Şükrü Erşan, Emek ve Sanat

0
131

Yankı Koçyiğit

Hareketimizin sanat çalışmalarının emekçisi ve öncüsü Şükrü Erşan’ı, ölümünün 32’nci yılında saygı ve sevgi ile anıyoruz.

Örnek ve halkı için yaşayan bir sanatçı tarif etmek istesek aklımıza gelen ilk isimlerden biri Şükrü Erşan’dır. Şükrü Erşan sanata bakışıyla, disipliniyle ve devrimci ideallere adadığı yaşamı ile örnek bir devrimci sanatçıydı.

O, mücadeleye 70’li yılların ortasında katılmış; 80’li yılların ikinci yarısında kurulan Kadıköy Sanat Topluluğu’nda aktif rol almıştı. Hareketimizin saflarına katıldığında ise sanat alanında yetkinleşmişti. Devrimci sanatın örgütlü olması gerektiğini düşündüğü için hareketimizin sanat çalışmalarında sorumluluk aldı.

Şükrü Erşan’ın Hareketimize katılmasıyla, sanat alanında ilk adım olarak Emek Kültür Merkezi (EKM) kuruldu. EKM merkezi bir bölgede kurulmak istenmiş ancak olanaksızlıklar nedeniyle kenar mahalle denebilecek Seyrantepe Mahallesi’nde kurulmuştu. Yani EKM, hemen her iş gibi sorunlar ve olanaksızlıklar ile kuruldu. En başta açılan bu yeri sanat yapılabilecek donanıma kavuşturmak gerekiyordu ve bu oldukça zordu. Bu zorluklar beraberinde önemli bir zorluk daha getirdi: EKM projesinin kuruluşunda anlaştığımız bazı dostlarımız, başta yer seçimi gibi sorunlar yüzünden devam edemediler. Şükrü Erşan ise bu zorluklara boyun eğmeyerek EKM için emek vermeye devam etti; hatta işler zorlaştıkça bu çalışmayı daha güçlü sahiplendi.

Zorluklar zamanla aşılmaya ve EKM çevrede tanınmaya başladı. Öyle ki etkinliklere yüzlerce insan gelmeye ve merkezi yerlerdeki benzer çalışmalardan daha fazla izlenmeye başladı; hatta EKM neredeyse ödenekli tiyatrolar ile yarışacak bir hale gelmişti. EKM, Şükrü Erşan’ın öncü olduğu istikrarlı ve kolektif bir çalışmanın ürünü oldu. Şükrü Erşan bu durumdan büyük zevk duyarak çalışmalara yoğunlaşmaya devam etti. O; direnişçiliğini, direniş umudunu ve emekçiliğini çalışmalarında gösteriyordu.

EKM bu sefer yeni zorluklar ile karşılaşıyordu. Polis, EKM’nin gelişimini baltalamak amacıyla sık sık baskı uyguluyordu. Bina önünde korkutma amaçlı olarak polis otosu bulunduruyor, oraya gelen insanları asılsız sebeplerle gözaltına alıyor, EKM’den uzaklaştırmak için tehdit ediyordu. Bu durum Şükrü Erşan ve arkadaşlarını yıldırmıyor; aksine daha çok şevklendiriyor, mücadeleye daha çok anlam katıyordu. Bu direnişçi tutum sayesinde EKM, bölgede yeni ilişkiler kazanmaya devam ediyordu.

Şükrü Erşan bu işleri yaparken bir yandan geçimi için çalışıyordu. Daha önceki bir yazımızda (LİNK) bahsedildiği gibi: “O, aile hayatı, akrabaları, çevresi ve her şeyiyle mücadeledeydi. Direnişçiler safında sevilmesi ve saygı duyulması sayesinde birliğimiz ve motivasyonumuz artıyordu.”

Başladığı işi titizlikle yürütme ve sonuna kadar götürme alışkanlığına sahip bir insan olarak asıl sorunu, mücadelenin sorunlarıydı. Bu sayede EKM’de hem öğretmen, hem yönetici hem de alçak gönüllü bir emekçi, yani bir militandı. O, yaşantısında disiplinli çalışırdı, her işi zamanında yapardı. Bu sayede başta tiyatro kursları olmak üzere, EKM’de hemen her iş düzgün bir şekilde işlerdi. Sadece kültür merkezindeki işlerle ilgilenmiyordu; mahalledeki ilişkilerin gelişimini büyük bir disiplinle takip ediyordu. Dergi dağıtımında da büyük bir özveri ve disiplin ile çalışıyordu.

Onun bu disiplini, ilişkilerdeki yüksek saygı ve sevgisi, çalışma ahlakı, sevecenliği ve yaşantısı bize etkili bir örnekti. Hareketin geliştirmeye çalıştığı devrimci insan ilişkilerinin başarılı bir örneğiydi.

Yakalandığı kanser hastalığının ağırlaşmasına rağmen, kafası her zaman mücadelenin sorunlarıyla meşguldü. Hareketin hedeflerini gerçekleştirmek istiyordu. Devrimci sanat çalışmalarımız için kurduğu büyük hayalleri vardı. Yakalandığı amansız hastalık nedeniyle 21 Temmuz 1994’te, 36 yaşında aramızdan ayrıldı. Ne yazık ki Şükrü Erşan’ın hayallerini gerçekleştirme yolundaki çabalarımızı henüz sonuca ulaştıramadık.

Şükrü Erşan, taşıdığı üstün niteliklere rağmen bu toprakların insanıydı. Toplumda Şükrü Erşanların olduğunu ve yetişebileceğini biliyoruz. Onun bıraktığı devrimci mirası sahiplenmek ve yarım kalan hayallerini gerçeğe dönüştürmek bizlerin görevidir.

Emek ve Devrim Provası

“Belki de tiyatro kendi içinde devrimci değildir; ama hiç kuşku yok ki tiyatro bir devrim provasıdır” der Ezilenlerin Tiyatrosu’nun kurucusu Augusto Boal. Bu felsefe sanatın tüm disiplinleri için geçerli olduğu gibi, EKM de hayata geçirdiği pratikle tam anlamıyla bir “devrim provası” alanı olmuştur.

Tarihsel sürece baktığımızda, sanatın ilk dönemlerden itibaren geniş halk kitlelerini etkilediğini ancak sanatı üretenlerin çoğunlukla aristokrat sınıflara sırtını dayadığını görürüz. Antik Yunan’da filizlenen bu gelenek doğrultusunda, dönemin ünlü trajedya ve komedya yazarları egemenlerle kurdukları iyi ilişkiler sayesinde lüks içinde yaşamışlardır. Yüzyıllar boyunca süren bu statüko, “saray sanatçılığı” kurumunu doğurmuştur. (Kuşkusuz bazı coğrafyalarda saray sanatı daha esnek olabilmiştir; nitekim Osmanlı’da hiciv geleneğiyle padişahları eleştiren şairlerin varlığı, batılı sanatçıları dahi cezbetmiş, Mozart’ın “Türk Marşı”nı bestelemesine varan bir etkileşim alanı yaratmıştır). Ancak özünde sanatçı, üretimini sürdürebilmek için yüzyıllarca egemen sınıfın beğenisine tabi kılınmış; bu da “halk sanatı” ile “saray sanatı” arasındaki uçurumu derinleştirmiştir. Tarihe geçen pek çok isim ne yazık ki halkın gerçekliğinden kopuk yaşamıştır.

Burjuva ve sosyalist devrimler dalgası bu yerleşik çarkı tersine çevirdi. Sanatçılar artık iktidar odaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak açıkça hedef almaya başladılar. “Devrim provası” kavramı tam da bu noktada tarihsel bir güce kavuşur; çünkü sanat toplumsal dönüşümün motorudur; bir roman ya da bir oyun insanın dünyaya bakışını radikal şekilde sorgulayacak etki yaratabilir. EKM, gerek mahalle halkıyla kurduğu organik bağla gerekse çalışmaları ve ürünleriyle bu yönde güçlü etkide bulunmuştur. Diğer taraftan EKM bünyesindeki sanat emekçileri, kendi içlerinde kurdukları komitelerle kolektif ve alternatif bir yönetim modeli uygulayarak bizzat devrimci bir nüve oluşturmuşlardır. Tiyatro ve genel anlamda sanat, bu nitelikleriyle yarını kuracak olan devrimlerin en güçlü hazırlık zeminlerinden biridir.

Sanatla uğraşan herkes iyi bilir ki yaratım süreci muazzam bir kolektif emek gerektirir. Günlerce, aylarca süren provalar; geceleri gündüzlere bağlayan yorucu çalışmalar bu emeğin parçasıdır. Üstelik bu yük sadece sahne önündeki aktörün değil; sahne arkasındaki gizli kahramanların, yani teknik ekibin omuzlarındadır. Işığı, sesi, dekoru, kostümü ve makyajı yöneten bu görünmez neferlerin kolektif ortaklığı olmadan gerçek bir sanat eserinin doğması imkânsızdır. Sanatın doğası zaten emeğe dayanırken, onun diğer sınıfdaşlarından, yani işçi sınıfından beslenmesinden daha doğal bir durum olamaz. İşte bu yüzden bir sanat topluluğu isminin başına gururla “Emek” kelimesini koyabilir.

“Sanat emekçiliği” kavramı tam olarak bu üretim ilişkisinden doğar. Sanatçı, burjuva ideolojisi tarafından ne kadar halkın üzerinde konumlandırılmak istense de özünde işçi sınıfının bir parçasıdır. Sanatını yetkinleştirmek adına daha fazla entelektüel çaba sar etmesi gerekse bile, günün sonunda o da egemenlerin sömürüsüne maruz kalan bir işçidir. Ne yazık ki günümüz dünyasında kendisini açıkça “emekçi” olarak tanımlayan sanatçı sayısı giderek azalmaktadır; sesini yükseltenler ise sistemin yoğun baskı aygıtlarıyla susturulmaya çalışılmaktadır. Ancak gerçek sanatçı yılmadan üretmeye devam etmek zorundadır. Yüzyıllar öncesinin saraylarında kralları eğlendiren soytarıların aksine, günümüz sanatçısı kendi sınıfının safında saf tutmalı, halkın acılarını, öfkesini ve taleplerini haykırmalıdır. Tıpkı EKM’nin ve Şükrü Erşan’ın yaptığı gibi…

Şükrü Erşan bize bu konuda örnek olarak mücadelemizde, direnişimizde ve Hareketimizde yaşayacaktır.

Anısı önünde sevgi ve saygıyla eğiliyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.