Türkiye’de depremler, yıllardır on binlerce insanın hayatına mal oluyor. 17 Ağustos Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçmesine rağmen değişmeyen gerçek ise rant ve hazırlıksızlık. “Kader” denilerek sorumluluğun üzeri örtülürken, yıkımın yükünü en çok yoksullar ve emekçiler taşıyor. Ülkemiz, 1999 depreminin ardından birçok felaketle karşı karşıya kaldı, 6 Şubat 2023 büyük deprem felaketi ile yeni bir acı daha yaşadı. ODAK, 6 Şubat depremlerinin sonrasında yayımladığı yazıda, Türkiye solunun görevinin, büyük deprem felaketinin karşısında kalıcı bir dayanışma birliği kurmak olduğunu belirtmişti. Bu görev hala büyük bir eksiklik olarak önümüzde durmaktadır. Bu eksikliğimiz, depremin ve felaketlerin yarattığı etkilerde yalnızca kapitalistlerin değil, solun da sorumluluğunun olduğunu göstermektedir.
1999 Marmara Depremi’nin yıldönümünde Doç. Dr. Savaş Karabulut ile konuştuk. Karabulut, İstanbul’un deprem riskini ve depremlerin neden sınıfsal bir mesele olduğunu ifade ediyor. İyi okumalar dileriz…
17 Ağustos 1999’da yaşanan Marmara Depremi’nin üzerinden 27 yıl geçti. Bize deprem sonrasında yaşananları ve yıkımı tekrar hatırlatabilir misiniz?
17 Ağustos 1999’da saat 03.02’de meydana gelen, yaklaşık bir dakika süren Marmara Depremi; Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul, Düzce ve çevresinde 11 ilde çok büyük bir yıkıma yol açmıştır. Meclis araştırma raporuna göre 17 bin 480 kişi değil, 18.373 kişi yaşamını yitirmiş ve 23 binden fazla insan yaralanmıştır. Meclis Araştırma Raporlarında 5000 kişinin kayıp olduğu kayıtlara geçmiştir. Yüz binlerce konut ve iş yeri farklı düzeylerde hasar görmüş ve yaklaşık 600 bin insan barınma sorunu yaşamıştır.
Deprem sadece onbinlerce insanın hayatını kaybetmesine, yüzbinlerce insanın yaralanmasına, onbinlerce binanın yıkılması ve farklı boyutlarda hasar almasına neden olmadı. 1939’da milat edildiği meclis raporlarında ifade edilen depreme hazırlıklı olunması konusunun, sonrasında aynı fay hatta üzerinde, 1941, 1942, 1943, 1956, 1967 yıllarında meydana gelen 5 adet 7.0’den büyük deprem ile birlikte tehlikenin İzmit’e yaklaştığı bilindiği halde, bu konuda sorumluların üzerine düşeni yapmadığını da bizlere gösterdi. Benzer süreci ise şimdi Marmara Denizi içi ve çevresinde meydana gelecek depremlerle de birlikte yaşayacağımızı düşünüyorum. Gemlik’in OHAL KHK’sı ile taşınacağı belirtilmişti ancak taşınmadı. Kuzey Anadolu Fayının Armutlu bölgesindeki önce iki ve sonra Gölyaka civarında üç kola ayrılması ise tehlikenin her üç kolda 4-5 tane daha 7.0 ve üzeri depremin beklendiğini bizlere bilimsel yayınlarla gösterdi. Orta kol üzerinde 15. ve 16. yüzyılda meydana gelen depremler (Utkucu ve ark., 2025) 7.1-7.2 büyüklüğünde deprem üretme potansiyelini ortaya koymuş olduğu halde; İzmit, Yalova, Bursa, Balıkesir’e bağlı yerleşim alanları başta olmak üzere; Düzce, İstanbul, Çanakkale, Tekirdağ, Edirne, Manisa, Eskişehir, Bilecek ve Sakarya’da olası yeni yıkımların yaratacağı etkilere karşı hazırlıksızlıkların devam ettiği görüldü.
1999 depremleri (İzmit ve 87 gün sonra meydana gelen Düzce) Türkiye’deki kentleşme, yapı üretimi, denetim ve afet yönetimi sisteminin nasıl işlemediğini de açık biçimde ortaya çıkardı. Enkazlara uzun süre ulaşılamadı; arama-kurtarma çalışmaları yetersiz kaldı; kurumlar arasında ciddi koordinasyon sorunları yaşandı. İnsanlar günlerce yakınlarını kendi imkanlarıyla enkazdan çıkarmaya çalıştı. Benzer bir durumu ise 6 Şubat 2023 depremlerinde tekrar yaşandı. Onlarca yasa, yönetmelik çıkarılmasına, AFAD kurulmasına, kentsel dönüşüm yasaları yayınlanmasına, TAMP, TARAP, IRAP önemli belgelerin ortaya çıkarılmasına rağmen, teorinin pratikteki karşılığı geç görüldüğünden, mevcut resmi rakamlara göre 53 bin 537 kişi hayatını kaybetmesine neden oldu. Askerin sahaya talimat almadan çıkmaması ise siyasetten uzaklaştırılmış olan askeriyenin, doğrudan siyasal iradenin geç gelen ışığı, binlerce evin karanlığa dönüşmesine neden oldu.
1999 depremi aynı zamanda 1980 sonrasında hızlanan piyasacı kentleşme anlayışının sonuçlarını da görünür kıldı. Tarım alanları, kıyılar, dolgu alanları ve zayıf zeminler yapılaşmaya açılmış ve nitelikli ve bilimsel mühendislik ve mimarlık hizmetleri maliyet unsuru olarak görülmüştür. Yapı denetimi 2004’te yayınlanan Yapı Denetim Kanunu ile piyasaya devredilmiş ve büyük ölçüde kâğıt üzerinde kalmıştı. İmar afları ve barışı ile kaçak ve mühendislik hizmeti almamış yapılar meşrulaştırılmıştı. Yerel yönetimler, merkezi idare, müteahhitler ve denetim mekanizmaları arasındaki sorumluluk zinciri neredeyse bütünüyle çökmüştü.
Fakat 17 Ağustos sonrasında çok güçlü bir toplumsal dayanışma da ortaya çıktı. Madenciler, sağlık emekçileri, mühendis ve mimarlar, sendikalar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri ve binlerce gönüllü bölgeye ulaştı. Olay yerinde olması gereken asli mekanizmanın zamanında olmayışı veya yetersiz kaldığı birçok yerde halk kendi dayanışma ağlarını kurdu.
17 Ağustos’un ardından yapı denetimi ve afet yönetimi alanında birçok yasal ve kurumsal değişiklikler yapıldı. Ancak temel sorun çözülmedi. Bağımsız bilim insanlarınca kurulan Ulusal Deprem Konseyi ise amaçsızca TÜBİTAK’tan da görüş alınarak lağvedildiği duyuruldu. Bağımsız bilim insanları yerine, bağımlılığı olan AFAD merkezi idarenin merkezi hiyerarşisi altına alınarak, afet yönetimi tek otokratik bir yapıyla merkezileştirildi. Afetlerin yerelden yönetilememesi ise 6 Şubat depremleri dahil; çığ, kaya düşmesi, taşkın, su baskını, yangın ve heyelan gibi birçok doğal tehlikenin afete dönüşmesinde önemli rol oynadı. Merkezi yapı yerellerin bu süreci içselleştirmediğini, yereller ise yapının merkezi hiyerarşisi nedeniyle yerellerin yetersiz bırakıldığını öne sürüp, topu taça atma yarışına girdi. Bu arada mesele yalnızca yeni yönetmelikler çıkarmak değildi; kent toprağını, yapı üretimini ve denetimi kamu yararına göre düzenlemekti. Ancak kamu yararı terk edildi, Eytam (savaş ve doğal afetlerde yetim, öksüz kalmış kişiler için oluşan dayanışma ağı) sandığı ile kuruluna TOKI, zamanında (yani depremden önce ) sosyal konutlar üretemediği için fakir fukarının canına neden oldu. Bu yapılmadığı için 17 Ağustos, gerçek anlamda bir milada dönüştürülemedi. 6 Şubat 2023’te yaşadığımız büyük yıkım da bunun en ağır kanıtı oldu.
Depremde binlerce insanımızın ölümü bu coğrafyanın kaderi mi? Bu kayıplar neden yaşanıyor?
Öncelikle kavramları doğru kullanmamız gerekiyor: Deprem bir doğa olayıdır; fakat her deprem kendiliğinden bir afet değildir. Depremin toplumsal bir felakete dönüşmesi; yapı stokunun niteliğine, zemin koşullarına, kent planlamasına, nüfus yoğunluğuna, kamu denetimine, kamu kurumlarının hazırlığına ve toplumdaki sınıfsal eşitsizliklere bağlıdır. Konutlar bir piyasa aracı mı, yoksa kullanım değeri olan bir varlık olarak mı tanımlacağı sorusuna; yanıt sadece kapitalizmin konut üretimiyle rant yaratması ile değil, finans sektörünün de krizlerle dalgalanmasıyla sürekli rantın büyüklüğü ivmelendirildi. 1999 depremi binlerce yeni müteahhitlik firması yarattı. Hem yerli hem de uluslararası tekeller bu işten hep nemalandırıldı. Ülke ekonomisinin lokomotifi ise üretim ve ağır sanayi hamleleri yerine inşaat ve yan sektörleri ilan edilerek, ihaleler ile yeni zenginler sınıfı yaratıldı.
Deprem bir doğa olayı olduğundan, deprem olmasını engelleyemeyiz ancak depremin insanları öldürmesini büyük ölçüde engelleyebiliriz. Bu da sistemin insafına ve yönetenlerin iradesine bırakılmayacak kadar hayati bir meseledir. Sistem bunu bir sorun değil, bir kazanç kapısı olarak etiketlemişken, yönetenler ise onları bu süreçte işini kolaylaştırmak için çabalamaktadır. “Türkiye’nin hangi kentinde deprem başta olmak üzere kentler dirençlidir?” sorusunun yanıtı hala aynıdır! Hatta 6 Şubat 2023 depremleri sonrası inşa edilen 10 binlerce konut doğrudan kaya düşmesi, heyelan ve toprak kaymasından doğrudan etkilenen/etkilenecek alanda inşa edilmesi ise bilimden uzak, ranta yakın çözümün, çözümsüzlük dışında bir şey sunmayacağını bizlere göstermiştir. “Depremden kurtuldu ancak heyelan aldı götürdü!” haberlerini de yakında ve yeni afetlerin yönetenler eliyle nasıl yaratılacağını ve rant sağlananların ise bu tehlikeleri görüpte mühendislik önlemi almadan yapıları teslim ettiğinin hikayeleriyle yaşanılacağını düşünüyorum. Tabi müteselsil sorumlu tutulmayacakları bir hukuk sisteminin varlığı veya onlarca yıl süren davalar kamuoyunun gündeminden koparılacağını da unutmamak gerek…
6 Şubat 2023’te aynı gün meydana gelen iki büyük deprem, çok geniş bir coğrafyayı etkiledi. Onbinlerce insanımız hayatını kaybetti, 107 binden fazla insan yaralandı ve yaklaşık 14 milyon kişi depremlerden doğrudan etkilendi. Bu rakamlar yalnızca depremlerin büyüklüğüyle ve çifte deprem olması ile açıklanamaz. 24 Haziran 2026 tarihinde Venezuella’da 39 saniye arayla meydana gelen iki depremde ise 6125 kişi hayatını kaybetmişti. Bu kadar kısa süreyle iki depremin meydana gelmesi deprem dalgalarının yer içindeki enerjilerini, genliklerini ve hissedilebilirliklerini arttırdığı sismogramlarda görülmüştür. Deprem dalgalarının girişimi sonucu hasarı, yıkımı ve can kaybını arttırması durumu bilimsel olarak iki depremin gerçekten birbiriyle ve doğrudan yapılara etkisini arttırarak hissettirdiği de bilinmelidir. Ancak buna rağmen, görece bu kadar çok insanın (Kahramanmaraş depremleriyle kıyaslandığında yaklaşık 1/10 oranında can kaybına neden olduğu) hayatını kaybetmesinin nedeni de bundan dolayıdır. Venezuella’yı vuran ise onlarca yıldır süren ekonomik kriz, fakirlik ve siyasal krizlerdir. Dünyanın en büyük petrol yataklarına sahip olduğu halde, Amerika’nın arka bahçesi olmayı Bolivar rejimi nedeniyle reddetmesi yeraltı kaynaklarından (günümüzde İran gibi) toplumsal refah payını arttırmasını bırakın, yararlanamaması ve depreme de bu bozuk ekonomik ve siyasi yapı nedeniyle de hazırlanamadığını göstermiştir. Yani ülkemizde de aynı zamanda onlarca yıl boyunca biriktirilen siyasal, idari ve ekonomik tercihlerin sonucu 1980 sonrası yeni liberal reçeteler ve finans modelleriyle 1999, 2011, 2023 ve gelecekte… Marmara Bölgesini etkileyecek deprem ile yıkımlarına, can kayıplarına devam edeceği unutulmamalıdır. Düşük nitelikli konut üretimi büyük oranda tüketim ekonomisinin bir can suyu olarakta bekletilmeye devam ettirilmektedir.
Depremlerde ölümlerin nedeni ise bilim insanları yıllardır bu bölgelerde büyük deprem tehlikesi bulunduğunu söyledikleri halde dinlenmemesidir. Fayların yaratacağı deprem tehlikesinin boyutu, zemin özellikleri ve riskli yapı stokunun önemli bir bölümü de bilinmesine rağmen kentler depreme hazırlanmadı! Riskli yapılar sistemli biçimde tespit edilmedi; yapı denetimi bağımsız ve kamusal hale getirilmedi. İmar aflarıyla mühendislik hizmeti almamış yapılar tekrar tekrar yasallaştırıldı. Deprem vergilerinin ve kamusal kaynakların ne ölçüde risk azaltmaya harcandığı ise toplum tarafından yeterince denetlenemedi. Kentsel dönüşüm de çoğu yerde riskli yapıların güvenli hale getirilmesi yerine, rantı yüksek alanların yeniden paylaşılmasının aracı olarak uygulandı. Yoksul mahalleler yerinden edilme tehdidiyle karşılaşırken dar gelirli yurttaşlar, dönüşüm maliyetini karşılayamadıkları için riskli yapılarda yaşamaya devam etmek zorunda bırakıldı.
Bu nedenle depremde ölüm sınıfsal bir sorundur. Geliri yüksek olanlar daha sağlam binalara, daha güvenli zeminlere ve daha iyi altyapıya erişebilirken; emekçiler, emekliler, işsizler, öğrenciler ve yoksullar eski ve dayanıksız yapılarda yaşamaya mahkum edilmektedir. Aynı deprem herkesi sarsar ama herkesi aynı ölçüde öldürmez.
Depremde ölmek kader, fıtrat veya takdir-i ilahi değildir. Depremde kitlesel ölüm; denetimsizliğin, rant politikalarının, bilimsel bilginin dışlanmasının ve kamusal sorumluluğun yerine getirilmemesinin sonucudur. Doğal olan fayın kırılmasıdır; insanların çürük binaların altında bırakılması değildir.
Sizce 17 Ağustos ve 6 Şubat depremlerinde sol, sosyalist ve ilerici güçler nasıl bir sınav verdi?
Sol, sosyalist ve ilerici güçlerin deprem dönemlerindeki tutumunu iki yönüyle değerlendirmek gerekir.
Birincisi, hem 17 Ağustos’ta hem de 6 Şubat’ta çok güçlü bir toplumsal dayanışma ortaya koyuldu. Sendikalar, meslek odaları, siyasi partiler, demokratik kitle örgütleri, kadın örgütleri, öğrenci toplulukları, mahalle dayanışmaları ve gönüllüler kısa sürede dayanışmanın en güzel örneklerini tekrar gösterdi. Arama-kurtarma, barınma, beslenme, sağlık, ulaşım ve psikososyal destek çalışmalarına aktif bir şekilde örgütlenerek katıldı. Özellikle 6 Şubat’ta dayanışma merkezleri, aşevleri ve dağıtım ağları kuruldu. Devletin geç veya yetersiz kaldığı birçok noktada halk, depremzede yapılan halkın yardımına koştu. Bu, örgütlü dayanışmanın ne kadar yaşamsal olduğunu gösterdi. Kapitalizmin insanı yalnızlaştıran ve her ihtiyacı piyasaya bağlayan düzenine karşı dayanışmanın başka bir toplumsal hayatın nüvesi olabileceğini ise yine gösterdi.
Ancak ikinci yön, yani öz eleştiri de en az bunun kadar önemlidir. Sol ve ilerici güçler çoğu zaman depremden sonra çok hızlı biçimde harekete geçiyor fakat deprem öncesindeki uzun soluklu risk azaltma mücadelesini aynı güçle sürdüremiyor ve sahiplenmiyor. Dayanışma, çoğu zaman acil yardım toplamakla sınırlı kalıyor; kalıcı, yerel ve kurumsal bir afet örgütlenmesine dönüştürülemiyor. Bu konuda siyasi iradesizliğin bu alandan bir rant sağlama uğraşı yaratma çabasıyla bizleri çözümsüz bırakırken, sosyalist ve ilerici örgütler bu konuyu politik örgütlülük yaratacak ve gerçek anlamıyla konut krizini çözüme kavuşturacak örgütlü yığınları yan yana getirecek rolü üstlenemiyor.
Deprem meselesini yalnızca teknik bir konu olarak; zemin ve mühendislik yapılarının uzmanlık alanına çözüm üretmesi için bıraktığımız bir yanıyla yorumlandığında, onun sınıfsal ve siyasal niteliğini gözden kaçırıyoruz. Oysa imar kararları, yapı denetimi, kamusal arazi kullanımı, sosyal konut, kira politikası ve kentsel dönüşüm doğrudan sınıf mücadelesinin konularıdır. Bir başka eksiklik de meslek odaları, sendikalar, mahalle örgütleri, bilim insanları ve siyasi yapılar arasında sürekli çalışan ortak mekanizmaların yeterince kurulamamasıdır. Deprem gündemi yıldönümlerinde veya yeni bir yıkım yaşandığında hatırlanıyor; ardından günlük siyasal gündemin içinde geri plana düşürüldüğü görülmektedir. 2026 seneyi devriyesinde de bu durum tekrar görülecektir. Elbette bu zaman zarfından başka büyük bir deprem olmazsa…
Dolayısıyla ilerici güçler dayanışma sınavında önemli bir toplumsal kapasite ortaya koyuyor, ancak önleyici politika üretme, kalıcı örgütlenme ve iktidarların uygulamalarını düzenli biçimde denetleme konusunda aynı başarıyı gösterdiğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Enkaz başında dayanışmak elbette çok değerlidir; fakat asıl hedef, o enkazın hiç oluşmamasını sağlayacak toplumsal mücadeleyi örgütlemektir. Bu anlamıyla sınıfın saflarında yer almak ve sınıfın deprem güvenli konut mücadelesini en baştan, yerellerden ve farklı örgütlenme mekanizmaları ile kurmak gerekmektedir.
Önümüzdeki süreçte gerekli önlemlerin alınması ve örgütlü dayanışmanın geliştirilmesi için neler yapabiliriz?
Öncelikle afet politikasının merkezini “depremden sonra yardım” anlayışından “depremden önce riskleri azaltma” anlayışına taşımamız gerekiyor. Başarı, kaç kişiyi enkazdan çıkardığımızla değil, kaç binanın yıkılmasını ve kaç insanın enkaz altında kalmasını engellediğimizle ölçülmelidir. Yaşadığımız sistemin depremi bir kriz ve bu krizi de bir yatırım aracına dönüştüren ve bunu piyasanın kontrolüne bırakan anlayışı terk edilmesi önceliklendirilmelidir.
Geçici çözüm olarak ise bilim insanlarının, meslek odalarının, sendikaların, mahalle örgütlerinin, yerel yönetimlerin ve halkın doğrudan katıldığı bağımsız deprem meclisleri kurulabilir. Bu meclisler yalnızca danışma organı olmamalı; riskli yapıların belirlenmesini, toplanma alanlarını, altyapı durumunu, tahliye yollarını, geçici barınma alanlarını ve kamu bütçelerini düzenli olarak izleyebilmelidir. Her mahallede sürekli çalışan afet dayanışma komiteleri oluşturulmalıdır. Bu komiteler ilk yardım, temel arama-kurtarma, yangınla mücadele, haberleşme ve tahliye konusunda eğitim almalıdır. Mahallede yaşayan yaşlıların, engellilerin, çocukların, kronik hastaların, yalnız yaşayan insanların ve hayvanların ihtiyaçları önceden belirlenmelidir. Afet anında kimin, nerede ve hangi görevi üstleneceği depremden önce bilinmelidir. İşyeri ve okul temelli örgütlenmeler de bu sistemin parçası olmalıdır. Sendikalar yalnızca çalışma koşullarıyla değil, işyerlerinin deprem güvenliğiyle de ilgilenmeli; bağımsız mühendislik denetimi talep etmelidir. Üniversiteler, bilimsel bilgiyi toplumla paylaşmalı; kampüslerini afet eğitimi, lojistik ve koordinasyon merkezlerine dönüştürebilmelidir.
Riskli yapıların tespiti ücretsiz bir kamu hizmeti olarak sunulmalıdır. Dönüşümün maliyeti dar gelirli yurttaşa yüklenmemeli; insanlar borçlandırılarak veya mahallelerinden sürülerek değil, yerinde ve güvenli biçimde yaşatılmalıdır. Yabancılara ve gurbetçilere konut satışı yapılarak ekonomik canlanma yaratmak yerine, yerinde yaşayanların can kaybına uğramaması için konut üretimi sadece yerellerde yaşayanlara sağlanmalıdır. Boş konutlar, kamu misafirhaneleri ve uygun kamu yapıları afet sonrası barınma planına dâhil edilmelidir. Yeni sosyal konutlar, rant beklentisine göre değil; deprem riski, gelir düzeyi ve barınma ihtiyacına göre üretilmelidir. Bütün veriler halka açık olmalıdır. Hangi binanın riskli olduğu, hangi zeminin yapılaşmaya uygun olmadığı, toplanma alanlarının nerede bulunduğu, hangi kamu kurumunun ne kadar bütçe kullandığı toplumdan gizlenmemelidir. Bilgiye erişim, afetlere karşı mücadelenin temel koşullarından biridir.
Son olarak, merkezi ve yerel yönetimlerin afet politikalarını sürekli izleyen birleşik bir toplumsal mücadele hattı kurulmalıdır. Meslek odaları bilimsel ve teknik bilgiyi; sendikalar işyerlerindeki örgütlü gücü; mahalle örgütleri yerel bilgiyi; siyasi yapılar ise kamusal karar mekanizmalarına müdahale olanaklarını bir araya getirmelidir. Böyle bir mekanizma yalnızca depremden sonra yardım dağıtan bir yapı olmamalıdır. İmar değişikliklerini takip etmeli, rant projelerine karşı mücadele etmeli, toplanma alanlarını korumalı, kamu bütçesini denetlemeli ve güvenli konut hakkını savunmalıdır. Halk, çaresiz veya bilgisiz değildir. Asıl mesele halkın bilgisini, dayanışma kapasitesini ve örgütlü gücünü kalıcı kurumlara dönüştürmektir. Bunu başarabilirsek depreme karşı mücadeleyi yalnızca teknik bir hazırlık konusu olmaktan çıkarıp yaşam hakkını savunan toplumsal bir mücadeleye dönüştürebiliriz.
Çünkü deprem değil; bilimi dışlayan yönetim anlayışı, denetimsizlik, rant düzeni ve örgütsüzlük öldürür.
1930 Hakkari depreminden bugüne kadar her deprem ölüm getirmiştir. Yani siyasal tercihler değişse de, depremde ölümler değişmemiştir. Cumhuriyet’in kurulması ve sonrasındaki süreçte bu ülkeyi yöneten istisnasız tüm düzen partileri işçi sınıfını değil, rant düzenin taleplerini karşılamada burjuvazinin ihtiyaçlarını karşılamada birbirleriyle yarış halinde olduğu da bizlere göstermiştir. Halkı bir oy ve seçimi kurtuluş olarak ortaya koymak yerine; sınıfın bilinçli ve örgütlü gücüne güvenmek ise tek çözümdür.
Doç.Dr. Savaş KARABULUT (İstanbul Üniversitesi – Cerrahpaşa Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Sismoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi)























