6 Mayıs’tan NATO Zirvesi’ne Anti-Emperyalist Yurtsever Gençliğin Tarihsel Görevi

0
128

Semi Efe Başaran

6 Mayıs 1972, Türkiye devrimci hareketinin hafızasında, yalnızca bir yıldönümü olmanın çok daha ötesinde, büyük bir anlam taşımaktadır. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam sehpasında haykırdıkları “Tam Bağımsız Türkiye” şiarı, o günden bugüne geçen 54 yıllık zaman diliminde güncelliğini yitirmemiş, kuşaklar boyunca büyük bir özlem ifadesi olarak halklarımızın yüreğine yerleşmiştir. Biz Marksistler, her tarihsel dönemeçte, bu şiarın yeniden ele alınması gerektiğinin bilincine varmalıyız. 2013 Gezi ayaklanmasından 19 Mart’a, 19 Mart’tan bugüne gelişen süreç, “Bağımsız Türkiye” şiarının somutlanacağı “yurtseverlik” mücadelesinin hala güncel bir ruh taşıdığını sokaklarda bizlere kanıtlamıştır. 

Bu yazıda 6 Mayıs’ın ruhu ile 19 Mart’ın ardından gelişen gençlik mücadelesi ve 6-7 Temmuz’da gerçekleştirilecek NATO zirvesi arasında bir bağ kurmaya çalışacağız.

Gezi Direnişi de tıpkı 68 kuşağının mücadelede yansıttığı yaratıcılığı devralması bakımından, Türkiye’nin toplumsal muhalefet tarihinde bir “isyan estetiği” olarak anılabilir. Gezi mücadelesi, kitlesellik bakımından da öne çıkmıştır. En büyük handikabı ise kendiliğindenci karakterinden daha çok sosyalist hareket içerisindeki rekabet nedeniyle ortaya çıkan koordinasyonsuzluktur. 

Bu sol içi rekabet anlayışı, giderek eylemlerin sönümlenmesine yol açmış, sokağın muazzam enerjisinin ortak ve somut bir anti-emperyalist programa çevrilmesini engellemiştir. Sönümlenen muhalefet zamanla liberal çevrelerin direnişin içini boşaltmak noktasında harekete geçmesine fırsat oluşturmuş, toplumsal muhalefet bugün “kimlik siyaseti” olarak tanımlanan dar çizginin içine hapsedilmeye çalışılmıştır. Bu evrilişte Batı’nın etkisi ve emperyalist müdahale gözden kaçmamalıdır. 

Tam “bu ülkeden bir şey olmaz” propagandaları her zaman olduğu gibi ayyuka çıkarılmışken -ki biz bu müdahalenin bir “toplum mühendisliği” olduğunu düşünüyoruz; bu etki “Z Kuşağı” tartışmalarında da daha önceden kendisini açıkça göstermektedir- 2025’in 19 Mart’ı, yeniden niteliksel bir sıçramayı temsil etmiştir. Halkın seçme ve seçilme hakkına yönelik yargı-polis darbesi karşısında geliştirdiği refleks, Gezi’nin sokağı terk etmeyen dinamizmini devralmış, yine onu politik ve yurtsever bir zemine oturtmaya çalışmıştır. Bu mücadelede, 68’den bu güne ülkesini ve halkını savunan çizginin sürekliliği rahatlıkla gözlemlenebilir. Bu, egemenlerin, işbirlikçilerin, patron sınıfının gasp ettiği, elimizden zorla aldığı ülkemizi ve değerlerimizi onlardan geri alma mücadelesidir. 19 Mart’ın ruhunda, toplumsal muhalefetin manipüle edilerek sürüklenmeye çalışıldığı “sivil toplumcu” çizginin değil, “devrimci bir yurtseverlik” hattının yeşerebileceği açıktır. Zaten emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin en çok korktuğu şeyin, halkın iradesizleştirilmesi sürecine “yurtsever” bir duyguyla sahip çıktığı da rahatlıkla görülebilir. 

Tüm bu süreç bize, 68’den bugüne, ülkesine, halkına, topraklarına sahip çıkan devrimcilerin, yurtseverliğin ülkemiz için en doğru çizgi olduğunu göstermektedir. Şimdi, solun içinde yıllardır süregelen ve devrimci pratiği zaman zaman felç eden o büyük yanlış anlamayı yeniden tartışmamız gerekmektedir. Uzun yıllardır, özellikle de liberal-sol söylemin ve Batı merkezli “sivil toplum” projelerinin etkisiyle tasfiye edilen anti-emperyalist yurtseverlik kavramının neden adeta bir “günah” olarak gösterildiği, tartışmayı hak etmektedir. Burada emperyalist politikalar ile liberal çizginin ve Kürt ulusal hareketinin kesiştiği yerler görülmelidir. Bu kesişme, “yurt”, “ulus”, “bağımsızlık” gibi kavramları anında “şovenizm” veya “milliyetçilik” yaftasıyla mahkum etmeye çalışmaktadır. 

Türkiye solunun önemli bir kesimi, yıllardır liberalizmin ve Batı merkezli fonlu teorilerin hegemonyası altında, “yurtseverlik” kavramını adeta oligarşiye, egemen güçlere hediye etmiştir. “Ulus”, “bağımsızlık” ve “vatan” gibi kavramlar, sözde sol ama özde liberal çevrelerce “şovenizm” torbasına atılarak itibarsızlaştırılmak istenmiştir. Devrimci grupların çeşitli kesimleri de ne yazık ki bu çizgiden oldukça etkilenmiştir. Ancak Mahir Çayan’ın ifadesiyle yurtseverlik, emperyalizmin işgali altındaki bir ülkede, devrimci mücadeleden ayrılmaz bir parçadır. 

Bu noktada bir ayrımı netleştirmek gerekir: Bu kavramı “şovenizm” yaftasıyla mahkûm etmeye çalışan liberal odakların argümanları, ne yazık ki zamanla bazı sosyalist kurumların literatürüne de sızmıştır. Bu durum, dostane bir eleştiriyi hak etmektedir zira bu kavramları peşinen reddetmek, solun halkın bağrındaki doğal direnç reflekslerinden kopmasına yol açmaktadır. Sosyalist hareketin ülkesine ve halkına yabancılaşması ve Kürt ulusal hareketinin sosyalist hareket üzerindeki etkisi sonucunda ortaya çıkan tablo, Hamza Yalçın’ın “Sosyalist Solda Türkofobi” yazısında rahatlıkla görülebilir. “Solda Türkofobi” kavramsallaştırması, mücadele açısından büyük bir anlam içermektedir. Bu yanlış tutumla hesaplaşmamak, halkımızın, işçilerimizin, emekçilerimizin AKP, MHP eline itilmesine yol açar. 

Yurtseverliğin şovenizm olarak yaftalanması aslında tesadüfi bir şey değildir. Emperyalizm faktörü ile değerlendirilir ise, bu sürecin bir “operasyon” olduğu söylenilebilir. Bu, Batı’nın ve özellikle NATO merkezli operasyonel yapıların içerideki uzantıları eliyle yürüttüğü bir psikolojik harp tekniğidir. Eğer bir devrimci hareketi halkın değerlerinden, vatan toprağının savunulmasından ve bağımsızlık iddiasından koparırsanız, onu sadece “sosyal projeler” yürüten zararsız bir toplama dönüştürürsünüz. 

Peki, biz Marksistler yurtseverliği nasıl anlamalıyız? Bizim için yurtseverlik, Mahir Çayan’ın ifadesiyle, “Proletarya enternasyonalizminin Türkiye topraklarındaki somutlanışı” pozisyonundadır. Mahir Çayan yurtseverlik duygusunu yitirmiş bir devrimciyi, silahını yitirmiş bir ordu ile benzeştirir. Bizim için yurtseverlik, Che Guevara’nın belirttiği “dünyanın neresinde olursa olsun her türlü haksızlığı kendizine yapılmış saymak” duygusunu kendi vatanımıza uygulamak; işbirlikçilere, sömürüye karşı barikatlaşmaktır. 

Odak, bu sorunu sosyalist hareket içerisinde ısrarla tartışma niyetindedir. Türkiye egemenlerinin yaratmaya çalıştığı baskıcı ve tek tipleştirici “milliyetçilik” ile hesaplaşmak ne kadar haklı ve gerekliyse, bu haklılığı anti-emperyalist yurtseverliği tasfiye etmek için kullanmak da o kadar yanlıştır. Bizim savunduğumuz yurtseverlik, bir ırkın diğerine üstünlüğünü değil; halkların eşitliğini esas alır. Halkın kendi toprakları, kendi kaynakları ve kendi iradesi üzerinde tam söz sahibi olmasını koşullar. Egemenlerin Türklerin temsilcisi olmadığını bilir. Bu ülke ve üzerinde tepindikleri, iktidarlarına alet ettikleri değerlerimiz onların değil; işçilerimizin, emekçilerimizin, ezilenlerimizindir. 

6 Mayıs’tan 6-7 Temmuz’a: Emperyalizme karşı direniş

Batı’nın uzun süredir çeşitli sivil toplum örgütleri ve düşünce kuruluşları ile yaptığı fonlamaların örgütlü direniş hafızamızı silmek, deyim yerinde ise mücadelemizi “ehlileştirmek” niyeti ile yaptığını biliyoruz. Öyle ki, kısa bir süre öncesinde kadar Denizlerin, Mahirlerin çizgisinin “Kemalist” olarak ifadelendirilmesi rastlandı değildi. Şimdi ise hem ülkemizde hem de dünyada anti-emperyalist ruhun yükseldiği süreçte, bu sorunun üzerine gitme ve tersine çevirme şansımız daha da artmıştır. Bu, tarihsel bir fırsat ve görev olarak önümüzde durmaktadır. Yurtsever devrimci öznenin emperyalizme karşı birleştirici niteliğinin bilincinde olma zorunluluğunu hissetmeliyiz. 

Liberallerin sol üzerinde kurduğu bu hegemonyayı kırmak, 19 Mart ruhunun temel görevidir. 19 Mart’ta sokağa çıkan gençlik, “biz bu memleketin sahibiyiz” derken bu liberal prangayı parçalayıp atmıştır. Batı’nın önünü açtığı bu “kimliksizleştirme” siyaseti, 19 Mart’ın o sert yurtsever bilinciyle çarptığı duvarda parçalanmıştır. Devrimci hareket, kendi topraklarının kokusunu duymadan, halkının türkülerini söylemeden ve vatanının her karışını emperyalizme karşı savunmadan evrensel bir değer üretemez.

Tüm bu süreç yukarıda ifade ettiğimiz gibi bir süreklilik barındırmaktadır. Önümüzdeki Temmuz ayında gerçekleşecek NATO Zirvesi, sadece bir diplomatik toplantı değil; Ortadoğu’dan Kafkasya’ya kadar uzanan coğrafyada yeni kanlı haritaların çizileceği bir hainler buluşmasıdır. NATO hiçbir zaman olmadığı gibi bugün de yalnızca bir askeri ittifak değil, küresel sermayenin silahlı sopasıdır. İsveç ve Finlandiya’nın katılımıyla genişleyen, Ukrayna üzerinden Avrupa’yı ateşe atan ve Ortadoğu’da istikrarsızlaştırma politikalarını derinleştiren bu yapı, doğrudan Türkiye halkının ve gençliğinin geleceğine kastetmektedir. Yani bugün 6 Mayıs’ta Denizleri anma görevi, ülkemizde ve bölgemizde başta ABD emperyalizmi olmak üzere NATO güçlerine karşı çıkma mücadelesi ile birleşmiştir.

Türkiye, bu zirvede hem bir pazar hem de bir ileri karakol olarak masaya sürülmektedir. NATO’nun Ortadoğu politikaları; parçalanmış devletler, bitmek bilmeyen mezhep savaşları ve mülteci krizleri üzerinden halkları birbirine düşman etmektedir. Bizler, NATO’ya karşı çıkarken blok seçmekten öte halkların bir arada yaşama iradesini savunuyoruz. Temmuz zirvesine giderken, 19 Mart’ın direngen ruhunu NATO karşıtı bir seferberliğe dönüştürmek boynumuzun borcudur. 

Gençlik, bugün kampüslerde ve sokaklarda bu mücadelenin önemli bir gücü olarak en ön saflarda olmalıdır.

Hangi bölümde okursak okuyalım; ister sözcüklerin hangi ideolojiye hizmet ettiğini arayan bir öğrenci, ister teknik projeler üreten bir mühendis adayı olalım, emeğimizin ve zihnimizin NATO mermisi haline getirilmesine izin vermemeliyiz. Bilgimizi ve öğrendiklerimizi ülkemizin ve halkımızın yararına kullanmak, en büyük yurtsever görevimizdir. 

6 Mayıs’ın 54. yılında Denizlere vereceğimiz en büyük söz; onlardan bize kalan kavgayı, 19 Mart’ın taze enerjisi ve yurtsever bilinciyle ileriye taşımak olacaktır. Ne liberallerin “şovenizm” korkutmalarına boyun eğeceğiz, ne de şovenistlerin dar ufkuna hapsolacağız. Biz, bu memleketin her taşını, her ağacını ve her insanını emperyalizmin pençesinden kurtarana kadar durmamalıyız.

Temmuz’da gerçekleşecek NATO Zirvesi, Türkiye’deki oligarşik yapının emperyalizme olan bağımlılığını tescilleme ayinidir. Mahir’in de belirttiği gibi; emperyalizm artık içsel bir olgu haline gelmiştir. Dolayısıyla NATO’ya karşı çıkmak, sadece bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda Türkiye’deki sömürü düzenine karşı da bir mücadeledir. 

Bizler, ülkemizi ve dünyamızı değiştirme iddiası taşıyanlarız. Bu iddia, emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan dedelerimizi, çeteleşme ve uyuşturucu batağına sürüklenerek lümpenleştirilen gençliğimizi, ormanları ve tarlaları yok edilen köylülerimizi, her gün katliamlara ve şiddete uğrayan kadınlarımızı, birbirine yabancılaştırılan ve birbirinden koparılmaya çalışılan tüm halkımızı egemenlere karşı birleştirme çabasıyla başarıya ulaşabilir. Bu sayede halkın öz gücünü ortaya çıkarabilir, öfkeyi doğru yere kanalize ederek emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine karşı yöneltebiliriz. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.