. Birçok hatalı analizlerine karşın, THKO’nun eylemleri ‘Asıl düşman kendi yurdunda’ çizgisini somutlamıştır. İster TİP’in tuttuğu parlamento olsun, ister MDD’cilerin yüzlerini döndüğü TSK; antiemperyalist mücadelenin, burjuva devletinin kurumları ile verilemeyeceği, Denizlerin eylemi ile ortaya konmuştur. Kaypakkaya ile en ileri noktasına taşınan 71-72 kopuşu, Kürdistan gerçekliğini tanımış, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını tartışmasız bir ilke olarak kabul etmiştir. Bunlar, bugün antiemperyalist mücadelede gerisine düşülmeyecek eşiklerdir. Bunun için Türkiye sol hareketinin antiemperyalist mirasını TİP’in eylemleriyle değil, 71-72 kopuşu ile tanımlayarak işe başlamak gerekir.

ODAK: Sosyalist solda ve toplumda anti-emperyalist duyarlılığı ve birlikte mücadeleyi geliştirebilmek için düşünceleriniz nelerdir? Bu birliğin sağlanması için siz neler yapıyorsunuz? 

Komünist KÖZ: 71-72 kopuşunun tam da bu noktada yol gösterdiğini söylüyoruz. 6 Mayıs 1972’de ‘Türk ve Kürt halklarının mücadele birliği’ olarak tarif edilen yol, bugün de NATO’ya ve emperyalizme karşı mücadelenin merkezinde Türkiye işçi sınıfının bir bütün olarak yer alması ile somutlanabilir. Başta kendi kaderini tayin hakkı olmak üzere, Kürtlerin ulusal ve demokratik haklarını mücadelenin konusu yaparak işe başlamak gerekir. Sadece nicel olarak değil, politik derecesi ve devrimci dinamizmi ile nitel olarak da Kürt emekçilerin önemli bir bölüğünü oluşturduğu Türkiye işçi sınıfı, bu konuda gayet duyarlıdır. Bu taleplerin işçi sınıfını böleceğini savunan ve burjuvazi tarafından beslenen kanının aksine, bunlar işçi sınıfının birliğinin koşulu olan taleplerdir. Bu talepleri ve Kürt emekçileri dışlayan bir çizgi, antiemperyalizm etrafında işçi sınıfını birleştirmeyi katiyen başaramaz. 

Bugünkü görevimiz, Ankara’nın 7-8 Temmuz günleri dışında da NATO’ya karşı mücadelenin adresi olduğunu bilen, hedefine Türk devletini koyan, ‘Asıl düşman kendi yurdunda’ diyerek antiemperyalizmi devrim mücadelesinin parçası kılan, ‘ABD Ortadoğu’dan defol’ derken, ‘TC Kürdistan’dan defol’ demekten geri durmayan, sosyal-şovenizme geçit vermeyen bir çizgide bir araya gelmektir. Bu çizgi ancak emekçiler arasında somutlanabilir. Dolayısıyla bu şiarları ve siyasi gerçekleri emekçilere taşıyarak, onları bu yolda mücadeleye katarak yürümek gerekir. Emperyalistlerin korkusu da emekçilerin ihtiyacı da budur. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.