ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda sarfettiği skandal sözler tartışılıyor. ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin X sosyal medya hesabından Tucker Carlson’a verdiği mülakat, Münih’teki skandalın üzerine tüy dikti. Bu yazıda Batılı emperyalistlerin 13–15 Şubat tarihleri arasında Münih’te yaptıkları konferanstan hareketle ülkemiz solunun emperyalizm karşısındaki tutumuna bakacağız.
1963 yılından bu yana emperyalist Batı Bloku’nun güvenlik gündemiyle her yıl Almanya’da topladığı Münih Konferansı’nın 62’ncisi düzenlendi. Toplantının hemen öncesinde yayımlanan konferans raporu “Yıkım Altında” başlığını taşıyordu. Temelini NATO’nun oluşturduğu Transatlantik ittifakı ve Avrupa’nın geleceği, toplantının ana gündemiydi.
Gürcistan’da ve Ukrayna’da Sert Kayaya Tosladılar
Rusya bu yıl da konferansa davet edilmemişti. Hatırlanacağı üzere Putin, 2007 tarihli Münih Konferansı’nda ABD’nin dünyaya tek başına egemen olduğu dönemin bittiğini ilan etti ve Batılı emperyalistlerden NATO’yu genişletme çabalarına son vermelerini istedi. Batılı emperyalistler, Sovyetler Birliği’nin çöktüğü 1991 yılının ardından NATO’yu Varşova Paktı ülkelerine doğru hızla genişletmişti. Batılı emperyalistlerin NATO’yu genişletme ısrarı, 2008 yılında Rusya’nın Gürcistan’ı işgal edip parçalanmasına; 2022 yılında da Ukrayna’yı işgal etmesine uzanan bir sürecin parçası oldu.
Rusya’nın dişini tırnağını sökerek parçaladıktan sonra Çin’in üzerine yürümeyi amaçlayan Batılı güçler birlikte yol almakta çok zorlanıyorlar. ABD yaşadığı başarısızlıktan çıkabilmek için Avrupalı ve Kanadalı emperyalist ortaklarını, gözlerinin yaşına bakmadan, harcıyor.
“Yıkım Altında” başlıklı ön raporda, Avrupalı emperyalistlerin Trump rejiminin eski dünya sistemini ortadan kaldırmasına yönelik eleştirileri dile getirildi. Bilindiği gibi Trump hükümeti, Birleşmiş Milletler’in 60’a yakın kurumundan birden çekilince BM teşkilatı memurlarının maaşını bile ödemekte zorlanır hâle geldi. Trump, eski uluslararası kurumları tanımadığını açıkça ilan etti. Avrupalı emperyalist ortaklar Trump’a itiraz etseler bile ne Gazze’deki soykırıma, ne İran’a saldırıya, ne Venezuela devlet başkanının kaçırılmasına ne de Küba’daki iktidarın yıkılmasına dönük saldırılara karşı çıktılar. Onların temel itirazı, ABD’nin kendilerine yönelik tutumunaydı. ABD’nin Avrupalı emperyalistlere fazlaca kaba davranması tepki yaratıyordu. Trump, Grönland’ı Danimarka’dan zorla alacağını hatta Kanada’yı topraklarına katacağını dahi söylemeye başlamıştı. Kanada Başbakanı Mark Carney’in 19-23 Ocak 2026 emperyalist Davos Ekonomik Forumu’ndaki ünlü konuşması ABD’nin bu kabalığına tepkiyi dile getiriyordu. Kanada Başbakanı Davos’a damga vuran konuşmasında liberal yalanlar döneminin kapandığını ifade etti. Kanada ve Avrupa alttan alta Çin ile yeniden ilişkiler geliştirmeye başladı.
Münih Konferansı’na Zelenski’nin katılması, Batılı emperyalistlerin Ukrayna’daki savaşın sürdürülmesindeki ısrarını gösteriyordu. Ukrayna devleti savaşı kaybettiği hâlde konferanstan, Rusya’yı oyalamak amacıyla savaşın sürdürülmesi yönünde bir irade çıktı. Ukrayna savaşının sürmesi bir bakıma ABD’nin de işine geliyor. Örneğin Suriye, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşa saplanması sayesinde Batılı emperyalistlerin desteklediği cihatçıların eline geçti. ABD emperyalistleri, Rusya devletinin Ukrayna’ya saplanması sayesinde Venezuela’ya da daha kolay saldırabildi. ABD emperyalizmi aynı zamanda Azerbaycan ve Ermenistan üzerindeki nüfuzunu da artırdı. Şimdi de İran’ı teslim almaya çalışıyor.
Avrupalı emperyalistlerin “uluslararası düzen” adını verdikleri sistem, uluslararası sermayenin küreselci egemenliğine dayanmaktadır. Trump yönetimi, Batılı emperyalistlerin çevre, LGBT ve uluslararası göç gibi başlıkları kullanarak Çin’in gelişmesi karşısında barikat kurmayı başaramadığını; “küreselleşme” adı verilen yeni liberal politikaların sonuçta Batılı emperyalistlere değil Çin’e yaradığını düşünmektedir.
Konferansta Çin ile Japonya devletlerinin sözcüleri arasındaki tartışma dikkat çekiciydi. ABD emperyalizmi Japonya’yı Çin’e karşı silahlandırmaya ve askerîleştirmeye çalışıyor. Japonya’daki egemen çevreler, İkinci Dünya Savaşı sonrasında askerî gelişime konulan sınırlamaların kaldırılmasını istemektedir. NATO ülkeleri, Japonya’da meclis çoğunluğunu ele geçiren faşizan Liberal Parti’yi desteklemektedir. Liberal Parti, Tayvan meselesi üzerinden Çin ile gerilimi artırma siyaseti izlemektedir. Ayrıca Batı Bloku, Hindistan ile kurduğu ilişki üzerinden Çin’in artan ekonomik ağına alternatif oluşturmaya çalışmaktadır.
Toplantıya, İran’ın devrik şahının oğlu Rıza Pehlevi’nin katılması ve o sırada İran’a yönelik emperyalist müdahaleyi teşvik eden bir mitingin organize edilmesi de dikkat çekiciydi. 14 Şubat Cumartesi günü Münih’te yapılan bu mitingde, Batılı emperyalistlerin haberine göre Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden getirilen 250 bin şah yanlısı toplandı. ABD’li Senatör Lindsay Graham da bu mitinge bizzat katıldı.
Marco Rubio’yu Ayakta Alkışladılar
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun toplantıda yaptığı konuşmanın Avrupalı emperyalistler tarafından ayakta alkışlanması, görüşümüzce toplantının en önemli anıydı. Rubio konuşmasında Avrupa’nın dünyayı sömürgeleştirdiği yılları övdü. ABD’nin bu sürecin ürünü olduğunu belirterek Avrupa emperyalistlerini yeni dönemde ABD ile birlikte hareket etmeye çağırdı. Bu alkışlar, Avrupalı emperyalistlerin Afrika, Hindistan, Çin başta olmak üzere dünya halklarına yaptıkları tarihsel kötülükler göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Marco Rubio’nun İkinci Dünya Savaşı sonrasında klasik sömürgecilik sisteminin çökmesine bir tek ağlamadığı kaldı. Sovyetler Birliği ve sosyalist sistemin bağımlı ve sömürülen ülkelerin Batılı emperyalistlerden bağımsızlıklarını kazanmasına ettiği çok etkili yardımları düşmanca andı.
Toplantıda dikkat çeken bir diğer husus ise Suriye adına HTŞ’den eski IŞİD mensubu olduğu belirtilen Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani ile SDG temsilcilerinin (Mazlum Abdi ve İlham Ahmed) birlikte katılmış olmasıydı. Taraflar birlikte oldukça uyumlu bir görüntü veriyordu. Hatırlayalım, Kürt ulusal hareketi birkaç hafta önce HTŞ için “DAEŞ” ifadesinin kullanılmasını istiyordu.
Siyonist Yayılmacılığı Savundu
Sömürgeciliğin övüldüğü Münih Konferansı’ndan bir süre sonra ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee başka bir skandala imza atacaktı. Huckabee’nin, ünlü gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı görüşmede İsrail’in Tevrat’ta vadedilmiş toprakları almaya hakkı olduğunu açıktan söylemesi bir çoklarını şaşırttı. Bu saçmalığı anti-emperyalist devrimcilerin sürekli dile getiriyor olması bir kısım solda inandırıcı görülmemeye başlanmıştı. Nil Nehri ile Fırat Nehri arasındaki topraklar İsrail yanında Mısır’ın, Suudi Arabistan’ın ve İran’ın bir kısmını; Türkiye’nin Güneydoğu bölgelerini; Filistin, Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak’ın ise tamamını kapsamaktadır. Büyükelçi’nin sözleri 14 ülke yöneticilerinden tepki aldı.
Yöneticiler küstah ancak halk temkinlidir. ABD yöneticileri dünyayı yeniden sömürgeleştirme arzularını ve Siyonist yayılmacılığı dinsel bir hak gördüklerini dile getirirken ABD halkının yüzde 65’inden fazlasının İran’a saldırıya karşı olduğunu ve halkın en az yüzde 65’inin İsrail’in bu şekilde desteklenmesini istemedikleri biliniyor.
Ya Türkiye Solu?
Mazlum Abdi’nin konferansta Graham ile verdiği samimi poz, Rubio ile yan yana gelerek Suriye’nin geleceğine dair yaptıkları görüşme ve Macron ile samimi görüntüleri de dikkat çekiciydi. Suriye’nin yıkımı sürecinde daha ağır tablolar da yaşanmıştı. Abdi’nin emperyalist güçlerle verdiği bu görüntülerin Türkiye solunun bir kesimi tarafından “diplomatik başarı” ve “güç gösterisi” olarak görülmesi, hatta bu pozlarla gurur duyulması şaşırtıcıdır.
Kürt halkının ayrılma hakkı dâhil tüm ulusal demokratik haklarını savunan devrimciler olarak, Kürt ulusal hareketini faşizme karşı mücadelenin bir parçası olarak görmekteyiz. Onlar bizim dostumuzdur. Ancak emperyalizmle kurdukları ilişkiyi de dikkate almak zorundayız.
Burada bizi asıl ilgilendiren, Türkiye solunun önemli bir kesiminin Kürt ulusal hareketinin Türkiye seksiyonu gibi düşünüp davranmasıdır. Düşünce ve davranışta Kürt ulusal hareketine entegre olmuş bu kesim, gittiği her yere Kürt ulusal hareketini taşımaktadır. İşçi hareketine, çevre hareketine, kadın hareketine, LGBT hareketine ve demokratik kitle örgütlerine Kürt milliyetçiliğinin etkisini taşıyan bu yaklaşım, anti-emperyalist mücadeleye dahi aynı tutumla yaklaşmaktadır. Bu tutum belirli örgütlere kısmi bir güç kazandırsa bile, bir bütün olarak Türkiye solunun zayıflamasına ve halktan kopmasına yol açmaktadır.
Emperyalizme karşı mücadele, emperyalizmden bağımsızlaşarak verilir. Kürt ulusal hareketinin Ortadoğu’da 20 yılı aşkın süredir yaşanan emperyalist ve Siyonist saldırılar karşısındaki tutumu ile Türkiye solunun ve dünyanın anti-emperyalist sol güçlerinin tutumu arasında çok önemli farklar bulunmaktadır. Türkiye solu, bölgede ve dünyada en saldırgan emperyalist güçlerle ittifak arayışına giren ve aynı zamanda Türkiye solunu yedeklemeye çalışan ulusal harekete bağımlı tutumuna son vermelidir.
Bu görüşü dile getirdiğimiz için bizi yine milliyetçilikle suçlayacaklardır. Tarihimizde nasıl ki Türk halkının emperyalizme alet edilmesine karşı çıktıysak, aynı ilke ve bağlılıkla Kürt halkının da emperyalizme alet edilmesine karşı çıkarız. Nasıl ki Türkiye egemenlerinin “vatan haini” iftiralarını göze aldıysak, “Kürt düşmanı” iftiralarını da göze alırız. Bu konuda dünyanın anti-emperyalist sol güçleriyle ortak bir çizgiyi savunduğumuzu biliyoruz. Önümüzdeki dönemde dünyada anti-emperyalist mücadelelerin gelişmesi beklenmektedir. Anti-emperyalist devrimci enerjinin bu şekilde boşa çıkarılması devrimci gençliğe ve halklarımıza büyük haksızlık olacaktır.
Görüldüğü gibi Batılı emperyalistler iyice küstahlaşırken aslında bir yandan da birbirleriyle araları açılmaktadır. Avrupa emperyalistlerinin Münih’te Marco Rubio’yu ağızlarının suyu aka aka dinlemeleri aradaki güvensizliğin aşıldığını göstermiyor. ABD halkının hükümet politikalarına itirazları da ABD egemenleri arasındaki iç çelişkilerin dışa vurumudur. Yaşadığımız zorlu süreç, emekçilerin ve devrimci hareketlerin mücadelesine büyük olanaklar sunmaktadır. Zorlukları aşabilmenin ve olanakları değerlendirebilmenin yolu; bağımsız bir devrimci çizgide kararlılıkla mücadele etmekten, örgütlenmekten ve birlikten geçmektedir.
























