Selçuk Şahin Polat
12 Mart 1971 darbesi, ülkede yükselen devrimci potansiyele karşı, ABD ve işbirlikçisi Ordu tarafından yapılmış bir operasyondu. Bu darbenin nedenlerinin, devrimciler tarafından yeterince bilince çıkartıldığını söyleyemem. Bugün daha iyi görüyoruz ki, zalimler, bu darbe vasıtasıyla bize şu mesajı iletmişti: ‘bu daha başlangıç, devrimci ve demokratları ezmek için her zaman burada olacağız’.
Peki, sorun neydi ve nereden kaynaklanıyordu?
Sorun; kapitalizmin ayakta durması, emperyalist sistemin güçlendirilmesi yani daha fazla kar etmeyi garantiye almak, emekçilerin sırtından daha iyi yaşamak, kadınları ezmek, çocukları serbestçe istismar edebilmek, istediğini ve dilediğini yapmak gibi sayısız ‘özgürlük’ isteklerinden kaynaklanıyordu.
Sorun, ABD ve müttefikleri sermayedarların, emekçi sınıflar ve onların temsilcisi devrimcilere ve demokrat güçlere karşı, dünya çapında hazırladıkları komplo, algı yönetme, yalan, iftira, şiddet, katliam vb. içerikli plan ve projelerinden kaynaklanıyordu.
Sorun; ülkemizde ki sermaye sınıfların, soykırım yapan, emekçiye düşman olan, kendinden başka güç tanımayan, gizli, yasadışı Anayasa ve de askeri birlikler(kontra gerilla timlerini) kuran, din aracılığıyla toplumu yöneten, ulusların eşitliğine inanmayan vb. faşist bir kültür içinde olmasından kaynaklanıyordu.
Peki, bu zalimlere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı gereken cevap, devrimci ve demokratlar tarafından verilebildi mi?
Evet, bu cevap başarıya ulaşmasa da devrimciler ve demokratlar tarafından sadece 68 dönemi ve 71 direnişi tarafından verildi! Tüm eksikliklerine rağmen 68 kuşağı, 71 başkaldırısını başlattı. Asıldılar, Kızıldere’de ve dağlarda katledildiler ve işkencelerden geçip cezaevlerini doldurdular. Ama zalimlerin üzerine, akıllıca olmasa da cesaretle yürüdüler.
Ne yazık ki bu cevaba emekçiler ve halk eşlik etmedi. Buna rağmen 68 ve 71 direnişi; Şeyh Bedrettin ayaklanmasından sonra uyuşmuş ve sindirilmiş halkın ruhunda, tekrar bir isyan ateşi yakmayı başardı. Ama bu ateşi motora taşıyacak kanallar ve kayışlar, o günden bu yana hala kurulamadı.
Araştıran, tartışan, kimseyi küçümsemeyen, dedikodu yapmayan, eleştiri kadar özeleştiri de yapan, komplo ve algılardan uzak duran, direnen herkese sevgi, saygı duyan, paylaşım ve dayanışmayı önceleyen, yalan söylemeyen, kolektif davranmayı prensip yapan, özel mülkiyet ve paraya teslim olmayan vb. özellikleri taşıyan bir akla, komünizm denmektedir. İşte bu aklın emrine cesaretimizi verdiğimizde, 12 Martları, 12 Eylülleri ve RTE rejimlerini tarih sahnesinden silip atacağımızdan herkes emin olabilir.
Ama bugün sadece ülkemizde değil, dünyada da Marxistler arasında ki cesaret, komünist aklın emrine girmiş değil. Cesaret ve aklın, tek başlarına emperyalizme karşı mücadelede başarıya ulaştığına dair bir örnek yok. Devrimci ruhu, siyasi gelişmişliğin emrine vermeden zalimleri alt edemeyeceğimizi artık kabul etmek durumundayız.
DEVRİMLERİ AYAKTA TUTAN KÜLTÜR: DAYANIŞMA RUHU VE GÜVEN
Üretici güçler (emekçiler, teknoloji ve doğa) toplumsal ve sosyal olana doğru akıyor. Zalimler ise, bu tarihsel yani toplumsal gelişmenin tam karşısında yer alıyorlar. Akıntıya kürek çekiyorlar. Ama onların bu boş ve iğrenç çabaları, toplum tarafından fark edildiğinde, 12 Martlar, katliamlar, din, para, bürokrasi, milliyetçilik, ırkçılık, reformculuk vb. ne kadar geri feodal ve köleci değerler varsa devreye sokuluyor. İnsanlar, kültürel vb. geri alışkanlıkları, korkuları ve de bizlerin alternatif olamaması nedeniyle, bu zalimlerin etkisine tekrar giriyorlar.
Ülkemizde, 12 Mart öncesi şeriatçılar % 2-3, ırkçılar % 1-2 civarındayken bugün bu kitle toplumun %35-40’ı oluşturuyor.
Bu sonuç bile (ki toplumsal ilerleme yasaları bizden yana olmasına rağmen), bizlerin ne kadar başarısız olduğunu ama onların ise geçici de olsa başarıya koştuklarını gösteren açık bir kanıttır.
12 Martlar, ilerleyen toplumsal yasalara karşı, emperyalistlerin (zalimlerin) çıkarları açısından vurmak zorunda oldukları darbelerdir. Bu darbeler; dinsel, ırksal, cinsel, sınıfsal, ulusal vb. adlar ve kılıklar altında ortaya çıkarsa da şaşmamak gerek.
Ama zalimler, toplumları ne kadar geriletirlerse geriletsinler, insanlığı bulunduğu yerden alıp aydınlıklara taşımak için, Kızıldere’de, yoldaşlarını darağacından almak için ölüme yatan 10 arkadaşımızın vasiyetine yani dayanışma ruhuna sadık olalım yeter. Çünkü dayanışma; kibir, kendini beğenmişlik, bireycilik, kendine yalan söyleme, grupçuluk vb. birçok emperyalist hastalıkları yok eden biricik ilaçtır.
Çünkü dayanışma, devrimcilerin kendisine şu soruyu sordurur: ‘ kim ve kimin başarısı için mücadele ediyoruz?’ Cevap ise yüzyıllar öncesinden verilmiştir: ‘devrimciler, sadece ve sadece emekçilerin çıkarları ve başarısı için vardırlar ve bunun için gerekli olan hangi adımlar varsa bunları bulup atmaya hazırdırlar’
Dayanışma ruhu olmadan, grupçuluk ve kendini bir şey sanma hastalığı atlatılmadan, diyalog ve karşılıklı konuşma(tartışma) kültürü olmadan, antiemperyalist ve antifaşist mücadele zafere erişemez. Bu durum devam ettiği müddetçe, emekçilerin ve temsilcilerin üzerinden daha çok 12 Martlar, 12 Eylüller gelip geçer.
Tek çözüm: yeter ki dayanışma ruhunu hesapsız ve çıkarsız bir şekilde içselleştirelim ve mücadelenin her alanına yayalım.
Şairin dediği gibi: ‘inanın çocuklar’
Bu ruhu kazandığımızda, zalimlerin sonu sadece bir zaman meselesi olacaktır.
Çünkü dayanışma, bizi bir arada tutan güven harcının malzemesidir!
























