Odak Dergisi
Zaman zaman bazı sol örgütler birbiriyle çatışırken diğer sol örgütler nasıl oluyor da seyirci kalabiliyor? Bu tür çatışmaları durduracak ve tarafları barıştıracak ortak bir kurumun olması gerekmez mi?
Sosyalist örgütlerin birbirleriyle tartışmalarında kullanacakları dilin, üslubun yapıcı olmasını; aralarında ortaya çıkan gerilimlerin yıkıcı sonuçlara yol açmamasını gözeten bir hukuk ve kültüre ihtiyaç yok mu?
Devrimci örgütler ve bireyler, sol örgütler içindeki hukuk ihlallerini “iç işleridir, karışamayız” tutumuyla karşılayabilir mi?
Solda muhbirler ve sağlıksız kişiler nasıl cirit atabiliyor? Bir sosyalist örgütü mağdur eden bu tür kişiler neden sosyalist hareketin kolektif tepkisiyle karşılaşmıyor?
Sosyalist örgütlerin kitle çalışmalarında birlikte geliştirecekleri ortak ilkeler ve bir kültür ve bu konularda müracaat edebilecekleri bir kurum olmayacak mı?
Birbirinin kötülüğünü isteyen patronlar bile işe alacakları kişiler için önceki işyerlerinden referans isterken, sosyalist örgütler, temasa geçtikleri kişiler hakkında geldikleri örgütlerden referans istemeyi neden önemsemiyor? Sosyalist örgütler arasında, piyasadaki patronlar kadar bile mi bir hukuk yoktur?
Yanıtını açık gördüğümüz bu soruları, solda ortak hukuk, etik, ilkeler ve örgütlenme ihtiyacını vurgulamak için sorduk. Solda etik örgütlenme ihtiyacını bir süredir dile getiriyoruz. Sinan Dervişoğlu’nun çalışması bu ihtiyacı bir hukuk meselesi olarak formüle etmemize katkı sundu.
Devrimci mücadelede parça-bütün ilişkisi
Örgütlü birey açısından birey, örgütün bir parçasıdır. Örgütler devrimci hareketin, devrimci hareket ise sınıfın bir parçasıdır. Devrimci mücadelede parça ile bütün arasında diyalektik bir ilişki vardır.
Marks ve Engels’in yazdıkları Komünist Manifesto’da komünistlerin işçi sınıfı hareketinin bir parçası oldukları, diğer işçi sınıfı partilerine karşı örgütlenme kurmayacakları ve mücadelenin genel, uzun vadeli çıkarlarını savunacakları belirtilir. Lenin, devrimci partiyi işçi sınıfının hizmetkârı olarak tanımlamıştır.
Ne var ki tarihsel sosyalizm deneyimlerinde devrimci partiler, ne yazık ki, sınıfın egemeni hâline gelmiştir. Bunun sonucunda içeride parti egemenliği, dışarıda ise milliyetçilik güçlenmiştir. Çin ile Sovyetler Birliği neredeyse savaşın eşiğine gelmiştir.
Yaşanan deneyimlerden sonra, Manifesto’da ve klasik Marksist metinlerdeki parça-bütün ilişkisine dair yaklaşımı yeniden vurgulamamız, hatta ileriye taşımamız gerekiyor. Bu noktada devrimci hukuk ihtiyacı karşımıza çıkmaktadır.
Tarihsel Perspektif
Bilindiği gibi özel şirketler ve burjuva devletler kendilerini esas alır. Burjuva birey de özünde bu yaklaşıma sahiptir. Burjuva partilerin yaklaşımları zaten bellidir. Solda devrimci hukukun gözetilmediği koşullarda, devrimci partiler de mücadeleye burjuva partiler, burjuva devletler ve özel şirketler gibi bencil tutumlarla yaklaşabilmektedir.
Özel şirketlerin ve bireylerin bencilliğinin yıkıcı boyutlara ulaşmasını sınırlamak amacıyla; devlet denetiminde meslek odaları, burjuva hukuk sistemi ve mahkemeler gibi kurumlar oluşturulmuştur. Bu tür düzenleyici mekanizmalar uluslararası alanda da kurulmuştur. Uluslararası kurumlar, burjuva devletler arasındaki rekabeti de düzenlemektedir. Sosyalist sol ise bu ihtiyaca enternasyonaller aracılığıyla yanıt vermeye çalışmıştır. Üçüncü Enternasyonal’in 1943 yılında dağıtılmasından sonra o düzeyde kapsayıcı bir kurum kalmamıştır.
Küba Devrimi, devrimci kültür, hukuk ve ilkeler konusunda ileri bir adım oldu. Fidel Kastro, daha gerilla savaşı sırasında devrimci hukuka dikkat ettiklerini; teslim olan hiçbir düşman askerine kötü davranmadıklarını ifade etti. İktidarın alınmasının ardından da Küba’da “her devrim kendi evlatlarını yer” anlayışının (Satürn Yasası) işlemeyeceğini belirtti. Küba’nın bu yönü, sınırlı olanaklara rağmen ayakta kalabilmesinde önemli bir rol oynadı.
Ne yazık ki Küba’nın bu olumlu örneği Türkiye solunda uzun süre dikkate alınmamış, hatta çoğu zaman fark edilmemiştir. Küba’nın silahlı mücadele pratiği öne çıkarılırken, yarattığı devrimci kültür yeterince görülmemiştir. 1970’li ve 90’lı yıllarda Türkiye solunda insan öldürmeye varan ağır hak ihlalleri yaşanmıştır. Aynı dinamikler ne yazık ki bugün de var. Günümüzde ortamın görece durulmuş görünmesinin en önemli nedenlerinden biri ise solun güçsüzlüğüdür.
Türkiye devrimci hareketi, 1970’li yıllara kadar çalışmalarında ve ilişkilerinde devrimci ilkeleri büyük ölçüde gözetmeyi başarabilmiştir. Uzun süre sol tek bir örgüt çatısı altında birleşmiştir. Bu örgütün Şefik Hüsnü, Reşat Fuat ve Mihri Belli gibi liderleri, mücadeleyi sürdürebilecek donanıma sahipti. Ancak sosyalist hareket parçalandıkça, solda bozulma dinamikleri de harekete geçmiştir. Çin-Sovyet-Arnavutluk taraftarlığı şeklindeki ayrışma bu bölünmeyi derinleştirmiştir. Oligarşi de bu süreçte, kronik parçalanmışlık dinamiklerinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur.
Kızıldere’de THKO ve THKP-C’nin ve ardından TKPML’nin sergilediği dayanışmanın yerini kısa zaman sonra aşırı rekabetçilik almıştır. Grup rekabetçiliği sosyalist hareketi niteliksel olarak zayıflatmış ve 1970’li ve 90’lı yıllarda sol içi çatışmaları doğurmuştur.
Bugün Marksist solda; dünya, Türkiye ve devrimci mücadele konusunda birbirine oldukça yakın görüşlere sahip, uzun yıllardır mücadele eden çeşitli örgütler bulunmaktadır. Bu örgütlerin aradaki ortak yanlar sayesinde birbirleriyle dayanışma ve uyum içinde çalışmaları mümkündür. Bu örgütlerin programları, tüzükleri ve iç hukuk mekanizmaları belirli ölçüde düzenleyici olsa da, gelişimini diğer örgütlerin tasfiyesi üzerine kuran anlayış, ortak bir hukuk ve koordinasyonun olmadığı koşullarda ciddi zararlara yol açabilmektedir. 1980’lerden sonra küresel ölçekte teşvik edilen bireycilik de örgüt içi ve örgütler arası ilişkilerde yıkıcı etkiler yaratmakta, ortak hukuk ihtiyacını daha da artırmaktadır.
Sonuç ve Nereden Başlamalı?
Ortak devrimci hukuk, solda güven ilişkilerinin tesisinde temel ihtiyaçlardan biridir. Ortak bir devrimci hukuk olmadan:
- Kadrolar ve taraftarlar arasında, örgütler arasında ve kitlelerle sağlıklı bağlar kurulamaz.
- Etik ihlaller yaygınlaşır ve normalleşir.
- Dayanışma yerine rekabetçilik öne çıkar.
- Hareket, dış müdahalelere ve manipülasyonlara açık hâle gelir.
Ortak hukuk ise:
- Solda iletişimin, dayanışmanın, ortak mücadele kültürünün ve birliğin güçlenmesine
- Örgüt içi, örgütler arası ve halkla ilişkilerin niteliğinin artırılmasına
- Sol içi çelişkilerin yıkıcı sonuçlara ulaşmasını engellenmesine
- Farklılıkların, bir bütün olarak devrimci hareketin gelişim dinamiğine dönüşmesine
- Birlikte öğrenme ve mücadele olanaklarını genişletilmesine
- Kadroların ve devrimci çalışmanın niteliğinin yükseltilmesine
- Sosyalist hareketin toplumsal itibarının güçlenmesine yardımcı olur.
Sosyalist örgütler arasında rekabet değil, dayanışma hâkim olmalıdır. Devrimci örgütler birbirinin hasmı değil, aynı bütünün parçalarıdır. Bir devrimci örgüt içindeki yoldaşlık hukuku örgütler arasında da geçerli olmalıdır. Her örgüt kendi gelişimini sağlarken, devrimci hareketin genel gelişimine de doğrudan katkı sunmalıdır. Mücadele araç ve yöntemleri, mücadelenin nihai hedefi ve ruhuyla uyumlu olmalıdır. Bu ve benzeri ilkeleri ete-kemiğe büründürmeye yardımcı olacak ortak etik, hukuk ve örgütlenmeye ihtiyacımız var.
Ortak hukuk, yalnızca ortaya çıkan sorunları çözmek için değil; esas olarak devrimci kültürü inşa etmek için gereklidir. Bu hukuk, kolektif bir katılım süreciyle oluşturulmalı ve tüm örgütler ile devrimciler üzerinde bir manevi güç oluşturmalıdır.
Mevcut koşullarda, bu alanda duyarlılığı ve birikimi olan, güvenilir isimlerin yer alacağı bir girişimle başlanabilir. Hem devrimci örgütleri kapsamaya çalışan hem de tüm devrimci öznelere eşit mesafede konumlanan bu yapı; örgütler arası ve genel sol içi ilişkilerde ortaya çıkan sorunların çözümüne katkı sunabilir, ilke ihlallerini ve olumlu örnekleri inceleyerek ortak bir birikim oluşturabilir. Etik örgütlenme ya da sosyalist hukuk kurumu gibi bir ad alabilecek örgütlenme çeşitli örgütler ve bireylerle birlikte çalışarak solda ortak hukukun gelişmesine büyük bir katkıda bulunabilir.
























