İnan Kaloğulları
15-16 Haziran büyük işçi direnişi, DİSK’in kapatılmasına karşı gelişen bir hareket olarak ortaya çıksa da bu sınırları aşan bir niteliğe sahip oldu. Bu şanlı direniş, işçi sınıfının ülkemizdeki varlığını ve ezilenlerin kaderini değiştirebilecek bir role sahip olduğunu etkili şekilde ortaya koydu. 15-16 Haziran direnişi, emekçiler için gururla anılacak bir mücadele tarihi yarattı. Yıl dönümlerinde andığımız bu büyük direniş, işçi sınıfı mücadelesinin yükseleceği koşullarda daha çok öne çıkacaktır.
15-16 Haziran direnişi, işçilerin ekonomik taleplerini aşan bir niteliğe sahipti. Direniş; DİSK’e sahip çıkmanın yanında ağır sömürüye, onur kırıcı ilkel çalışma düzenine, güvencesizliğe ve işçi sınıfının kurtuluşunu amaçlayan politik hedeflere dayanıyordu.
15-16 Haziran direnişi, iki günle sınırlı kalmayan ve zamana yayılan bir mücadelenin ürünü olarak ortaya çıktı. O yıllarda gençlik hareketi de gelişiyor; işçi sınıfı hareketi ile gençlik hareketi birbirini etkileyerek güçlü bir dinamik yaratıyordu. 1961 yılında 100 bin işçinin katıldığı büyük Saraçhane Mitingi’nin ardından Kavel Direnişi, Derby Fabrikası işgali, Singer Fabrikası işgali, Türk Demir Döküm direnişi, Gamak direnişi, Sungurlar Kazan Fabrikası işgali ve ECA Fabrikası işgali, 60’lı yılların öne çıkan işçi hareketleri oldu.
Devrimci mücadelenin ve gençlik hareketinin gelişmesi, işçi sınıfı mücadelesini politikleştirerek köklü şekilde etkiliyordu.
O yıllar, işçi sınıfı mücadelesinin etkili şekilde geliştiği yıllar oldu. Ülkemizdeki politik atmosfer işçi sınıfı lehine güçlüydü. Hak arama mücadelesinin sınıfsal mücadeleyle buluşmasına uygun bir ortam vardı. Siyasi atmosferin ve mücadeleci özelliklerin işçiler arasında gelişmesiyle birlikte, emekçiler işten atıldığında iş yerlerinde çalışan diğer işçiler bu kıyımlara karşı birlikte davranabiliyordu. Toplumsal dayanışma sayesinde işçi direnişlerine o bölgenin mahalle halkı, esnafı ve işçi aileleri de destek oluyordu.
Sınıf hareketinin fabrikalarda ve üretim alanlarında birleşik bir güç olarak davranabilmesi, emek hareketinin bir kitle hareketine dönüşmesine önemli bir dayanak oluşturuyordu.
1967’de DİSK’in kurulması, yükselen bu mücadelenin ürünü olurken, DİSK’in ortaya çıkması ise işçi sınıfı hareketini ilerleten bir rol oynadı.
68 hareketine giden süreç, Türkiye’de Batı’dakinden farklı şekilde devrimci kimliği, anti-emperyalist ve anti-faşist özellikleri geliştiren bir niteliğe sahipti. Gençliğin ve işçilerin yan yana durduğu en etkili gösterilerden biri de 1968 yılında gerçekleşen 6. Filo gösterileri olmuştu. NATO karşıtı kampanyanın parçası olan 6. Filo gösterileri, emperyalizme duyulan öfkenin işçi sınıfı içinde geliştiğini gösteren önemli bir protestoydu.
DİSK’in kurulması, ani ve kısa süreli bir kırılmadan öte; uzun ve birikmiş sorunların yarattığı bir gelişmeydi. O yıllarda sınıf mücadelesi veren güçlerin ve sendikaların kusursuz olmadığı birçok kaynakta anlatılıyor. Politik güçler arasındaki ayrışma ve grupçu eğilimler o yıllarda maalesef işçi sınıfı mücadelesini zayıflatacak şekilde etkindi. Bu durumun DİSK’e yansıdığı da belirtiliyor.
Egemenler ilk olarak Adalet Partisi aracılığıyla, 1317 sayılı bir yasa ile DİSK’i tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Yasaya göre bir sendikanın Türkiye çapında örgütlenebilmesi için, örgütleneceği iş kolundaki işçilerin üçte birini kendi bünyesine alması gerekiyordu. 12 Eylül koşullarında bile sendikaların önündeki bu baraj yüzde 10’du.
Sınıf hareketi egemenleri ürkütürken, işçilere karşı saldırganlığı da artırmıştı.
Tüm sendikal gücü Türk-İş elinde toplamaya dönük çeşitli adımlar sürekli tekrarlandı. Türk-İş, sermayenin dayanağı olarak işçi sınıfını kontrol edecek bir güç olarak destekleniyor ve öne çıkartılıyordu.
O yıllarda DİSK; Türk-İş’in emperyalist kurumlardan ve sermaye güçlerinden aldığı fonları kamuoyu ile paylaşıyor ve bu ilişkileri işçi sınıfına ihanet olarak anlatıyordu. Bu konuda kampanyalar yürütüyordu.
İşçilere karşı saldırganlığın önündeki direnç güçlüydü. Emekçiler örgütlüydü.
DİSK’i ve mücadeleci sendikaları işçiler arasından söküp atmayı amaçlayan yasal düzenleme daha sonra yeniden meclise getirildiğinde, CHP milletvekili seçilmiş olan Abdullah Baştürk öneriyi getirenler arasında yer aldı. Abdullah Baştürk, 1962’de kurulan Genel-İş Sendikası’nın beş dönem üst üste genel başkanlığını yapmıştı. Genel-İş Sendikası’nın DİSK’e katılmasının dördüncü ayında ise DİSK içindeki grupçuluğun da etkisiyle Kemal Türkler’in tasfiye edilmesiyle DİSK’in yeni genel başkanı oldu.
O dönem 130 bin üyeye sahip Genel-İş, anlayış olarak DİSK içinde önemli bir güç haline gelmişti.
Devrimci mücadelenin ve toplumsal muhalefetin etkisiyle DİSK mücadeleci çizgisini sürdürse de, 12 Eylül’ün ardından günümüzdeki kötü haline evirildi.
Abdullah Baştürk; işçi sınıfı egemenliğini reddeden, 61 Anayasası’nı sosyalizmden daha ileri gören, demokrasiyi Batılılaşma olarak ifade eden bir çizgiyi savunuyordu.
Söz konusu yasal düzenlemeler, daha sonra 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılacak olan değişikliklerle yeniden gündeme getirildi. DİSK’in ortadan kaldırılmasını amaçlayan bu düzenlemeye karşı, önce 17 Haziran 1970 tarihinde büyük bir miting düzenleme kararıyla valiliğe başvuru yapıldı fakat başvuru reddedildi.
İşçiler tabanda birikmiş bir kaynak gibi adeta taşarak inisiyatif aldılar ve 15 Haziran 1970 tarihinde sokaklara döküldüler. Daha önce gerçekleştirilen fabrika direniş ve işgalleri esnasında da işçiler inisiyatif alarak sendikalarını aşan bir tutumla mücadele etmişlerdi.
15-16 Haziran’a gelen süreçte işçiler “Anayasal Direniş Komiteleri” kurmuş ve psikolojik olarak hazır hale gelmişlerdi. İşçiler bu tarihi direnişe öncülük etmeye hazırdı. Bu direnişe Türk-İş üyesi işçilerin katılımı da çok yüksekti. Paylaşılan bilgilerde, Türk-İş’in örgütlü olduğu 168 iş yerinden 121’inin 15-16 Haziran direnişine dahil olduğu belirtiliyor.
15-16 Haziran direnişi üzerine çok şey yazıldı ve anlatıldı. Her zaman gururla anıldı.
Türkiye işçi sınıfının en büyük direnişi olan bu şanlı direniş, emekçilere güç verecek bir birikim olarak her zaman hafızalarda yer alacaktır.
Günümüzde işçi sınıfı mücadelesinin ekonomik temel dışına taşarak sınıfsal bir mücadeleye dönüşmesinin yolu, solun kendi içinde bir güç olmasından ve emek hareketinin kitlesel hale gelebilmesinden geçiyor.
Emekçilerin talepleri kitlesel bir şekilde sahiplenildiğinde; tıpkı 15-16 Haziran direnişinde olduğu gibi, aynı sorunları yaşayan yüz binlerce emekçiyi etkileyerek bir sınıf tutumunun ve kolektif bir gücün ortaya çıkması mümkündür.
Bugün sınıf hareketinin en önemli sorununu “işçi sınıfına öncülük edecek bir gücün eksikliği” olarak görüyor olmak, sorgulanmaya ihtiyaç duyulan bir görüştür. Grupçuluk yaklaşımı, genellikle sınıfa öncülük edecek gücün bu iddiayı ortaya atan grup tarafından gerçekleştirileceğini savunuyor.
Oysa mücadeleci güçleri dayanışmacı temelde birleştirebilecek ve birlikte mücadele edebilecek bir anlayışın, kültürün geliştirilmesi büyük önem taşıyor. Bugün sınıf hareketinin en önemli sorunu grup temelinde ona rehberlik edecek bir gücün yokluğu değil, emek hareketlerini bir araya getirebilecek bir davranış ve yaklaşımın eksikliğidir.
Bu anlayışın ve kültürün ısrarcı biçimde geliştirilmesi için ise gerçek öncü çabalara ihtiyaç var.
15-16 Haziran direnişi işçi sınıfına ve ezilen insanlara ilham vermeye devam ediyor.






















