ABD’nin Venezuela saldırısı ve Latin Amerika

0
305

İnan Kaloğulları

ABD dün gece Venezuela’ya bomba yağdırarak ülkenin ana askeri tesisini, Savunma Bakanlığı Karargâhı’nı ve bazı stratejik hava üslerini vurdu. Bombalanan yerler arasından halkın yaşadığı bölgeler de bulunuyor.

Uzun yıllardır Venezuela’yı kuşatan, ekonomik olarak yıpratan ve muhalefeti fonlayarak bir rejim değişikliğinin yollarını bulmaya çalışan ABD emperyalizmi barbarlıktan aldığı güçle pençesini geçirdiği Kıta Amerika’sını hiç rahat bırakmadı.

Dün yapılan bombalamanın ardından Cumhurbaşkanı Maduro bir kararname yayınlayarak ABD saldırılarına karşı tüm ülkeyi seferber olmaya çağırdı ve saldırılar karşısında Venezuela’yı savunacaklarını ilan etti. ABD emperyalizmi güç gösterisinde bulunarak Venezuela’nın Bolivarcı Cumhurbaşkanı Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırdığını hızlıca dünyaya servis etti.

ABD’nin Venezuela’ya karşı saldırganlığı çok eskilere dayanıyor. Hugo Chavez’in ortaya çıkmasıyla Venezuela’da Bolivarcı politikalar sayesinde halk nefes almaya başlayınca Chavez’e karşı sevgi giderek büyüdü. Yurtsever kişiliği nedeniyle Chavez ölene kadar girdiği tüm seçimleri yüksek oylarla kazandı. ABD ile olan sömürgeci ilişkileri ise adım adım kesti ve Venezuela Latin Amerika ülkeleri ile dayanışma içinde olan, bağımsızlığını savunan bir ülkeye dönüştü. Chavez 2002 yılında darbe ile alaşağı edilmek istendiğinde işin başında yine ABD emperyalizmi vardı. Halk darbeye izin vermedi ve rehin aldıkları Chavez’i 47 saat sonra serbest bırakmak zorunda kaldılar.

Chavez’in 2013 yılındaki acı kaybının ardından Venezuela’daki iktidar çeşitli zorluklar yaşasa da varlığını günümüze kadar korudu. ABD’nin kirli elleri ise hep ülkenin üstünde oldu. Sabotajlar, iç karışıklık, ekonomik terör ve darbe planları en çok başvurulan yöntemler oldu. Şuan ise Venezuela’ya bombalar yağdırıyorlar.

ABD’nin Venezuela’da ilk planının içeride çözülme yaratarak Maduro’nun alaşağı edilmesi ve ekonomik sorunlardan güç alarak bölünme yaratıp rejimi değiştirme amacı olduğu biliniyordu. Maduro bu nedenle çete lideri ilan edilmişti. Diğer yandan ise askeri ve politik hedeflere saldırılar düzenleyerek yıpratıcı bir yol izlenebileceği ve şuan sürdürülen saldırganlığın daha da artırılacağı öngörülmüştü.

İktidar olduğu süre boyunca Maduro’nun halk desteği Chavez kadar büyük olmadı fakat şuan saldırganlık karşısında yöneticilerin göstereceği kararlı duruş Venezuela halkının direnme potansiyelini arttıracaktır. ABD tehditleri devam ederken yakın zamanda 8 milyon Venezuelalının milis örgütlere kaydolduğu biliniyor. Bolivarcı Ulusal Milisler olarak belirtilen bu güçler 2002 yılında Chavez’e karşı yapılan darbeyi bozguna uğratan ve o tarihte ortaya çıkan önemli bir güç olarak tanınıyor.

Trump’ın yakın zamanda imzaladığı Latin Amerika’da uyuşturucuya müdahale etme kararnamesi bölgede saldırganlığın artacağını gösteren gelişmelerden bir olmuştu. ABD’nin uzun süre kullandığı “diktatörlüklere son vereceğiz” yalanı şimdi “narkoteröre son vereceğiz” şeklinde sürdürülüyor. Uyuşturucunun en kirli yüzü olan ABD emperyalizmi, Venezuela’yı ve Kolombiya’yı Latin Amerika’da uyuşturucunun ana güzergâhı olarak ilan etti.

ABD son yayınladığı güvenlik belgesinde çıkarlarına engel gördüğü ülkeleri ve bölgeleri sistematik olarak istikrarsızlaştıracağını, küresel düzeydeki planlarından ise vazgeçmeden Batı Yarımküre‘ye öncelik vereceğini ilan etti. Bu belge Latin Amerika ve Karayipler’de ABD saldırganlığının daha da artacağını gösteren bir belge oldu.

ABD, Venezuela’da başarılı olursa ülkenin doğal kaynaklarına el koymanın yanında özellikle ALBA ve CELAC’ın kurucu üyesi olarak Venezuela’nın sahip olduğu bağları ve bu topluluklar içindeki ilişkileri de ortadan kaldırmaya çalışacaktır. ALBA Hugo Cahavez ve Fidel Kastro önderliğinde yaklaşık 11 ülkeyi içine alan, anti-emperyalizmi savunan ve Bolivarcı çizgiye sahip ülkeler birliğidir. CELAC ise 32 ülkeden oluşan ve yine Fidel Kastro ve Hugo Chavez öncülüğünde kurulan, ilk toplantısını Venezuela’da yapan ülkeler birliğidir.

Bu birliklerin içinde ve dışında yer alan birçok ülke şuan Venezuela’ya yapılan saldırının karşısında duruyor. Yakın zamanda çok sayıda ülke ortak bir açıklama yayınlayarak ABD’nin yapacağı saldırganlığa karşı çıkmıştı.

ABD’nin kanlı Monroe Doktrini 1823 yılında ABD egemenliğini temel alan bir doktrin olarak ortaya çıktı. ABD’nin kıta ülkelerini “Amerika Amerikalılarındır” yalanıyla bağımsız davranmasını engelleyecek şekilde kendi sömürgesi olarak görmesine dayanıyor. Bu coğrafya yıllar içinde ABD’nin her türlü kirli işleri çevirdiği, kan ve gözyaşının aktığı bir bölge haline getirildi. Darbeler, ekonomik kuşatmalar, suikastlar ABD’nin en çok başvurduğu yöntemleri oldu.

Nikaragua, Küba, Dominik Cumhuriyeti, Grenada, Guatemala, Haiti, Panama, Bolivya, Brezilya, Şili, Arjantin, El Salvador, Guyana, Honduras gibi ülkelerde ABD tarafından sayısız darbeler gerçekleşti ve buralar rejim değişikliğine uğradı.

Trump yönetiminin gündeme getirdiği yeni Monroe Doktrini eski halinden farklı özellikler taşıyor. Açıklanan bu belgede ABD’nin küresel gücünü korumakta zorlandığı belirtilirken, bölgesel gücünü korumak için Latin Amerika ülkelerinin üzerine daha yıkıcı şekilde gideceğinin altı çizilmişti.

Çin’in Latin Amerika ülkeleri ve Karayip ülkeleri ile ilişkileri giderek büyüyor. Paylaşılan verilere göre Çin’in Güney Amerika ülkeleri ile ticari ilişkileri ABD’yi geride bırakmış durumda. Latin Amerika ülkeleri arasında ise Çin, ABD’den sonra ticari açıdan ikinci ülke haline gelmiş bulunuyor. Çin, kıta üzerinde 250’den fazla proje gerçekleştirdi ve 160 milyar dolara yakın yatırım yaptı.

Çin’in Latin Amerika ve Karayip Devletleri Topluluğu ile (CELAC) ticari ilişkileri 2000 yılında 12 milyar dolarken 2024 yılında 515 milyar dolara çıktı. Bu oranın büyük kısmını BRICS üyesi olan Brezilya ile yaptı. Yine Çin bu ticari ilişkilerini büyütmek için yakın zamanda Peru’da 1.3 milyar dolarlık yatırımla yeni bir liman inşa etti. Bilindiği gibi dünya ticaretinin yaklaşık 80-90’lık oranı deniz yolu ile sağlanıyor.

Çin’in gelişimini gören Trump, tehditlerle Panama Kanalını Çin’e kapattırdı. Panama Çin’in Kuşak ve yol Projesi içinde önemli yere sahip bir ticaret alanıydı. Kuşak ve Yol Projesi’ne şuan dahil olan 20 Latin Amerika ve Karayip ülkesi olmak üzere toplam 150 ülke bulunuyor.

ABD günde 20 milyon varile yakın petrol tüketiyor ve bunun yalnızca 13 milyon varilini kendisi üretebiliyor. Geriye kalan açığın büyük kısmını ise Ortadoğu’dan karşılıyor. Venezuela’ya karşı saldırganlığın bir nedenini de bu oluşturuyor. Yağmalamak istedikleri kanlı petrol için “bizim olanı alacağız” diyorlar.

Venezuela günlük yaklaşık bir buçuk milyon petrol üretiyor ve bir milyon varilini Çin’e veriyor. Çin, petrol tüketiminin yaklaşık yarısını dışardan karşılıyor. Venezuela Çin’in bu açığının neredeyse 5 te 1’ini karşılıyor. Venezuela ABD saldırıları karşısında yeterince sahiplenilmese de Çin için önemli bir yere sahiptir.

ABD’nin Çin ticaretine yüksek vergiler uygulayacağı tehditleri yine Çin’in bölgedeki derinleşen etkisine yönelik bir saldırganlık anlamına gelmişti. Fakat ABD’nin Çin’e ve onunla ilişkide olan kıta Amerika’sı ülkelerine karşı tehditleri iki ucu sivri mızrağa benziyor. Bunun en iyi örneği yüksek vergiler tehdidinin ardından ABD’nin attığı geri adım ve Arjantin’in düştüğü durum oldu.

Kendisini Trump’ın ortağı ilan eden Arjantin’in sağcı Devlet Başkanı Javier Milei Çin ile ilişkileri ABD çıkarlarına göre düzenlerken Arjantin’deki enflasyon kısa sürede yüzde 20’lere çıktı ve halkı yıpratan bir süreç yaşadı. Faşist Devlet Başkanı Arjantin’i tıpkı Rusya’ya meydan okuyan ve ekonomisi gerileyen Avrupa ülkelerinin durumuna düşürdü. “Komünistlerle anlaşma yapmayacağız” diyen Milei iktidarını korumak için “pragmatik ilişkiler kuracağız” diyerek Çin ile daha sonra önemli anlaşmalar yapmak zorunda kaldı.

ABD saldırganlığının artması durumunda bölge ülkelerinin Çin ve Rusya ile daha da yakınlaşma ihtimali yüksektir. ABD bölgede tek seçenek değildir. ABD bunu görüyor ve saldırganlığını, ülkeler arası birliği hedef alıyor. Venezuela’ya yapılan saldırı kıtayı parça parça bölmeyi ve ele geçirmeyi amaçlayan daha büyük bir planın parçasını oluşturuyor.

ABD, 650 milyonluk nüfusa sahip, doğal kaynakları ve ulusal zenginlikleri güçlü olan Kıta Amerika’sına karşı kuşatma politikalarını en kirli yöntemleri kullanarak yıllar boyunca sürdürdü. Askeri varlığına dayanarak giriştiği saldırganlık onun egemenliğine değil yüksek ihtimalle güçten düşmesine hizmet edecektir. Bu saldırganlığın ters tepme olasılığı yüksektir.

Dünyaya kan kusturan imparatorluğun uzun vadede çoğu zaman kaybettiğini biliyoruz.

Jose Marti’nin, Bolivar’ın, Che’nin, Chavez’in, Fidel Kastro’nun Amerika Kıtası’nda ABD karşısındaki duruşun büyümesi ve ülkeler arası dayanışmanın güç kazanması düşük olasılık değildir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.