Suriye’den Türkiye’ye Halkların Ortak Direniş Hattı

0
64

Odak Dergisi

Suriye’de Kürtlerin HTŞ iktidarına entegrasyonu ile Türkiye’de yürütülen “Terörsüz Türkiye” sürecinin aynı bölgesel denklem içinde ilerlediğini görüyoruz. Her iki durumda da ulusal demokratik hakları için mücadele eden Kürt halkının, emperyalist güçlerin bölgesel planları ve çıkarları doğrultusunda mevcut düzene entegre edilmesi önem kazanıyor.

Bu denklemin Suriye ayağında; Kamışlı, Haseke, Amude ve Kobane gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu merkezlerde patlak veren kitlesel protestolar ve Kürt halkının artan kaygıları, sürecin ne denli kırılgan ve tehlikeli bir yolda ilerlediğini gösteriyor. Suriye Kürtlerinin sokağa taşan öfkesi, aslında egemenlerin yazdığı senaryolara ve emperyalist güvencelere duyulan güvensizliğin en somut dışavurumudur. Sokakları dolduran binlerce insan, yalnızca bir idari değişikliğe değil, kendi geleceklerinin küresel pazarlık masalarında bozuk para gibi harcanmasına isyan etmektedir.

Data önce de değindiğimiz bu süreçten ders çıkarmamız gerekiyor. Türkiye’de bir yılı aşkın süredir devam eden “Terörsüz Türkiye” sürecinin kamuoyu önünde görülen en somut adımı, kapsamı ve sonuçları konusunda ciddi soru işaretleri barındıran “Çerçeve Yasa” oldu. Bunun dışında, kapalı kapılar ardında hangi pazarlıkların ve anlaşmaların yapıldığını ise yalnızca sürecin doğrudan muhatapları biliyor.

Süreç, en genel haliyle PKK’nin silah bırakması ve “şiddete bulaşmamış” üyelerin hukuki düzenlemeler yoluyla “topluma yeniden kazandırılması” olarak özetlenebilir. Yaşanan süreç, Kürt ulusal hareketi çevrelerinin iddia ettiği gibi demokrasiye ve özgürlüğe mi yol açıyor?

Geçtiğimiz hafta Öcalan’ın gündeme getirdiği tarihsel referanslar içerisinde yer alan Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisî ilişkisi ve Çaldıran, 53 Alevi aydınının bildirisi ve buna DEM cephesinden verilen yanıt, bu konudaki endişeleri artırmış bulunuyor. Sürece bakarken şu soruyla karşı karşıyayız: Nasıl bir Türkiye ve nasıl bir bölge hedefleniyor; bu “Yeni Düzen” hangi tarihsel ve siyasal zeminde şekillenecek?

1514’ten Günümüze Sömürgeci Romantizm: “Çaldıran İttifakı” Neyin Üzerini Örtüyor?

Çaldıran’ı 1514’te Osmanlı ile Safevîler arasında yaşanan bir savaş olarak ele almak, bugünkü tartışmayı anlamak için hiçbir şey sağlamayacaktır. Bilindiği gibi, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı ile çeşitli yerel Kürt egemenleri arasında gelişen ilişkilerde İdris-i Bitlisî önemli bir liderlik rolü üstlenmiş, Çaldıran sonrasında bir çok beyliğin Osmanlı egemenliğini kabul etmesinde etkili olmuştur. Bu tarihsel ilişki, bugün Türk-Kürt ortaklığının geçmişteki örneklerinden biri olarak yeniden gündeme getirilmektedir.

Fakat aynı tarih, Alevi/Kızılbaş hafızasında bambaşka bir anlam taşır. Çaldıran, yalnızca Osmanlı-Safevî mücadelesinin değil, Kızılbaş topluluklarına yönelik katliamların ve ağır baskıların da tarihsel bağlamıdır. Dolayısıyla bir kesim için “Türk-Kürt ittifakının örneği” olarak görülen aynı tarih, başka bir kesim için travmalarla yüklüdür.

Örneğin İdris-i Bitlisî’nin anlatısında, Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi öncesinde Şah İsmail’e sempati duyan, çoğu Türkmen Kızılbaşların tespit edilmesinin emredildiği; defterlere yazılanların sayısının 40.000’e ulaştığı ve ardından katliamların gerçekleştiği aktarılıyor. Sayı abartılmış olsa bile, bu dönemde çok büyük katliamların ve sürgünlerin yaşandığı açıktır.

Halkımızın zihninde, Müslüman olmayan toplulukların Anadolu’da katledilip arazilerine el konulmasında Çaldıran’daki ittifakın nasıl bir rol oynadığı da biliniyor. Milliyetçi Kürt egemenlerinin Suriye’de ve bölgemizde ABD emperyalizminin yürüttüğü saldırının yedeği durumuna düşmüş olması da ortada. Bütün bunlar, Kürt ulusalcılarının kendi hedefleri doğrultusunda en kötü güçlerle ittifak yapma geleneğini sahiplenmeye eğilimli olduğu yolundaki kaygıları artıyor.

Bugün Suriye sahasında, özellikle Kamışlı ve Haseke sokaklarında Kürt halkının sokağa dökülerek verdiği tepki, tam da bu “vekâlet ve ittifak” siyasetinin duvara toslamasının bir sonucudur. Yıllarca Washington’ın askeri ve siyasi vaatlerine güvenerek bölgede pozisyon alan örgütler, emperyalizmin yeni konjonktürde HTŞ gibi gerici unsurları sisteme entegre etme ve haritayı yeniden çizme hamleleri karşısında Kürt halkını derin bir güvenliksizlikle baş başa bırakmıştır.

Öcalan’ın 1992 yılından bu yana her fırsatta Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisî ittifakının güncellenmesini dile getirdiği ve bunun ABD-İsrail’in bölge planlarıyla uyumlu bir biçimde İran’a karşı bir hat olarak kastedildiği bilinmektedir. Ancak Kamışlı’dan yükselen son protestolar, emperyalist başkentlerin icazetiyle kurulan bu gerici ittifak modellerinin, günün sonunda en çok Kürt halkının kendisine zarar verdiğini ve arkasında derin kaygılar bıraktığını bir kez daha kanıtlamıştır. Bugün emperyalizmin, AKP iktidarının ve bölge gericiliğinin kutsadığı HTŞ gericiliğinin yakın geçmişinde Alevi ve Yezidi katliamları ile Kürtlere yönelik kanlı saldırılar vardır.

Buradan daha temel bir soru çıkıyor: Türklerin, Kürtlerin ve bölge halklarının ortak geleceğini kurmak için böyle insanlık dışı ittifaklara ve emperyalist garantörlere ihtiyaç var mı?

Sınırların Ötesinde Aynı Tahammülsüzlük: Eleştiri Meşru, Susturma Girişimleri Nafiledir!

Kürt ulusal hareketi liderlerinin azarladığı 53 Alevi aydınının yayımladığı bildiri, barış ve demokratik çözüm arayışına karşı çıkmaktan ziyade, sürecin hangi tarihsel ve siyasal referanslar üzerinden yürütüldüğüne itiraz ediyordu. Yavuz Sultan Selim–İdris-i Bitlisî ittifakının romantikleştirilmesini ve bugünkü toplumsal bütünleşmenin tarihsel modeli hâline getirilmesini kabul etmediklerini ortaya koydular. Bir toplum kesiminin hafızasında katliam, zulüm ve dışlanmayla yer etmiş bir dönemin, başka bir toplum açısından “birlik” sembolü olarak sunulması doğal olarak endişe yaratır.

Bizim ortak tarihimiz, esas olarak padişahların, emirlerin ve devletlerin tarihi değil; Anadolu isyanlarının, Pir Sultan’ın, Şeyh Bedreddin’in, Kuvâ-yi Milliye’nin, işçi sınıfının, köylü direnişlerinin ve emperyalizme karşı verilen mücadelelerin tarihidir. Türk ve Kürt halklarının ortak tarihini arıyorsak, onu devletler arasındaki pazarlıklarda veya emperyalistlerin çizdiği sınırlarda değil, halkların birlikte verdiği mücadelelerde aramalıyız.

Tuncer Bakırhan ve Cemil Bayık gibi Öcalan’a yakın liderler, “Alevi aydınları” bildirisine dahi tahammülsüzce karşılık verdiler. Tuncer Bakırhan, gayet ılımlı eleştirilerin sahiplerini “Sokaktan getirip milletvekili yaptıklarımız” diye aşağılarken, Cemil Bayık “Süreç karşıtlarının yaptığı bir provokasyondur” dedi. Barış ve toplumsal bütünleşme iddiasındaki bir süreçte eleştirilerin “sabotaj” olarak görülmesi, sınırın her iki yanında da “Bu süreçte kim konuşabilecek, kim itiraz edebilecek?” sorusunun yakıcılığını korumaktadır.

Sürecin kararlaştırıldığı masanın dışında kalanların susturulduğu bir süreç, barış süreci olamaz. Gerçek bir toplumsal barış, yalnızca farklı tarafların masaya oturmasıyla değil, masanın dışında kalanların ve sokağın sesinin de özgürce konuşabilmesiyle mümkündür.

İstikrar İllüzyonuna Karşı Gerçek Özgürlük: Nasıl Bir Düzende Yaşayacağız?

Bugün düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüklerine; muhalif siyaset yapmanın, grevdeki işçilerle dayanışmanın, mizahın ve iktidarı eleştirmenin bedeline baktığımızda, barış ve kardeşlik rüzgârının tam tersinin estiğini görüyoruz.

Çünkü çok açık ki “terörsüz bir Türkiye” veya Suriye’de emperyalizmin gözetiminde sağlanan istikrar illüzyonu ile özgür, adil ve demokratik bir yaşam aynı şey değildir. Emekçilerin sefalet koşullarına mahkûm edildiği, ülke kaynaklarının bir avuç sömürücünün yağma ve talanına sunulduğu, insanların düşünceleri nedeniyle cezalandırıldığı, muhalefetin baskı gördüğü, örgütlenme ve grev haklarının ağır biçimde baskılandığı bir düzende; Suriye tarafında ise halkın kaygılarını görmezden gelerek küresel güçlerin icazetine mahkûm bir tutum takınıldığında, yalnızca silahların geçici olarak susması adil bir barış anlamına gelmez. Asıl sorun, nasıl bir düzen içerisinde yaşayacağımız ve barışın bölgemize ne getireceğidir.

Emperyalizmin Himayesinde Adalet Olmaz: Çözüm Washington’da Değil, Halkların Ortak İradesindedir

Kürt halkının ulusal demokratik haklarının hangi zeminde tanınacağı, bu sorunun çözümünde belirleyicidir. Kürt halkının haklı taleplerini Washington’ın, Brüksel’in, NATO’nun ya da başka emperyalist merkezlerin bölgesel hesaplarına bağlamak, halkların özgürlük mücadelesini başka güçlerin çıkarlarına bağımlı hâle getirmek olur.

Emperyalizm, halklara özgürlük dağıtan bir güç değildir. Kendi çıkarları doğrultusunda haklı talepleri kullanabilir, yönlendirebilir ve işi bittiğinde bir kenara bırakabilir. Suriye’de Kürtlerin bugün sokağa dökülerek sergilediği o büyük endişe ve protestolar, bu tarihsel gerçeğin sarsıcı birer uyarısıdır. Kürt halkının özgürlük, eşitlik ve adalet talebi, ancak ve ancak emperyalizme teslim edilmeden, bölge halklarının ortak iradesi ve dayanışmasıyla savunulabilir.

Çözümü saraylarda, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarda, emperyalist başkentlerin bölgesel hesaplarında veya devlet ile Kürt ulusal hareketi arasındaki dar müzakerelerde aramak yerine, halkların ortak iradesinde aramak zorundayız.

Türkiye solunun tarihsel sorumluluğu da tam bu kırılma noktasında ortaya çıkıyor. Türkiye solu; hiçbir egemen gücün, sermaye grubunun, devlet kurumunun veya emperyalist merkezin yedek gücü olmamalıdır. Solun görevi, başka merkezlerin politikalarını Türkiye’de ve bölgede tercüme etmek değil, kendi bağımsız siyasal hattını tavizsizce inşa etmektir.

Bu hattın iki temel, sarsılmaz ayağı vardır: Halkların kardeşliği ve anti-emperyalizm.

Türk ve Kürt halklarının eşitliği ile Türkiye’nin ve bölge halklarının emperyalizmden bağımsızlığı birbirinin karşıtı değil; birbirinin yegâne tamamlayıcısı, can damarıdır. Gerçek ve kalıcı bir barış, ancak sömürgeci planlara ve yerli işbirlikçilerine karşı mücadelede örülecek bu ortak direniş hattıyla mümkündür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.