Mustafa Suphilerin ve Ömerlerin Ardından

0
88

Aşağıda Mustafa Suphilerin ve Ömer Yazganlar nezdinde devrim kahramanlarının anılmasında Hamza Yalçın’ın yaptığı konuşmanın hazırlık metnini yayımlıyoruz. Anma, 31 Ocak’ta Paris’te yapıldı:

Değerli arkadaşlar,

Türkiye devrimci hareketinin iki büyük dönemecinde katledilen devrimcileri anıyoruz.

1921 yılının 28 Ocak’ını 29 Ocak’a bağlayan gecede, aralarında Türkiye Komünist Partisi’nin önderi Mustafa Suphi’nin de bulunduğu 15 devrimci Karadeniz’de katledildi.

Bu katliamın 62 yıl sonraki yıldönümünde bu kez 12 Eylül askerî cuntası dört devrimciyi- Ömer Yazgan’ı, Mehmet Kanbur’u, Erdoğan Yazgan’ı ve Ramazan Yukarıgöz’ü- idam sehpalarında katletti.

Bir kısım sol, Mustafa Suphilerin mücadelesinden çok katledilmelerinin faillerini tartışıyor. Bu cinayeti Enver Paşa’nın üstlendiğini biliyoruz. Kemalistler bu cinayeti sahiplenmemiştir. Ancak Mustafa Kemal ve çevresinin bu suçu işlemiş olamayacağını iddia etmek, sınıf mücadelesinin gerçekleriyle bağdaşmaz. Burjuvazi, kendisini nerede tehdit altında hissettiyse orada cinayet işlemekten çekinmemiştir. 15 Ocak 1919’da Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in Alman burjuva devleti tarafından katledilmesi bunun açık örneklerinden biridir.

15’lerin katledilmesi bize şunu öğretti: Devrimcilik tedbir ister.

“Aynı ülkeyi savunuyoruz”, “emperyalizme karşı aynı cephedeyiz” diyerek aşırı iyimserliğe kapılamayız. En kötü ihtimalleri hesaba katmak zorundayız. Burjuvazinin bu güvenilmezliği sınıfsaldır ve sol içi ilişkilere de yansımaktadır.

Marksist sola karşı, aynı tarihlere denk getirilen bu iki saldırı Türkiye solunun iki kritik döneminde gerçekleşti: Biri Kurtuluş Savaşı yıllarında, diğeri askerî darbe koşullarında.

Eğer Mustafa Suphiler başarılı olsalardı, ki böyle bir ihtimal vardı, o zaman Türkiye’de emperyalizme karşı kurtuluş savaşı işçi ve emekçilerin lehine ileriye götürülür, kapıdan kovulan emperyalizmin bacadan girmesi zorlaşır, Kürt meselesi başta olmak üzere ulusal meseleler ülkemizin kanayan yaraları olarak kalmazdı. Bu gelişmeler yalnızca Türkiye halkları için değil, dünya sosyalizmi açısından da tarihsel bir kazanım olacaktı. Türkiye, coğrafi, tarihsel ve kültürel konumlarıyla dünyada çok önemli bir ülkedir. Mustafa Suphilerin katledilmesi öyle ağır bir darbe oldu ki Türkiye solunun yeniden devrimci atılıma geçmesi 1960’lı yıllara kadar gerçekleşemedi. Bunu revizyonizm diye tanımlamak doğru değildir. Devrimciler fedakârca mücadele ettiler. Tarihî inisiyatif olanağı kaçırılmıştı.

Devam etmeden önce bir hususu belirtelim. TKP adını grup örgütlerinin tekeline almak yanlıştır; Mustafa Suphiler ve TKP, Türkiye solunun birliği demektir. 10 Aralık 1920’de Bakü’de kurulan TKP, farklı devrimci odakların birleşmesiyle ortaya çıkmıştır. TKP, Türkiye solunun ortak iradesidir. Ancak 1971 yenilgisinden sonra bu birlik parçalanmış, TKP adı grupçu mücadelelere konu edilmiştir.

1983’te idam edilen Ömerlerin direnişi ise başka bir tarihsel gerçeğe işaret eder. O dönemde Türkiye solu uzun zamandır tek bir örgüt altında birleşmiş değildi. Daha da kötüsü, devrimci örgütler arasında ortak hareket yoktu; dayanışmanın yerini rekabet almıştı. Ömerler, cuntaya karşı direniş hazırlıkları içindeyken 17 Aralık 1981’de tutsak düştüler. Ali Aktürk ve Metin Adil Toraman adlı arkadaşlarını çatışmada kaybetmişlerdi. Hızlı ve şaibeli bir yargı süreci ardından idam edildiler. Elbette 12 Eylül rejimine karşı giriştikleri direniş çabasının başarılı olma şansı yüksek değildi. Ancak direnme çabasına girişmiş olmaları çok anlamlıdır. O sırada solda birbirinden kopuk direniş çabaları vardı. Eğer 12 Eylül darbesi öncesi ve sonrasında etkili bir ortak direniş ortaya konulabilmiş olsaydı, Türkiye’nin ve bölgemizin başına bu korkunç olaylar gelmezdi.

Ömer Yazganlar anılırken, aynı gece idam edilen bir Ermeni eylemcinin neden anılmadığı da sorulmaktadır. Millî intikam adına sivilleri hedef aldığını, sorguda örgütü hakkında çok önemli bilgiler verdiğini ve mahkemede düşmanı övdüğünü bildiğimiz bir kişiyi devrimcilerle aynı yerde değerlendiremeyiz. Bunu Ermeni düşmanlığı olarak görmek yanlıştır. Türkiye solu, dünyanın en enternasyonalist geleneklerinden birine sahiptir.

Burada esas önemli olan, Mustafa Suphilerin başlattığı devrimci mücadeleyi nasıl sürdüreceğimizdir. Ömer Yazgan, idam sehpasına çıkmadan hemen önce ailesine yazdığı mektupta bizlere şu mesajı veriyordu:

“Halkımızın yazgısı bu değil. Çok evladını kaybetti. Ama bir gün kazanmayı da öğrenecek.”

Ne yazık ki halkımız kaybetmeye devam ediyor. Sonraki yıllarda kazanmayı öğrendiğini iddia eden Kürt hareketinin, milliyetçi temelde hızlı yükselişin ardından nasıl daha büyük kayıplara yol açtığını gördük. Büyük fedakârlıklar ortaya koyan bu hareket, zamanla devrimci niteliğini bile yitirdi.

Demek ki kazanmak, öncelikle doğru bir siyasal çizgiyle mümkündür. Bu çizgi; emekçileri, gençliği, kadınları ve ezilenleri esas alan devrimci sınıf çizgisidir. Bu çizgi, aynı zamanda Mustafa Suphilerden devraldığımız proleter devrimci ve anti-emperyalist yurtseverlik çizgisidir.

Kazanmak için devrimci olmalıyız. Yani bireyci ve rekabetçi değil; toplumcu ve dayanışmacı; liberal değil, mücadeleye güçlü bağlarla bağlı militan devrimci. Halkın başarısını istiyorsak, çeşitli sol örgütler ve örgütsüz sol olarak farklı görüşlere sahip olsak bile ortaklaştığımız temellerde birlikte davranmasını öğrenmeliyiz. Halkın kazanmasını istiyorsak, grupçu etiket devrimciliğini değil, tüm devrimcilerin yoldaşlığını geliştiren gerçek devrimciliği esas almalıyız. Halkın çobanı değil, yoldaşı olmalıyız. Başta Kürtler olmak üzere ezilen halkların ulusal demokratik hak ve özgürlüklerini savunmalıyız. Bunu Türkiye solunun ezen ve ezilen ulus milliyetçiliğinden bağımsız tutumuyla yapmalıyız.

Mustafa Suphiler ve Ömerler şahsında, yaşamlarını devrimci mücadeleye adamış bütün devrimcileri sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Yolumuz, devrim yolunda düşenlerin yoludur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.