Ömerlerin ardından: Adalet cübbesinin altından sarkan hançer

0
80

M. Yeşim (*)

Değerli arkadaşlar daha önce bu hikayeyi paylaşmıştım. Gölcük’te dört arkadaşımızın idam edilerek katledilmesinin yıldönümü vesilesiyle sizlere bir 12 Eylül mahkemeleri hikayesi anlatayım.

Kamulaştırma ekibimizin hikayeleri iddianameler düzeyinde bilinir, birçoğunuz detay bilmez. Bizler dünyada büyük yankısı olan ama içeride duyurulmayan bir yargılama süreci yaşadık, uzun süren bir hazırlık aşamasından sonra karar aşamasında askeri hakimlerin rüşvet istemesi ve ailelerimizin hakimleri suçüstü yakalatmaları ile ülkede bir ilk yaşandı ve bizim askeri hakimler tutuklandı, 6,8 yıl cezalar aldılar.

Peki, bu hakimler kimler? Birisi Ulusu Hükümeti’nde Adalet Bakanı olan Cevdet Menteş’in akrabası sekiz yıl ceza alan Deniz Yüzbaşı Eyüp Menteş ve Deniz Yüzbaşı Çağlar Aksoy’du.

Bu gepgenç dört devrimciye, Ömer, Ramazan, Erdoğan, Mehmet’e idam kararı verip asılmalarına neden olan hakimler.

Gölcük’te bir sis içinde, adalet cübbesinin altından sarkan hançer

O gün, Marmara’nın üzerine çöken sis, yalnızca denizi değil, Gölcük Donanma Komutanlığı’nın beton duvarlarını, sıkıyönetimin çelik iradesini de yutmuştu, sanki tarihin kendisi gibi oldukça ağırdı.

Burası, 12 Eylül diktasının kalbinin tam orta yerinde, bir liman kasabasıydı. Babam, yirmi beş yıllık askerlik hayatının verdiği disiplin ve itaatle, bu komutanlığın mahkeme salonundan çıkmış, küçük bir lokantada oturuyordu. Zihni, çocuğunun idamla yargılandığı bir dünyayı anlamaya çalışmakla meşguldü.

İşte o an, hakimlerden Deniz Yüzbaşı Eyüp Menteş masasına geldi. Cümle, bir bıçak gibi saplandı: “Ne duruyorsunuz? Çocuklarınızı asacağız.” Bu, bir emir değil, bir pazarlığın açılış teklifiydi; devletin kutsal saydığı adalet cübbesinin altından sarkan bir hançerdi, adaletin tören kılıcının, birden bir satış kılıcına dönüşmesiydi.

Sanki bir Marquez hikâyesindeki büyülü gerçeklik gibiydi olan biten. Rüşvetin teklif edildiği an, zaman genişledi, her şey yavaşladı. Babamın elindeki çatalın titremesi, masanın üzerindeki yağ lekesinin büyümesi, askerî hakimin yüzündeki gaddar gülümsemenin yayılması… Hepsi, bir kâbusun parçalarıydı. Babam dondu kaldı. Hayatının 25 yılı, üniformanın, rütbenin, emir-komuta zincirinin üzerine kuruluydu. Böyle bir ahlaki çöküntüyü, böyle bir yozlaşmayı kavrayacak bir zihinsel kalıbı yoktu. Şaşkınlık, onun dilini tutsak aldı, elleri ayakları titredi. Konuşamadı, pazarlık edemedi. Tek yapabildiği, o kabustan kaçarcasına uzaklaşmak oldu. Bu çaresizliği, ancak Mükerrem’in kardeşine aktarabildi. O ise, bu bulanık sulara atılıp pazarlığı yürütecek cesareti ya da çaresizliği buldu.

Mükerrem’in kardeşi pazarlık yapmaya gittiğinde, sanki bir labirente girmiş gibiydi; her adım daha karanlık bir koridora açıyordu…

Aileler bir araya gelip hakimleri yakalatma kararı aldığında, bu kararın altında imzalar vardı ama ruhlar “silik” kalmıştı. Bu bir zafer planı değil, kaybedilecek hiçbir şeyi kalmamışlığın son hamlesiydi. Kenan Evren’in Gölcük’te miting yaptığı gündü, operasyon bitene kadar Evren orada, donanmanın içinde bekledi, sanki bir Marquez romanının unutulmuş bir diktatörü gibi. Operasyon bir tiyatro oyunu gibi sahnelendi. Seri numaraları kayıtlı paralar alındı, suçüstü yapıldı. Evren, sanki bir “demir atmış zırhlı” gibi, olan biteni uzaktan izliyor, kendi denizindeki bu küçük çürümenin kokusunumu alıyordu, yoksa kokunun etrafa yayılmasını önleme telaşı mıydı, bilinmez…

Hakimler tutuklandı, ama rüşvet haberi bir “deniz fenerinin arkasına saklanmış sis” gibi basından gizlendi. Adalet Bakanı sessizce değiştirildi. Yerine gelen yeni heyet, intikam ateşiyle yanıyordu. Mülazım Subaşı, dosyayı bile incelemeden, elindeki kalemi bir “celladın baltası” gibi yüzümüze kırarak hükmünü verdi: “Bunların ülke çıkarları açısından yaşamaları ile yaşamamaları arasında hiçbir fark yoktur.”

Evet yanlış okumadınız, karar böyleydi, eşi benzeri olmayan bu kararla 59. Maddenin uygulanmasına da gerek yoktur denildi.

Bu sözlerin yankısı, bizi götürdükleri hücrede çınladı. Burası, bir “ölüm bekleme odası”ndan farksızdı. Duvarlarında, bir ay önce idam edilen dört yiğidin –Ömer, Ramazan, Erdoğan, Mehmet’in– son nefeslerinin buharı henüz kurumamıştı. Onlara idam kararını verenler, rüşvetten tutuklanan aynı hakimlerdi. Bu, tarihin kendi içinde yuttuğu bir “kara delik”ti: Bir kararı veren el, ahlaken çürümüştü, peki o elin verdiği diğer kararlar ne olacaktı? Bu soru, infaz edilmiş bedenlerle birlikte toprağa gömülmüştü.

Sonra, Yargıtay’ın kararı bozması, yaşanan tüm karanlığın ardından doğan gecikmiş bir şafak etkisi yarattı. Ama mahkeme, inadını bir kalkan gibi kuşanıp ikinci kez idam diye haykırdı. Sanki bir kader oyunuydu bu; Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sındaki gibi, vicdanla hukuk, adaletle intikam arasında gidip geliyorduk. Yargıtay Daireler Kurulu, nihayet, bu kısır döngüyü kıran bir “makas” gibi devreye girdi ve dosyayı geri çevirip cezayı kendisi belirledi. Biz, o karanlık hücreden böylece çıkmış olduk.

Fakat o dört gepgenç yürek, o mücadele için canını vermeye zaten hazır, kararlı insanlar, o çürümüşlüğün zehrini içmek zorunda kaldı. Onların hikayesi, Gölcük’ün sislerinde, donanmanın demir gürültüsü altında, askeri diktatörlüğün “kalın, ciltli bir dosyası”nın arasına sıkışıp kalmış bir yaprak gibi duruyor. Bir Pamuk romanındaki gibi melankolik, bir Marquez öyküsündeki gibi gerçeküstü bir kabus, bir Dostoyevski sorgusundaki gibi derin ve acımasız… Bu, hem ailelerin, hem bir neslin, hem de adaletin kendisinin yaşadığı travmanın hikayesiydi.

(*) Bu yazı, sosyal medya platformu üzerinden elimize ulaşmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.