ERMENİ SORUNU

0
29

Aşağıdaki yazı Mihri Belli’nin Adem Kalfa adıyla 1986 yılında yayınlanan Türk Solu Dünü Bugünü isimli kitabından alındı. Asala eylemleri gündemdeyken yazılmış olan yazı Ermeni sorununa anti-emperyalist bir yaklaşımla bakmaktadır. Odak Dergisi 

Bugün güncel bir politik sorun olarak bir Ermeni sorunundan söz edilebilir mi? Eğer şu anda bu sorunu gündeme getirmek için insanlar ölümü göze alıyorsa, canlara kıyılıyorsa, Ermeni terörünün ardı arkası kesilmiyorsa, ASALA’nın her yeni eylemi sonucu dünyadaki belli başlı basın yayın araçları olayı birinci derecede önemli iş bir haber sayıyor ve bu vesileyle Türk-Ermeni ilişkileri üzerine genellikle Ermeni davasını doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak destekleyen yayın yapıyorsa, pek de temsili niteliği olmayan birkaç Ermeninin Lozan’daki toplantısı bütün dünya televizyon ekranlarına dakikalarca yansıtılıyorsa, böyle bir sorun vardır. Ve Türkiye solundan açık seçik bir tutum bekleyen bir sorundur bu.

Ankara cuntasının Ermeni sorunu karşısında tutumu daha önceki hükümetler gibi 1890’lardan bu yana bütün Osmanlı iktidarlarının uygulamalarının tümünün kayıtsız şartsız savunulması tutumudur. Cuntanın sözcülerine ve burjuva basına göre Ermeni sorunu diye bir şey yoktur. Bu konuda dedikleri özetle şu: Ermeni sorunu tarihin zamanla sararmış yaprakları içine gömülmüş kalmıştır. Osmanlı hükümetleri ne yaptılarsa haklıydılar. Bütün suç Ermenilerdedir. Onlardır savaş koşullarında Türkleri arkadan vurmaya kalkışan. Bu hareketleri cezasız bırakılamazdı. Zaten “soykırım” diye bir şey yoktur. İki taraftan da insanlar ölmüştür. Uzun yıllar öncesinin olaylarını tazelemeye kalkıp bugün, hem de terörizm yoluyla dünya kamuoyunun önüne koymaya çalışan “uluslararası terörizmin” arkasında olan komünizmdir, vb. vb.

Değişik yöntemlerle Ermeni sorununu dünya politikasının gündemine getirme çalışmaları içinde olan ayrı ayrı Ermeni çevrelerinin ortak istemi 1915 soykırımının tanınmasıdır. Bu çevrelere göre, soykırımı gerçeğinin Türk hükümeti tarafından tanınmasından çıkış yapılarak soruna ilişkin öteki konulara yaklaşılmalıdır.

1915’te Doğu Anadolu’da İttihat ve Terakki Partisi hükümeti sorumluluğu altında “Ermeni soykırımı” diye nitelendirilebilecek bir uygulama olmuş mudur? Evet olmuştur. Bu soykırım, Osmanlı hükümetinin emperyalist Almanya’nın çıkarlarının savunucusu durumuna düştüğü, Ermeni örgütlerinin ise Ermeni ulusal davasını rakip emperyalist kampın doğu politikasının bir unsuru haline getirdiği koşullarda, iki kampın dünyayı paylaşım savaşına girmeleri sonucu meydana gelmiş olan bir faciadır. Atlar tepişmiş, olan taylara olmuştur.

Evet, bir milyonu aşkın Ermeni tebaasının göçe zorlanması bir soykırıma dönüşmüştür. Yöneticilerin bunu bilmedikleri düşünülemez. Bazı Ermeni örgütlerinin, savaş şartlarında cephe gerisinde baltalayıcı eylemlere girişmiş olması soykırımın gerekçesi olarak ileri sürülemez. Bu örgütler azınlık içinde azınlığı temsil ediyordu. Burada adına layık bir devlet, savaş yasalarını uygulasa da ancak kendi açısından suçlu saydıklarını yakalar, yargılar ve cezalandırırdı. Ama ne yapıldı? Alman akıl hocalarının da onayı ile, koca bir ulusal topluluk, suçlu suçsuz ayırt edilmeden, yüzyıllardan beri yaşadığı topraklardan sürüldü. Kuzey Anadolu’dan, Doğunun dağlık bölgelerinden güneye, Suriye’ye çoluk çocuk, genç ihtiyar yüzbinlerce insanı kış ortasında yaya olarak göçe zorlamak soykırımdır. Yol boyunca yağmaları, toplu cinayetleri hesaba katmasak bile bu böyledir.

“Ermeni Tehciri” denen olay Türk tarihinin bir kara sayfasıdır. Bir Türk yurtseveri bu gerçeği teslim etmekten çekinmez. Her ulusun tarihinde böyle kara sayfalar vardır. Bu bakımdan biz Türkler istisna değiliz. Bugün Kızılderililerin soykırıma uğratılmasını bütün içtenliği ile kınamayan bir Amerikalı tutarlı bir Amerikan yurtseveri sayılmaz. Yahudi soykırımını savunmaya kalkışan bir Alman ise, kendi yurttaşları tarafından zavallı bir Nazi kalıntısı gözü ile bakılır.

Ankara cuntasının ve daha önceki hükümetlerin Ermeni soykırımı gerçeğini reddederek İttihat ve Terakki Partisinin politikasının kayıtsız şartsız savunucusu kesilmeleri, Türkiye’yi uluslararası planda tecrit olmaya götüren bir ahmaklıktır. Mustafa Kemal’in Nutuk’unun daha ilk satırlarında, milletin başına belalar getirdikten sonra, vatan tehlikedeyken can derdine düşüp yabancı ülkelere sığınan görev kaçakları olarak nitelendirdiği İttihatçılardır bunlar.

Nasıl oldu da iş bir soykırıma kadar vardı? Öte yandan Ermeni ulusal davasının hedefe ulaşması, Sevr Antlaşması’nda yapılmak istendiği gibi, nasıl olup da bir başka ulusun, Türk ulusunun devlet olarak varlığının ortadan kaldırılması ön koşuluna bağlandı? Nasıl oldu da yüzyıllar boyu birlikte yaşamış olan iki halk birbirine bu denli düşman edilebildi? Bunun açıklaması emperyalizmin bir dünya sistemi haline gelişinden ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bir yarı sömürge durumuna düşürülüşünde aranmalıdır.

Burjuva demokratik devrimini zamanında yapamayıp, kapitalist gelişme içinde olan Batı ülkelerine ayak uyduramayan ve Avrupa’nın “hasta adamı” durumuna düşen Osmanlı İmparatorluğu can çekişme aşamasına vardığında, imparatorluk sınırları içinde yaşayan ulusal azınlıklar uluslaşma yolunda önemli mesafeleri aşmışlar ve ulusal istemlerle ortaya çıkmışlardı. Bu bir tarihsel zorunluluktu.

Zanaat ve ticaret alanında ağırlığı olan Hristiyan azınlıklarda bu ulusal bilinçlenme Türklerden ve genel olarak Müslüman ulusal topluluklardan önce başladı. İlkten on dokuzuncu yüzyılda Balkanlı uluslar, Batılı devletlerin yardımı ile imparatorluktan ayrılarak kendi devletlerini kurdular. Büyük çoğunluğu Anadolu’da yaşayan Ermenilerin ulusal mücadelelerinin gündeme gelmesi geçen yüzyılın sonlarındadır. Bu gecikme, diğer etkenler yanında, Doğu Anadolu’da kapitalist ilişkilerin imparatorluğun Avrupa kesimine göre daha geri olmasındandı. Ermeni ulusal topluluğunun bazı kesimlerinin ulusal istemlerle çöküş halinde olan bir imparatorluğun yönetimine karşı direnişe geçmesi böyle başladı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasında çıkarı olan sömürgeci devletler, daha başından imparatorluk içindeki Hristiyan azınlıklara, sömürgeci politikalarının gerçekleştirilmesinde bir araç olarak baktılar ve ayrılıkçı istemlerini desteklediler. Bu, yer yer silahlı ayaklanmaları kışkırtmaya kadar vardırıldı.

Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında, İngiltere, Fransa, Rusya gibi dünyanın paylaşımında arslan payını almış olan sömürgeci devletlerin karşısına, hızlı bir kapitalist gelişme sürecine girmiş olan Almanya dikildi. Genç Alman kapitalizminin Doğu politikası, köşe başlarını önceden tutmuş olan öteki sömürgeci devletlerinkinden değişik oldu. Almanya Osmanlı İmparatorluğu’nun bölünmesine karşı idi. Bu yarı sömürgenin bir bütün olarak kendi hegemonyasına girmesini istiyordu. Abdülhamid’in olsun, İttihatçıların olsun Almancı politikalarının ardından bu yatar.

Çarlık Rusyası, İngiltere ve Fransa Ermeni ayrılıkçı hareketini destekliyorlardı. ABD ilkten burada ikinci bir rol oynamakta idi. Bununla birlikte ülkenin birçok yerinde açtırdığı misyoner okulları Ermeni ayrılıkçı hareketi unsurları için birer barınak oldu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında bu emperyalist ülke infirat politikasından ayrıldıktan sonra çok daha aktif duruma geldi.

Bu güçler mevzilenmesi içinde Ermeni davasını güden siyasi örgütler, örneğin Taşnak Partisi de, Hınçak Partisi de Ermeni ulusal davasını, imparatorluğu parçalamaya kararlı sömürgeci devletlerin Doğu politikalarının bir unsuru olarak görüyorlardı. Yani Ermeni ulusal davası başından beri anti-emperyalist nitelik taşımadı. Bu dava Türkiye’nin devlet olarak varlığına son verilmesi şartına bağlandı. Söz konusu partilerin sosyal demokrasiye sahip çıkıp çıkmamaları bu politikalarını etkilemiyordu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan örneklerinde olduğu gibi, emperyalizm öncesi dönemde böyle bir politika başarılı olmuştu ama ulusal kurtuluş mücadelelerinin sistem olarak emperyalizme karşı verilmesinin zorunlu olduğu bu yüzyılda, emperyalist planlarla çakışan ulusal hareketlerin sonu kaçınılmaz olarak hüsran oluyor.

Gene bu güçler mevzilenmesi içinde Abdülhamid olsun, İttihatçılar olsun, Osmanlı yönetimi Alman emperyalizmi safında yer aldı. Birinci Dünya Savaşı’na olup bittiler yaratarak ülkeyi sokan İttihatçılar —ki bu savaşta üç milyon insan telef olacaktır— kayıtsız şartsız Almanya’nın emperyalist çıkarlarının savunucusu durumundaydılar.

1915 Tehciri olsun, daha önceki Ermeni aleyhtarı uygulamalar olsun, iki ayrı emperyalist kampın çıkarlarına alet edilmiş olan iki halkın karşı karşıya getirilmiş olmasının sonucudur.

Ermeni soykırımını Batı çevreleri yıllar boyu “Türklerin anadan doğma kana susamışlığı” şeklinde yorumladı. Oysa imparatorluk güçlü iken, yani sömürgeciler bu topraklara girip halkları birbirine düşman ederek “böl ve yönet” politikalarını uygulayamadıkları dönemde Türk ile Ermeni yüzyıllar boyu bu ülkede kardeşçe yaşayabildi. Hiç de Türklerden yana bir tutum içinde olmayan bir Larousse bile Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu içinde öteki ulusal topluluklara kıyasla ayrıcalıklı bir durumda olduklarını, “millet” statüsüne sahip olarak Osmanlı toplumunda tam refah içinde, “florissant” bir ulus oluşturduklarını yazar.

Ermenilerin Türklerle en çok kaynaşan ulusal azınlık oluşunun ve imparatorluk içinde bu ayrıcalıklı durumun tarihsel nedenleri var. Türkler Anadolu’ya ilk geldiklerinde (on birinci yüzyılın sonları) Ermeni devleti çoktan tarihe karışmış ve Ermeniler Bizanslıların boyunduruğu altına düşmüşlerdi. Kilikya’da kurulan “Küçük Ermenistan” devletinin varlığına son veren de Türklerin değil Memlukların egemenliğindeki Mısırlıların istilası olmuştur.

Yakın tarihte de Türklerle Ermenilerin iki ayrı devletin askeri birlikleri olarak savaştıkları tek durum (Güney Anadolu’ya saldıran Fransız ordusunun yedeğinde gelen Ermeni birlikleriyle olan çarpışmaları saymazsak) Kuzeydoğu illerindeki 1920 savaşıdır. Bu savaşta, bir yanda ilk sosyalist ülke Sovyetler Birliği ile fiili ittifak durumunda olan ve bağımsızlık uğruna anti-emperyalist bir savaşa girişmiş bulunan Ankara hükümeti vardı. Öte yandan İngiliz emperyalistlerinin Kafkasya’da kurdurdukları irili ufaklı tampon devletlerden biri olan Taşnakların yönetimindeki Ermenistan. Taşnak iktidarının varlığına son veren kuzeyden inen Kızıl Orduyla batıdan saldırıya geçen Kazım Karabekir kuvvetleri olmuştur. Ve ancak Taşnaklar ile birlikte Azerbaycan’da Müsavatçılar, Gürcistan’da gene İngilizlerin kurdurduğu kukla hükümet ortadan kaldırıldıktan sonradır ki devrim Rusyası ile Anadolu iktidarı arasında karadan bağlantı kurulabildi. Bu savaşta Ermeni devrimcilerin yeri Taşnakların değil, Türklerle fiili ittifak durumunda olan Sovyetlerin safı oldu.

Kurtuluş savaşımızda Sovyetler ülkesiyle dayanışma ve bu ülkeyle karadan doğrudan doğruya bağlantının bir an önce kurulması ölüm kalım sorunu idi. Mustafa Kemal’in öteki Türk liderlerine üstünlüğü bu gerçeği anında kavramış olmasıdır. 19 Mayıs’ta Samsun’a ayak bastığı zaman onun herhangi bir resmî demeci yoktur. Herkes kendisini İstanbul Hükümetinin emrinde bir görevli olarak bilmektedir. Samsun’da birkaç gün eğlendikten sonra yanındakilerle birlikte “sağlık nedeniyle” bir su şehri olan Havza’ya gidiyor. Orada kendisini Kızıl Ordunun ünlü süvari komutanı Budyeni beklemektedir. Rusya’da iç savaşın en kızıştığı bir anda Budyeni işini gücünü bırakmış bir heyetle birlikte Anadolu’nun bu ücra kasabasına gelmiştir. Görüşmeler yirmi gün sürüyor. Mustafa Kemal oradan Amasya’ya geçiyor. Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç noktası sayılması gereken Amasya kararlarının kaleme alınışı oradadır.

Mustafa Kemal kolordu kumandanlarına gönderdiği bir genelgede, özetle, halkımızın önünde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor: “Ya İngilizlerin paralı askeri olarak Rus devrimine karşı savaşmak üzere Rusya steplerine gönderileceğiz, yahut da vatan topraklarında bağımsızlık uğruna savaşacağız” diyor. Ve ikinci yol tutulacağına göre ilk görevin Rus devrimiyle aramızdaki karadan irtibatın kurulması olduğunu vurguluyor. Sosyalist ülkeyle dayanışmanın Kurtuluş Savaşı’nın zafere ulaşmasının zorunlu şartı olduğunu ifade eden bu genelgenin Havza’da Sovyet temsilcileriyle olan görüşmelerin esiniyle kaleme alındığı açık. Taşnakların yönetimindeki Ermeni kuvvetlere karşı askerî harekât bu genelge ışığında değerlendirilmelidir.*

Ermenistan’da Sovyet iktidarının kurulduğu günlerde Türk devrimcileriyle Ermeni devrimcileri arasındaki dayanışmanın ne denli güçlü olduğunu gösteren bir olaydan kısaca söz etmeden geçmeyelim.

Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulduğu ilk günlerdir. Ünlü Sovyet devlet adamı Mikoyan o dönemde genç bir Bolşevik yönetici olarak yeni iktidarın önde gelen örgütleyicilerindendir. Türkiye Komünist Partisi’nin kurucularından İstanbullu Süleyman Nuri de Kızıl Orduyla birlikte Erivan’a ilk girenler arasındadır. Süleyman Nuri ile Mikoyan yakın arkadaştırlar. Bakü hapishanesinde birlikte yatmışlardır. Mikoyan Süleyman Nuri’ye Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’nin adliye bakanlığı görevini teklif ediyor. Süleyman Nuri, “Ben yabancıyım, Ermenice de bilmem, bu görev bir Ermeni yoldaşa yakışır” diyor. Mikoyan diretiyor. İleri sürdüğü gerekçe şu: “Devrimci şiddet günleridir. Adliye bakanı kaçınılmaz olarak bazı çevrelerin gazabını üzerine çekecektir. Sen nasıl olsa kalıcı değilsin, bu işe en uygunu sensin.” Ama gene de Süleyman Nuri’yi razı edemiyor.

Ermeni terörizmi güncel bir olay olarak ortaya çıkalı beri birbirini izleyen hükümetler ve özellikle şimdilik Ankara Cuntası’nın bu konuda “Türk tezi” olarak ileri sürdükleri şey, İttihat ve Terakki Partisi’nin Ermeni soykırımındaki sorumluluğunu gözlerden gizlemeye çalışmak, bütün suçu Ermenilere yüklemek ve bugünkü Ermeni terörizmi konusunda Batı ülkeleri hükümetlerinin daha kararlı davranmalarını istemekten ibarettir. Burada tek doğru tutum, ne denli acı olursa olsun, tarihsel gerçekleri dile getirmek ve soruna önyargılardan arınmış olarak iki halkın kardeşliğini esas alarak yaklaşmaktır. Bu da elbette ki kendi halkına düşman bir faşist cuntadan beklenemez.

Ermeni tarafına gelince, Ermeni ulusal davası adına konuşma durumunda olan çevrelerin tutumu da, özünde, Türk hükümetlerininkinden pek farklı değil. Geçmişte Ermeni ulusal davasını Ortadoğu’da emperyalist politikanın bir unsuru haline getirenlerin bu davaya büyük zararları olduğu açık. Ermeni komprador burjuvazisinin etkinliği altındaki siyasal örgütler burada büyük sorumluluk taşır. Ancak davanın bugünkü sözcülerinin de tarihten ders almış oldukları pek söylenemez. Marksizme, sosyalizme sahip çıkanlar dahil, hemen hemen hiçbir Ermeni örgütü Ermeni soykırımına varan olaylarda emperyalizmin, yalnız Alman emperyalizminin değil, ABD dahil, Batı emperyalistlerinin ve Ermeni işbirlikçilerin oynadığı rolün sözünü etmemektedirler. Bunlar da bütün günahları karşı tarafa yükleyip, bütün sevaplara sahip çıkıyorlar.

Örneğin bugün Marksizm-Leninizme sahip çıkan bir ASALA (hiç değilse ilk yayınlarında) Taşnak geleneğinin sürdürücüsü olduğunu, bu gelenekle çağımızın devrimci düşüncesini bir sentezde birleştirdiğini ileri sürmektedir. Bu çelişkidir. Taşnak Partisinin Ermeni ulusal davasını emperyalizmin yedeğine takarak yozlaştırdığı ve terör olayları kışkırtma konusunda bu partinin de sorumluluğu olduğu gerçeğini kesin bir dil ile kınamadan bu konuda tutarlı bir ilerici çizgi benimsenmez.

ASALA’nın bireysel terör niteliğindeki eylemi de Marksist düşünceyle çelişir. Teslim etmek gerekir ki bireysel de olsa, bu cinsten terörizm Ermeni davası üzerine dikkatleri çekebilmiş ve bu sorunun güncel hale gelmesine yardımcı olmuştur. Ancak bunun yalnızca bireysel terörizmin bir sonucu ve eylemin doğruluğunun bir kanıtı olarak değerlendirmek yanlıştır. Eğer ASALA’nın eylemi bu denli yankı uyandırabildiyse bunun açıklamasını eylemin doğruluğunda değil, kendi halkının en değerli evlatlarını en hayasız yöntemlerle ezen, Kürtlere karşı yeni soykırımlar peşinde koşan Ankara cuntasının dünya ölçüsündeki itibarsızlığında, yalnızlığında ve askeri darbe koşullarının hazırlık döneminde iktidarda olan hükümetlerin zavallılığında aramak gerekir.

ASALA’nın ilk Ermeni teröristlerinin geleneğini sürdürdüğü de söylenemez. Abdülhamid’e karşı suikast girişiminde olsun, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde İttihatçı liderlerin öldürülmesinde olsun, ilk Ermeni teröristleri hedef olarak Ermeni direnişinin bastırılmasında baş rolü oynamış olan, birinci derecede sorumlu kişileri seçmekteydiler. Yüzyılımızın başlarında Ermenilerin eseri olan Abdülhamid’e karşı bombalı suikast girişimi, otokrasiye karşı olan Türk aydınlarınca da olumlu karşılandı. Tevfik Fikret’in ünlü “Bir lahza-i teehhür” (Bir anlık gecikme) adlı şiiri bunu dile getirir. Fikret bu şiirinde birçok kişinin öldüğü, ama Abdülhamid’in bir rastlantı olarak kurtulduğu bu bombalı suikastı “Ey güzel darbe—Ey intikam alan el” diye nitelendiriyor ve “Ey şanlı avcı damını beyhude kurmadın—Attın fakat yazık ki yazıklar ki vurmadın” diyordu.

İlk Ermeni teröristlerin hedef seçmede hangi ilkeye bağlı kaldıklarını, Sadrazam (başbakan) Said Halim Paşa’yı Roma’da vuran Ermeni terörist şöyle açıklıyor: “… Bana niçin o anda Said Halim Paşa’nın yanında bulunan yaveri Albay Tevfik’i de öldürmedin diye soruyorlar. Onu vurmamak için özellikle dikkatli davrandım. Albay Tevfik’in Ermeni ‘soykırımı’ kararı ya da uygulaması ile bir ilişkisi yoktu. Ermeni tehciri olurken o Çanakkale’de savaşmaktaydı… Ben doğrudan doğruya soykırımdan sorumlular dışında kimseyi hedef almadım. Çok zor durumlarda kaldığım oldu. Türk de olsa hiçbir polise hedef gözeterek ateş etmedim…”

Bugünün Ermeni teröristlerinin aynı tutumda olmadıkları açık. Örneğin Esenboğa Havaalanı’nda ya da Orly’de olduğu gibi “Silahlar, bombalar patlasın, kim olursa olsun insanlar ölsün ki adımız duyulsun” der gibi bir halleri var. Ve bu, şu anda Bagratuni hanedanının “Büyük Ermenistanı”nın yeniden kurulması uğruna yapılıyor.

Son olarak Lozan’da toplanan Ermeni kongresinin ileri sürdüğü istemler üzerinde de kısaca duralım: İstenen özetle Ermeni soykırımının Türk hükümetince tanınması, Türkiye ile içten bir diyalogun başlatılması, Ermeni dosyasının yeniden açılması ve Wilson ilkeleri ışığında Ermeni sorununa yeniden çözüm aranmasıdır. Kongrenin önde gelen düzenleyicisi İsviçreli papaz James Karnusyan basın toplantısında Kars, Ardahan ve Doğubeyazıt’ı Ermeni toprakları saydıklarını ve Türkiye’den bu yerleri istediklerini söylüyor. Bir gazetecinin Türkiye ile diyalogda Ermeni tarafını kimin temsil edeceğini sorması üzerine de Karnusyan, karşılık olarak, “Muhatap Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’dir” diyor.

Ermeni soykırımının tanınması ve (elbette ki muhatabın temsili nitelik taşıması şartı ile) karşılıklı diyalog haklı istemlerdir. Ermeni sorununun bir sorun olmaktan çıkarılması yolunda atılacak ilk adımlardır bunlar.

Buraya kadar iyi. Ama Ermeni dosyasının yeniden açılması, Wilson ilkeleri ışığında Ermeni sorununun gündeme getirilmesi bize tarih çarkını gerilere, 1919’a, Kurtuluş Savaşı öncesine döndürme yolunda bir çaba gibi görünüyor. Zamanın Amerikan Cumhurbaşkanı Wilson’un kâğıt üzerinde ulusların kendi kaderlerini kendilerinin belirlemesi ilkesini içeren tezi, Amerikan misyoneri anlayışından esinlenmiş insancıl tez gibi görünebilir. Ama uygulamada Wilson Hıristiyan halklar için başka, Müslüman halklar için başka ölçüt kullanıyordu. Halkının büyük çoğunluğu Türk olan Ege bölgesini Yunanistan’a peşkeş çekenler arasından Wilson da vardı. Van dışında bütün illerinde Müslüman halkının çoğunlukta olduğu Büyük Ermenistan’ın devrim Rusyası’na karşı bir tampon devlet olarak kurulmasını savunan gene odur. Wilson ilkeleri, özünde, yalnızca Hıristiyan halklar için kendi kaderini belirleme hakkını savunur.

Wilson ilkelerini benimseyenler Türkiye’nin devlet olarak ortadan kaldırılması yolundaki emperyalist planın savunucularıydılar. “Ermeni dosyasının yeniden açılması” Lozan Antlaşması’nın iptali ve Sevr Antlaşması hükümlerine yeniden yürürlük kazandırma amacını güden bir istem midir? Eğer öyleyse bu, tarihten hiç ders almamak ve Ermeni davasını yeniden emperyalist politikanın bir unsuru derekesine düşürmek olur. Türkiye’nin devlet olarak varlığına fiilen son veren Sevr Antlaşması, bir ulusal kurtuluş savaşında emperyalizmin yenilgiye uğratılmasıyla hükümsüz hale getirilmiştir. Bu savaşta, Sovyet Ermenistanı’nı da içeren Sovyetler ülkesi dahil bütün ilerici insanlık Türklerle dayanışma durumundaydı. Lozan Antlaşması yalnızca Türklerin savaş alanlarında elde ettikleri zaferin belgelenmesi değildi. Bu anlaşma aynı zamanda Sovyetler ülkesine karşı kapitalist kuşatmanın hiç değilse bu bölgede başarısızlığa uğradığını da belgeliyordu. Bugün dahi Lozan’a karşı ve Sevr’den yana çıkışlarda bulunmak bilerek ya da bilmeyerek 1920’lerin emperyalist politikasının savunmasını yapmaktır. Ankara cuntasının CIA tertibi bir askeri darbenin ürünü olduğu ve cuntanın politikası Amerikan uyduluğu politikası olduğu gerçeği ne Sevr Antlaşması’na ne de Lozan’a başka gözle bakmak için neden değildir.

Kamusyan’ın Türkiye’ye muhatap olarak Sovyet Ermenistanı’nı göstermesi ise şaşırtıcıdır. Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti, Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerden biridir. Ayrı bir dışişleri bakanlığı yoktur. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den herhangi bir toprak talebi olmadığına göre Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti oradan ayrı olarak yabancı ülkelerle diplomatik ilişkilere geçecek ve bu arada Türkiye’den toprak mı isteyecektir? Böyle bir durumda Ermenistan, Sovyet dış politikasıyla çelişkiye düşmüş olmayacak mıdır?

Yıllar önce iki Gürcü profesörün Kars ve Ardahan’ın Gürcistan’a ait olması gerektiğini ileri süren bir yazısının Sovyet basınında yayınlanmasını gerici Türk iktidarları on yıllar boyu ABD uyduluğu politikalarının bahanesi olarak ileri sürdüler durdular. Kamusyan aynı gerici çevrelere yeni malzeme sağlamaktadır.

Yahudilerin ana yurtlarından kovulup dünyanın başka yerlerine sürülüşü ile Ermenilerin yurtlarından olup dünyaya dağılışı arasında paralellik olabilir. Çok eskilerde yer almış birinci olayın yakın tarihte olmuş ikinci olaydan daha az zalimce olduğu söylenemez. Siyonizm bu zulmü, bu haksızlığı iki bin yıl sonra “adil” bir çözüme bağlama iddiasındadır. Emperyalistlerin desteğiyle Arap halkını yüzyıllardan beri yaşadığı yurdundan kovarak bir Yahudi ana vatanı yaratmaktır bu adil çözüm! Bu bakımdan uzak geçmişteki bir facianın hesabının görülmesi için çağımızda bir başka halkın yok edilmesi ile gerçekleşebilecek bir çözüm getirmektedir siyonizm.

Ermeni tehciri çok daha yakın bir tarihte olmasına karşın, gene de şu anda bir tek Ermeninin yaşamadığı Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulması gibi bir uygulama ancak Ermeni katliamına benzeyen bir zulüm ile gerçekleşebilir. Ortadoğu’da yeni bir İsrail yaratılması ise, Ermeni halkı dahil tüm bölge halklarının gerçek çıkarlarıyla bağdaşmayan bir uygulama olur. Hem siyonizm Nazi işgali altındaki Avrupa’da yedi milyon Yahudinin kanına girildikten sonra ancak bu soykırıma karşı tepkinin yarattığı ortamda hedefine varabildi. Şu anda dünyaya dağılmış olan Ermenilerin durumu bu değildir.

Evet, Ermeni sorununun halkların özlemleri, kardeşliği doğrultusunda çözüme bağlanabilmesi için tarihsel gerçeklere dayandırılması zorunludur. İki halk arasında düşmanlığı alabildiğine kışkırtanlar bu hedefe varılmasını engellemektedirler. Ermeni soykırımı gerçeği tanınmalı, bundan sorumlu olanlar yalnızca Ermeni halkına kanlı zulümlerinden ötürü değil, Türk halkının alnına kara çaldıkları için de en açık biçimde kınanmalıdır. Bugün Türk yurtseverliğinin dayattığı bir görevdir bu. Gerçekçilikten ayrılmamak ve hele başka bir halkı göçe zorlamak gibi yeni facialara meydan vermemek koşuluyla Ermeni ve Türk halkları arasında kardeşlik ilişkilerinin perçinlenmesi doğrultusunda çalışılmalıdır. Besbelli ki bu ancak tutarlı bir anti-emperyalist politika izlemekle olur. Çünkü Ermeni sorununun kökeninde emperyalizm vardır ve bölgemizde emperyalist vesayete son verilince haşhaşa kalan halklar birlikte kardeşçe yaşama yolunu bulurlar.

Söz konusu genelge “durum tartışması” olarak nitelendirilmiştir ve 1920 Ocak ayında “Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal” imzasıyla Erzurum’dan kolordu komutanları ile kimi tümen komutanları ve “arkadaşlara” gönderilmiştir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.