ODAK DERGİSİ
Almanya siyasi, ekonomik ve toplumsal gidiş nedeniyle sarsılıyor. Aşırı sağcı yani faşist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin eyalet seçimlerindeki tarihi başarıları ve bu başarının yarattığı derin kutuplaşma bu sarsıntının çarpıcı dışavurumudur. Özellikle Saksonya-Anhalt ve Thüringen eyalet seçimlerinde AfD’nin açık arayla birinci veya güçlü ikinci parti olarak sandıktan çıkması, Alman siyasetinde çok kötü bir tarihsel dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Bu zafer, ülkenin geleneksel partileri arasında büyük bir panik ve “güvenlik kordonu” (Brandmauer) tartışması yaratmıştır. Faşist eğilimleri apaçık olan unsurların liderliğindeki bir hareketin, sanayileşmiş ve köklü bir eyalette bu denli kitleselleşmesi, göçmen topluluklar ve özellikle sayıca en büyük grubu oluşturan Türkiye kökenliler arasında derin bir endişe kaynağı haline gelmiştir.
AfD Mevcut Sistemin Ürünüdür
AfD, 2013 yılında ilk kurulduğunda açıkça faşist ya da göçmen karşıtı bir çizgide değil, Euro para birimine ve AB’nin mali politikalarına karşı çıkan akademik, muhafazakar bir “profesörler partisi” kimliğindeydi. Ancak 2015 yılındaki mülteci kriziyle birlikte parti içindeki milliyetçi-völkisch (etno-milliyetçi) kanat kontrolü ele geçirmiş ve söylemini tamamen İslam ve göçmen karşıtlığı üzerine kurmuştur. AfD’nin ana güç kaynağı, neoliberal küreselleşmenin getirdiği güvencesizlik, dekarbonizasyon (yeşil dönüşüm) politikalarının yarattığı sanayisizleşme korkusu ve geleneksel partilere duyulan derin güvensizliktir. Sektörel dönüşüm ve neoliberal politikalar nedeniyle yalnız bırakılan işçi sınıfı, yıllar içinde Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Sol Parti (Die Linke) gibi geleneksel adreslerini terk ederek AfD’ye yönelmiştir. Geçmişte sendikalı Alman işçisi solun kalesi iken, bugün AfD Doğu eyaletlerinde işçi sınıfının en çok oy verdiği parti konumuna yükselmiştir. AfD ülkede yaygınlaşan uyuşturucu ve çeteleşmeyi göçmen düşmanlığı temelinde yoğun olarak istismar etmektedir.
Ukrayna savaşıyla birlikte Almanya’nın jeopolitik ve ekonomik krizi daha da derinleşmiştir. Geleneksel Alman partileri (SPD, Yeşiller, FDP ve CDU), transatlantik ittifaka (NATO) tam bir bağlılıkla Rusya’ya karşı sert yaptırımları ve Ukrayna’ya silah yardımını savunurken, ülkede ciddi bir Rusofobi dalgası baş göstermiştir. Ana akım basında Rusya’ya karşı tek sesli, yoğun bir propaganda yürütülmekte, diplomatik çözümü savunan aykırı sesler “Kremlin ajanı” olmakla suçlanarak baskılanmaktadır. Bu dış politikanın ekonomik faturası ise ağır olmuştur: Rusya’dan gelen ucuz enerji akışının kesilmesiyle fırlayan enerji fiyatları, BASF gibi dev kimya ve imalat şirketlerinin işletmelerini kapatmasına veya sermayelerini ABD ile Asya’ya kaçırmasına neden olmuştur. Almanya, yüksek enerji maliyetleri ve bürokrasi yüzünden yapay zeka ve dijital altyapı gibi geleceğin teknolojik gelişmelerinde küresel ölçekte geri kalmaktadır. Bu çöküş, tarihsel olarak kendisini dışlanmış hisseden Doğu Almanya ile Batı Almanya arasındaki sosyo-ekonomik farklılaşmayı ve kopuşu daha da keskinleştirmektedir.
Bu kriz ortamında SPD, Yeşiller ve Die Linke gibi partiler, ABD merkezli küresel sermayenin ve NATO politikalarının tam bir teslimiyetçisi olmakla eleştirilmektedir. Almanya solunda tarihsel bir ur gibi duran ve kendisini “anti-faşist” olarak tanımlayıp İsrail devletinin her politikasını ve ABD emperyalizmini kayıtsız şartsız destekleyen Anti-Deutsch (Alman Karşıtı) akımı, solun militarizm ve küresel sermaye karşısında tamamen felç olmasına yol açmıştır. Otonom sol gruplar ve Antifa (Anti-Faşist Eylem) ağları da bu Anti-Deutsch akımının ağır etkisindedir. Küresel sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını karşılamak üzere kurguladığı göç planları, halk tabanında altyapı yetersizliği ve barınma krizi olarak karşılık bulurken; sosyal demokrasi ve yeşiller, bu kötü hayat koşullarının sınıfsal ve sistemsel sorumluluğunu gizleyerek faturayı Müslüman göçmenlerin üzerine yıkan yabancı düşmanı söylemlere alan açmaktadır. Geleneksel sol, işçi sınıfının reel ücret kayıpları ve güvencesizlik sorunlarıyla ilgilenmek yerine kimlik siyasetine sıkışarak geniş halk kitlelerine yabancılaşmıştır. Pratikte ise özellikle “AfD’nin savunduğu politikaları savunamayız anlayışı“, solun işçi sınıfının ve geniş halk kitlelerinin gerçek sorunlarına yabancılaşmasını daha da derinleştirmiştir.
Benzer bir istismar süreci Korona krizi döneminde de yaşandı. Küresel sermayenin pandemiyi dijitalleşme dayatması, kapanmalar ve aşı tekelleri üzerinden servet yoğunlaşması için kullandığı iddiaları karşısında sol partiler devlet otoritesinin ve kısıtlamaların en sert savunucusu oldular. Buna karşın AfD, özgürlüklerin savunucusu rolünü üstlenerek pandeminin yarattığı toplumsal öfkeyi arkasına almayı başardı. Nitekim Korona krizi, Almanya’daki gelir dağılımını dramatik şekilde bozmuş, orta sınıfı eritirken devasa bir servet eşitsizliği yaratmıştır. Ekonomik güvencesizlikle birlikte Alman halkı, ulusal egemenliği kısıtlayan, bütçe kısıtlamaları dayatan ve parası sürekli olarak diğer ülkelerin kurtarma paketlerine harcanan AB kurumlarına karşı giderek daha fazla cephe aldı.
Bu gidişata sol bir alternatif üretmek isteyen Sahra Wagenknecht ve Oskar Lafontaine, Die Linke’den ayrılarak BSW (Sahra Wagenknecht İttifakı) partisini kurdular. Sınıfsal konularda sol-kamucu, anti-militarist ve dış politikada barışçıl; ancak göç ve kültürel konularda daha kontrollü bir çizgiyi savunarak AfD’ye giden işçi oylarını geri almayı hedeflediler. Ancak sistem ve ana akım medya, bu hareketi “popülist” ve “Rusçu” ilan ederek marjinalleştirmeye çalıştı; seçimlerde ise küresel finans odaklarının desteğini alan yerleşik nizam partileri karşısında, medyanın yoğun manipülasyonu ve uygulanan baraj/algı operasyonları nedeniyle bu sol çıkışın geniş kitlelere etkili bir şekilde ulaşması engellendi. (Bu arada BSW’nin Saksonya-Anhalt’ta eyalet başkanlığı için AfD adayını destekleyebileceğini açıklaması demokratik muhalefet saflarında tereddüt yaratmıştır).
Göçmenler
Almanya’da yabancı düşmanlığına karşı yürütülen mücadelede, şaşırtıcı bir biçimde göçmen kökenliler, yerli Alman sol örgütlerin gerisinde kalmaktadır. AfD’nin ilerleyişi tüm göçmenleri hedef alsa da, göçmen toplumu homojen değildir. Güvencesiz çalışan, düşük gelirli göçmen işçiler doğrudan ırkçı şiddet ve ayrımcılık riskiyle yüzleşirken; sermaye sahibi zengin göçmenler ekonomik güçleri sayesinde bu baskıyı daha az hissetmektedir. Kadın göçmenler, özellikle başörtüsü takan Müslüman kadınlar, sokakta ve iş hayatında ırkçı saldırıların ilk hedefi olurken, erkek göçmenler suçlulaştırma politikalarıyla kriminalize edilmektedir. Yaş grupları bazında bakıldığında, Almanya’da doğup büyüyen genç kuşaklar hak arama konusunda daha bilinçli görünse de, güvencesiz gelecek kaygısı nedeniyle apolitikleşme eğilimindedir; yaşlı kuşaklar ise gettolaşmış alanlarda içe kapanmayı tercih etmektedir.
Türkiye kökenli göçmenler de bu süreci büyük bir kaygı, ancak beraberinde getirdiği ciddi bir siyasal pasiflikle karşılamaktadır. Almanya’daki Türkiye kökenliler, ırkçılık karşıtı kitlesel gösterilere örgütlü bir sınıfsal bilinçle ve kitlesel olarak katılmaktan ziyade, bireysel veya dar dernek çevrelerinde kalmaktadırlar. Oy kullanma eğilimlerinde ise ilginç bir yarılma mevcuttur: Almanya’daki seçimlerde geleneksel olarak sosyal hakları koruduğu için SPD veya Sol Parti’ye oy veren Türkiye kökenli işçiler, Türkiye’deki seçimlerde ise tam tersine dinci ve şovenist partileri desteklemektedir. Bu durum, tutarlı bir anti-faşist bilincin gelişmesini engellemektedir. Kadınlar toplumsal alanda dışlanma korkusuyla daha tedirgin bir bekleyiş içindeyken, erkekler kahvehaneler ve dini cemaat ağları üzerinden süreci okumaya çalışmaktadır.
Yabancı düşmanlığı olgusu, ne yazık ki bizzat göçmenlerin ve Türkiye kökenlilerin kendi içlerinde de yeniden üretilmektedir. Yerleşik, görece ekonomik refaha ulaşmış orta sınıf Türkiye kökenliler, ülkeye yeni gelen Suriyeli, Afgan veya Ukraynalı mültecilere karşı en az yerli Alman ırkçıları kadar dışlayıcı ve yabancı düşmanı bir dil kullanabilmektedir. Sınıfsal olarak yukarı tırmanan göçmenler, yeni gelenleri kendi sosyal yardımlarına, düzenlerine ve güvenliklerine bir tehdit olarak görmekte; kadınlar kültürel uyumsuzluk iddialarıyla yeni göçmen gruplarını eleştirmekte, yaşlı kuşaklar ise “biz çok çalıştık, bunlar hazıra konuyor” anlatısıyla ırkçı argümanları meşrulaştırmaktadır. Genç kuşaklar arasında dahi, yeni gelen mültecilerle okullarda ve sokaklarda yaşanan getto rekabeti ırkçı önyargıları beslemektedir.
Çözüm Önerileri
Almanya’yı karanlık bir geleceğe sürükleyen bu faşist yükselişi durdurmak ve göçmen toplulukların içine düştüğü siyasal etkisizliği kırmak amacıyla aşağıdaki yaklaşımları önemli görüyoruz:
Göçmen kitleler emekçisiyle, kadınıyla, genciyle Almanya’daki anti-faşist mücadeleye katılmalıdır. Göçmen kökenli işçiler, Alman kökenli işçilerle birlikte “militarizme değil sosyal refaha bütçe” talebi doğrultusunda sendikal mücadele içinde birleşmelidir. Göçmen dernekleri içine kapanık çalışmalara son vererek Almanya’nın sorunlarını esas alan aktif çalışmalar yapmalıdır.
Sendikalarda ve demokratik kitle örgütlerinde anti-faşist mücadele dar kimlik siyasetinden kurtarılmalı ve sınıfsal temelde yürütülmelidir. Bu anlamda eriyen ücretler, yüksek kiralar, güvencesizlik bütün halk kesimlerinin ortak sorunudur. Kamusal konut yatırımları, ücretsiz sağlık ve eğitim, ortak taleplerdir.
Anti-faşist mücadele mutlaka anti-emperyalist mücadeleyle birleştirilmelidir. Almanya solu içindeki Ukrayna ile dayanışma adı altında yürütülen Rus düşmanı ve savaş kışkırtıcısı sosyal-emperyalizme karşı mücadele edilmelidir.
Yerleşik göçmenlerin yeni gelen mültecilere yönelik ürettiği yabancı düşmanlığıyla mücadele edilmelidir. Göçmen toplumu içindeki kuşaklararası ve sınıfsal yarılmaları kapatmak amacıyla, mahalle düzeyinde ortak yaşam och dayanışma ağları kurulabilir.
Özellikle göçmen gençlik arasında yaygınlaşan uyuşturucu ve çeteleşmeye karşı, gençler ve aileler arasında dayanışmacı çalışmalar yapılmalıdır. Böylece hem gençliğin enerjisi boşa harcanmayacak hem de faşizm önemli enstrümanlarından birinden, yani bir istismar aracından mahrum kalacaktır.
Bugün Almanya’da AfD’nin temsil ettiği faşist yükselişe karşı direnç gösteren ve mücadele etmek isteyen güçler; başta anti-emperyalist sosyalistler olmak üzere sendikaların taban örgütlenmeleri, otonom sol gruplar, Antifa ağları (otonom sol gruplar ve Antifa ağları içindeki anti-Deutsch etkisine yukarıda işaret ettik), göçmenlerin kurduğu bazı bağımsız demokratik kitle örgütleri ve Sahra Wagenknecht hareketinin içindeki anti-emperyalist unsurlardır. Ancak bu güçlerin, küresel sermayenin liberal kuşatması ve ana akım medyanın manipülasyonu altında parçalanmış yapısı, faşizme karşı topyekün ve güçlü bir birleşik cephe kurulmasını zorlaştırmaktadır.
Ezilenlerin birbirini düşman belleyip asıl sömürü odaklarına gözünü kapattığı bu gidişe son verilmelidir. Almanya’daki Türkiye kökenli göçmenler ve Alman işçi sınıfı, ya bu yapay bölünmeleri ve ataleti aşarak fabrikalarda, sokaklarda ve sendikalarda ortak bir sınıf cephesi kuracak ya da yükselen faşizmin ateşinde birlikte yanacaktır. Kurtuluş, ırkçı tırmanış karşısında gözlerini kapatmakta ya da süreci tribünden izlemekte değil; Alman işçisiyle göçmen emekçinin kader birliği yaparak faşizmin, kapitalizmin ve emperyalizmin karşısına dikilmesinden geçmektedir.






















