NATO Emperyalizminin Dili ve Onun Eleştirel Söylem Çözümlemesi: Kimi Caydırıyorsunuz?

0
136

7 Temmuz. Ankara’da sarayın bahçesine bu hafta 32 ülkenin lideri iniyor.Salonların içinde konuşulan dil, halkımıza “güvenlik” diye sunulacak. Fakat biz biliyoruz ki tüm kavramların altında başka bir şey yatıyor.

Bu yazıda 36. NATO Zirvesi’nin ne olduğunu anlatmayacak, zirvenin nasıl anlatıldığını göreceğiz. Bunu yaparken de elimize dilbilimin, söylem çözümlemesinin bize verdiği aletleri kullanacağız. Emperyalizmin ateş almayan ya da tetiği bulunmayan silahı dili sökmeyi öğrendiğimizde halkımızın nasıl kandırıldığını kolayca anlayacak ve teşhir edebileceğiz.

Neden Dille Başlıyoruz?

Bir anlığına duralım ve şunu soralım: Bir haberi okuduğumuzda, bir bakanın açıklamasını dinlediğimizde, gerçekten “sadece bilgi mi alıyoruz”? Yoksa o cümlenin kuruluş biçimi, kelime seçimi, bizim bu olayla ilgili nasıl hissedeceğimizi de baştan belirliyor mu?

Söylem çözümlemesi denen alan, tam olarak bunu inceler: dilin sadece bilgi taşımadığını, aynı zamanda bir dünya görüşü inşa ettiğini gösterir. Bir cümle kurarken yapılan her seçim (hangi kelimenin kullanıldığı, kimin cümlenin öznesi yapıldığı, neyin söylenip neyin söylenmediği) masum değildir. Bu seçimler, konuşanın (ya da konuşanın arkasındaki gücün) çıkarına hizmet eden bir yönde birikir. Ve bunu göstermek için emperyalist bir askeri ittifakın resmi açıklamalarından daha iyi bir laboratuvar yoktur.

Bunu yapabilmek için önce çok kısa bir kavram haritası çıkaralım.

  • Örtmece (öfemizm): Rahatsız edici bir gerçeği, yumuşak bir kelimenin arkasına gizlemek.
  • Faili buharlaştırma: Bir cümleyi öyle kurmak ki, “bunu kim yaptı?” sorusunu yöneltilemeyecek hale getirmek.
  • Sezdirim (implicature) ve önkabul: Açıkça söylenmeyen ama dinleyicinin otomatik olarak “doğru” kabul ettiği bir varsayım.
  • Çerçeveleme (framing): Aynı olayı farklı kelimelerle anlatarak, ona farklı bir ahlaki değer yüklemek.
  • Metinlerarasılık: Bir iddianın, tek başına değil, önceki metinlere sürekli atıfla, tekrar tekrar söylenerek “gerçek” haline gelmesi.
  • Sözcük seçimi (leksikal seçim): Aynı şeyi anlatmak için birden çok kelime varken, hangisinin seçildiği.

Şimdi, NATO Zirvesi’nin resmi açıklamalarını, gazete başlıklarını, devlet söylemini birlikte parça parça sökelim. Her defasında önce basit bir kavramı tanıtacağız, sonra o kavramı doğrudan önümüzdeki metinde göstereceğiz.

Birinci Alet: Örtmece (Öfemizm) — “Caydırıcılık”

Bir şeyin gerçek, çıplak, rahatsız edici adını söylemek yerine, daha yumuşak, daha kabul edilebilir bir kelime kullanmaktır. Günlük hayatta da yaptığımız gibi; “öldü” yerine “aramızdan ayrıldı” deriz. Ama iktidarlar bunu sorumluluğu gizlemek için kullanır.

İletişim Başkanlığı’nın açıklamasını okuyun: zirvede “İttifakın caydırıcılık ve savunma alanındaki gayretleri” değerlendirilecek. Kulağa savunmacı geliyor, değil mi? Sanki NATO, kapısının önünde bekleyen bir tehlikeye karşı sadece kalkanını kaldırıyormuş gibi. “Caydırıcılık” kelimesi, kendini hep pasif, hep tepkisel bir konumda sunar sanki NATO hiçbir zaman saldırgan değil, sadece “caydırıyor.”

O zaman şunu soralım: otuz iki emperyalist devletin ortak askeri gücünün “caydırdığı” kim? Hangi halk, hangi direniş, hangi bağımsızlık hareketi bu “caydırıcılık”ın hedefinde? “Caydırıcılık,” aslında çok daha çıplak bir kelimenin örtmecesidir: tehdit. Ya da daha doğrusu: silahlı üstünlük yoluyla boyun eğdirme. Ama “tehdit ediyoruz” ya da “silah zoruyla boyun eğdiriyoruz” bir basın açıklamasında yer alamaz bu yüzden dil “caydırıcılık” kelimesini sunar, ve biz bunu duyduğumuzda içgüdüsel olarak “savunma,” “güvenlik,” “istikrar” gibi olumlu çağrışımlarla zihnimizi doldururuz. Kelimenin kendisi bu durumda bir silah olarak bizi karşımızdaki gerçek şiddeti görmekten alıkoyar.

Aynı mekanizmayı “savunma yatırımlarının artırılması” ifadesinde de görürüz. “Savunma,” dünyanın en çok silahlanan, en çok askeri harcama yapan ittifakının, kendi silahlanma yarışını adlandırma biçimidir. Oysa “silahlanma yarışı” dediğinizde, bu iki taraflı, gerilim üreten, dünyayı daha tehlikeli hale getiren bir şey gibi görünür ki öyledir de. “Savunma yatırımı” dediğinizde ise, sanki tek taraflı, sorumlu, gerekli bir önlem gibi görünür.

İkinci Alet: Faili Buharlaştırma (Edilgen Çatı ve Adlaştırma)

Bu ne demek? Dilbilimde bir cümlenin failini (yani “kim yaptı” sorusunun cevabını) gizlemenin iki kolay yolu vardır. Birincisi edilgen çatı: “İşçi kovuldu” dediğinizde, kovanın kim olduğu cümleden kaybolur — sanki işçi kendiliğinden kovulmuş gibi. İkincisi adlaştırma (nominalizasyon): Bir eylemi (“artırmak,” “yatırım yapmak”) bir isme (“artış,” “yatırım”) dönüştürdüğünüzde, o eylemi kimin yaptığı sorusu bile sorulamaz hale gelir, çünkü ortada bir eylem değil, sanki kendiliğinden var olan bir “şey” durur.

NATO Genel Sekreteri Rutte’nin “NATO 3.0’ı aktive etmemiz gerekiyor” sözünü düşünün. Bu cümlede bir özne var “biz”  ama bu “biz” kim? Hangi çıkarları temsil ediyor? Cümle bilerek muğlak bırakılmış: sanki NATO, kendi kendine hareket eden, tarihin doğal bir gücüymüş gibi sunuluyor. Oysa bu “biz” ABD’nin, Almanya’nın, Fransa’nın silah tekellerinin, Pentagon’un stratejik hesaplarının toplamıdır. “NATO’yu dönüştürmemiz gerekiyor” derken kaybolan, tam olarak budur: emperyalist çıkarın kendisi, cümleden silinip yerine soyut bir “ittifak iradesi” konur.

Şimdi adlaştırmaya bakalım: “Savunma yatırımlarının artırılması kararı” cümlesini alın. Burada “artırmak” fiili, “artırılması” diye bir isme dönüştürülmüş — bu, cümlenin en sinsi hamlesidir. Çünkü “kim artırıyor?” sorusu artık dilbilgisel olarak bile sorulamaz hale gelir. Sanki savunma yatırımı kendiliğinden artıyormuş, bir doğa olayı gibi gerçekleşiyormuş izlenimi verilir. Oysa o para, bizim emeğimizden, bizim sağlık ve eğitim bütçemizden kesilerek, bilinçli bir siyasi tercihle, belirli silah şirketlerinin kasasına aktarılıyor. Bu, doğa olayı değil, bir sınıfsal tercihtir ama dil, bunu bir doğa olayı gibi giydiriyor.

Bu iki mekanizma (edilgen çatı ve adlaştırma), söylem çözümlemesinde “faili buharlaştırma” olarak adlandırılır çünkü ikisi de aynı işi görür: eylemi ortada bırakıp, o eylemin arkasındaki eli, çıkarı, sorumluyu görünmez kılmak amaçlanır.

Üçüncü Alet: Sezdirim ve Önkabul — “Ortak Bildiri”nin Sahte Eşitliği

Sezdirim nedir? Bir cümlede açıkça söylenmeyen ama kabul ettirilen bir varsayımdır. Siz bir şeyi doğrudan iddia etmezsiniz, ama cümlenizi öyle kurarsınız ki, dinleyici o iddiayı sorgusuz sualsiz kabul eder, çünkü cümlenin ön kabulü haline gelmiştir.

Zirve, 8 Temmuz akşamı bir “ortak bildiri” ile kapanacak. “Ortak” kelimesi burada tam olarak bir sezdirim taşır: bu kelimeyi duyduğunuzda, “eşit özneler arasında, karşılıklı rızayla oluşmuş bir metin” varsayımını, hiç sorgulamadan zihninize yerleştirirsiniz. Sanki 32 ülke, eşit ağırlıkta bir masaya oturmuş, eşit çıkarları savunmuş, eşit oranda söz sahibi olmuş gibi bir izlenim verilir.

Oysa biliyoruz ki bu masada Türkiye’nin konumu, ABD’nin konumuyla aynı değildir. “Ortaklık” kelimesinin taşıdığı bu sezdirim — yani “burada eşitler arası bir uzlaşma var” varsayımı — gerçeği tam tersine çevirir. Bu “ortaklık,” bir efendi-vasal ilişkisinin, diplomatik nezaketle yeniden adlandırılmasından ibarettir. Bağımlılık, “müttefiklik” olarak; teslimiyet, “stratejik işbirliği” olarak yeniden markalanır. Siz “ortak bildiri” dendiğini duyduğunuzda, bu eşitsizliği sorgulamak için özel bir çaba göstermek zorunda kalırsınız — çünkü dil, sizin için o soruyu zaten “hayır, burada eşitsizlik yok” diye cevaplamıştır, siz farkına bile varmadan.

Dördüncü Alet: Çerçeveleme (Framing) ve “Güvenlik” Kimin Güvenliği?

Çerçeveleme nedir? Aynı olayı, hangi kelimelerle, hangi bağlamla anlattığınıza bağlı olarak tamamen farklı bir ahlaki değerlendirmeye tabi tutabilirsiniz. Bir insanı öldüren kişiye “katil” de diyebilirsiniz, “özgürlük savaşçısı” da  olay aynıdır, çerçeve farklıdır. Söylem çözümlemesinde buna yakın bir başka kavram da “ideolojik kare”dir: kendi tarafınızı hep olumlu özelliklerle, karşı tarafı hep olumsuz özelliklerle anlatma, ve bu ikisi arasındaki asimetriyi doğal, sorgusuz bir gerçeklik gibi sunma stratejisidir  “Biz” hep “güvenlik,” “istikrar,” “barış” isteriz; “Onlar” hep “tehdit,” “risk,” “istikrarsızlık” saçar.

NATO’nun kendi söyleminde “güvenlik” kelimesi tam olarak bu çerçeveleme oyununu oynar. Zirvenin güvenliği için 56 bin 288 güvenlik personeli görevlendirilirken, aynı hafta içinde “Turkuaz” operasyonlarıyla onlarca kişi gözaltına alınırken, sol ve sosyalist yapılara yönelik ayrı bir operasyon dalgası daha yaşanırken, Meclis’e bir kilometre mesafede gösteri ve yürüyüş yasaklanırken  işte tam bu anda, “güvenlik” kelimesinin gerçek muhatabının kim olduğunu görürüz. “Güvenlik” burada iki farklı çerçevede iki farklı anlam taşır: NATO liderleri için güvenlik, “rahatsız edilmeden toplanabilmek”tir; bizim için ise güvenlik, “sokakta özgürce yürüyebilmek, gözaltına alınmadan sesini çıkarabilmek”tir. Bu iki “güvenlik” birbirinin karşıtıdır ama resmi söylem, ikisini tek bir kelimenin içine sıkıştırıp, aralarındaki çelişkiyi görünmez kılar.

Bu bir tesadüf değil söylemin en dürüst saf ve kendi kendini teşhir eden noktasıdır: kelimeler süslenirken, polis çok daha az örtük konuşur. görevli kolluk sayısı, gözaltı sayısı, yasaklanan alan sayısı gibi çıplak rakamlar, “caydırıcılık,” “istikrar,” “ortak bildiri” gibi kelimelerin arkasında neyin durduğunu, hiçbir örtmecenin gizleyemeyeceği bir açıklıkla gösterir.

Beşinci Alet: Metinlerarasılık — “Tarihi Zirve” Anlatısı Nasıl İnşa Edilir?

Metinlerarasılık nedir? Bir söylemin, kendi gerçekliğini tek başına değil, önceki metinlerle, önceki anlatılarla kurduğu bağ üzerinden inşa etmesidir. Yani bir haber, bir açıklama, aslında hep önceki haberlere, önceki açıklamalara, önceden kabul görmüş “gerçeklere” atıfla var olur ve bu atıflar zinciri, tek bir iddiayı, sanki tartışılmaz bir gerçekmiş gibi güçlendirir.

“Tarihi zirve” ifadesinin nasıl bir haberden diğerine, bir kurumdan diğerine, hiç sorgulanmadan taşındığını izleyin: İletişim Başkanlığı söyler, ajanslar tekrarlar, televizyonlar tekrarlar, biz de günün sonunda “evet, bu tarihi bir zirve” diye düşünürüz çünkü metin metne, kaynak kaynağa referans vererek, bu iddiayı bir gerçeklik zeminine oturtmuştur. Oysa “tarihi” kelimesi burada da boş bir kaptır: neyin, kim için, hangi anlamda “tarihi” olduğu hiç sorgulanmaz. Emperyalist bir ittifakın Ankara’da toplanması, Türkiye halkları için “tarihi” değil, tam tersine, bağımlılığın yeniden sahnelenmesidir.

Altıncı Alet: Sözcük Seçimi (Leksikal Seçim) — Müttefik ve Bağımlılık

Sözcük seçimi nedir? Türkçede aynı gerçekliği anlatmak için genellikle birden fazla kelime bulunur, ve bu kelimelerin hiçbiri “nötr” değildir her biri, konuşanın konumunu, o gerçekliğe karşı tutumunu, gizli veya açık biçimde ele verir. “İşgal” mi dersiniz, “müdahale” mi? “Katliam” mı dersiniz, “operasyon” mu? Kelime seçimi, bir taraf tutmanın en masrafsız yoludur, tek bir kelimeyle, koca bir siyasi pozisyonu, fark ettirmeden dinleyicinin zihnine yerleştirirsiniz.

Türkiye’nin NATO’daki konumunu anlatmak için de en az iki kelime kümesi vardır. Resmi söylem hep “müttefik,” “ortak,” “ev sahibi ülke” der bu kelimeler eşitlik, saygınlık, özerklik çağrıştırır. Oysa aynı ilişkiyi “üs ülkesi,” “cephe hattı,” “ileri karakol” gibi kavramlarla ea anlatabilirsiniz ki bu kelimeler, İncirlik’teki ABD nükleer silahlarını, Kürecik’teki NATO radar üssünü, 2004 İstanbul Zirvesi’nden bu yana değişmeyen konumumuzu çok daha dürüst yansıtır. Hangi kelime kümesinin seçildiği, size bir “bilgi” vermez size bir taraf verir, ve o tarafı fark etmenizi istemez.

Aynı şey “Türk Yıldızları”yla süslenen gösteri uçuşları için de geçerlidir: bu gösteri, halka “gurur,” “güç,” “ihtişam” kelimeleriyle sunulur oysa aynı sahneyi “zirve güvenliği için sokağa çıkma kısıtlamaları yaşayan bir şehirde, emperyalist misafirlere gövde gösterisi” diye de anlatabilirsiniz. İkisi de aynı olayı anlatıyor; ama biri sizi kutlamaya, diğeri sizi sorgulamaya çağırıyor.

Yedinci Alet: Söz Edimleri — Bir “Bildiri” Ne Yapar?

Söz edimi nedir? Dilbilimde bazı cümleler sadece bir şeyi anlatmaz, aynı zamanda bir şeyi yapar. “Söz veriyorum” dediğinizde, sadece bilgi vermezsiniz, bir vaatte bulunmuş olursunuz. “Seni uyarıyorum” dediğinizde bir tehdit ya da öğüt edimini gerçekleştirmiş olursunuz. Devletlerin “ortak bildiri”leri de tam olarak böyle çalışır  bunlar sadece açıklama değil, aynı zamanda bir taahhüt edimidir: imzayı atan ülkeler, birbirlerine (ve büyük ölçüde ABD’ye) belirli bir davranışı, belirli bir harcamayı, belirli bir sadakati vaat ederler.

Bu yüzden zirve sonunda yayımlanacak “ortak bildiri,” bir özet metni değildir  o bir sözleşmedir, bir bağlılık ve bağımlılık edimidir. Türkiye açısından bu edim, her zirvede biraz daha fazla savunma harcaması, biraz daha fazla silah alımı, biraz daha fazla dış politika hizasında durma anlamına gelir. Ama bildiri bunu “taahhüt ediyoruz, boyun eğiyoruz” diye söylemez  “değerlendirildi,” “ele alındı,” “vurgulandı” gibi, hiçbir taahhüt içermiyormuş gibi görünen, nötr, raporlayıcı fiillerle örtülür. Oysa bu fiillerin arkasında, çok somut bütçe kalemleri, çok somut silah siparişleri, çok somut asker sayıları durur.

Sözlük Kutusu: Zirve Dilinden Türkçeye Çeviri

Öğrendiğimiz aletleri bir arada, kısa bir “çeviri sözlüğü” olarak toparlayalım — resmi söylemin dediği ile, o sözün gerçekte işaret ettiği arasındaki farkı görelim:

Resmi SöylemGerçek Karşılığı
CaydırıcılıkSilahlı üstünlükle boyun eğdirme
Savunma yatırımlarının artırılmasıHalkın bütçesinden silah tekellerine aktarım
Ortak bildiriBağımlılığın yeniden imzalanması
MüttefiklikVekil-üs ilişkisi
Avrupa-Atlantik güvenliğiEmperyalist bloğun çıkar güvenliği
Tarihi zirveBağımlılığın yeniden sahnelenmesi
Zirve güvenliğiMuhalefetin bastırılması

Bu tablo, ezberlenecek bir liste değil  bir alışkanlık kazandırmak amacıyla hazırlandı. Bir sonraki haberde, bir sonraki açıklamada karşımıza çıkan her “nötr” görünen kelimeyi, bu sütunun sağına doğru çevirme alışkanlığını kazandığımızda, artık emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin yalanlarını dilbilimsel eleştirel söylem çözümlemesi bağlamında da teşhir edebilir oluruzç

Sekizinci Alet: Algoritmik Yankı

Buraya kadar konuştuğumuz her şey, resmi açıklamalar ve gazete manşetleri üzerinden ilerledi. Ama bugün bu söylem, çok daha hızlı, çok daha görünmez bir kanaldan da bize ulaşıyor. Zirve boyunca “Türkiye tarihi güne hazır,” “dünya liderleri Ankara’da,” “36. NATO Zirvesi” gibi etiketler, saatler içinde binlerce hesap tarafından, adeta senkronize biçimde paylaşılacak. Bu bir tesadüf değil. Algoritmik yankı odaları, resmi söylemi organik bir “toplumsal coşku” görüntüsüne büründürerek, onu daha da inandırıcı kılar.

Burada da bir dilbilimsel mekanizma işler: tekrarın gerçeklik etkisi. Bir ifadeyi ne kadar çok yerde, ne kadar çok farklı hesaptan görürseniz, o ifadenin “genel kabul görmüş bir gerçek” olduğuna o kadar kolay ikna olursunuz zihnimiz, “bu kadar çok kişi aynı şeyi söylüyorsa doğru olmalı” diye bir kısayol kullanır. Oysa bu “çok kişi,” çoğu zaman koordinasyon içinde olan hesaplar, resmi kurumların sosyal medya ekipleri ve organik görünmesi için tasarlanmış paylaşım ağlarıdır. “Tarihi zirve” etiketi, Twitter’da (X’te) trend olduğunda, siz onu bir “halkın ortak duygusu” sanırsınız oysa bu, tepeden aşağıya mühendislik ürünü bir görüntüdür, sadece bu sefer basın bülteniyle değil, hashtag ile inşa edilmiştir.

Bunu bilmek, sosyal medyada gördüğümüz her “trend”i otomatik olarak reddetmeniz gerektiği anlamına gelmez ama en azından şu soruyu sormamızı gerektirir: Bu coşku nereden geliyor, kim tarafından besleniyor, hangi çıkara hizmet ediyor?

Bu Dil Bugün Doğmadı

Bu söylem taktiklerinin hiçbiri yeni değil  ve bunu bilmek, bugünkü mücadelemizi daha güçlü kılacaktır. 1952’de Türkiye NATO’ya girerken de aynı kelimeler kullanıldı: “batı ailesine katılış,” “medeniyetler ittifakı,” “güvenlik şemsiyesi.” O günden bu yana, İncirlik’te konuşlanan nükleer silahlar hiçbir zaman “işgal” olarak adlandırılmadı  hep “müttefik tesisi” oldu. 1974’te Kıbrıs’a çıkan Altıncı Filo’nun gölgesinde yürütülen pazarlıklar hiçbir zaman “emperyalist vesayet” olarak adlandırılmadı  hep “stratejik denge” oldu. 2004’te İstanbul’da toplanan zirve de bugünkü gibi “tarihi” ilan edilmişti; yirmi iki yıl sonra aynı kelimeyle karşılaşıyoruz, çünkü metinlerarasılık dediğimiz mekanizma tam olarak böyle çalışır bir kelime, kendinden önceki kullanımlara yaslanarak, sorgulanmaz bir gelenek haline gelir.

Yani bugün Ankara’da duyacağımız “caydırıcılık,” “ortak bildiri,” “tarihi zirve” kelimeleri, yetmiş yıllık bir söylem geleneğinin en son halkasıdır. Bu söylem geleneği o kadar iyi işlemiştir ki, bugün pek çok insan “Türkiye NATO’da ne arıyor” sorusunu bile sormaz hale gelmiştir. Soru, sorulmadan önce cevaplanmıştır: dilin kendisi, bu üyeliği doğal, sorgusuz, “elbette öyle olması gereken” bir gerçeklik olarak sunar. İşte söylem çözümlemesinin bize öğrettiği ders budur: hegemonya, sadece tank ve üsle değil, bir de “bunu tartışmaya bile gerek yok” hissiyle kurulur ve dünya halklarını teslim alır.

Bu Söylemi Neden Söküyoruz?

Çünkü bu söylemi sökmeden, ona karşı bir söz üretemeyiz. 6 Mayıs’tan bugüne, Deniz’lerin, Mahir’lerin bize bıraktığı miras bir direniş kararlılığından ötel, aynı zamanda emperyalizmin kendini nasıl gizlediğini görme netliğiydi. Onlar “Amerika defol” derken, emperyalizmin hangi kelimelerin arkasına saklandığını çok iyi biliyorlardı.

Bugün bizim görevimiz, öğrendiğimiz bu beş aleti  örtmece, faili buharlaştırma, sezdirim, çerçeveleme, metinlerarasılık her gün açtığımız habere, her dinlediğimiz açıklamaya uygulamaktır. “Caydırıcılık” dendiğinde “kimi?”, “ortak bildiri” dendiğinde “kimin ortağı?”, “güvenlik” dendiğinde “kimin güvenliği, kimin pahasına?”, “tarihi” dendiğinde “kimin tarihi?” diye sormaktır. Bu sorular sorulmadan okunan her haber, izlenen her açıklama, bizi bu dilin rızasına biraz daha yaklaştırır. Oysa biz, bu dile rıza göstermeyen bir gençlik, bir emekçi sınıf olmak zorundayız.

Ve bu aletleri öğrenmek elit bir ayrıcalık değildir tam tersine, bu aletler bir kez öğrenildiğinde bir daha unutulmaz, her yeni haberde, her yeni açıklamada kendini tekrar tekrar gösterir. Kurye arkadaşımızın “esnek çalışma” sözünde gördüğü aynı örtmece mekanizması, burada “caydırıcılık” sözünde de işler. İşçi kardeşimizin “verimlilik artışı” lafında sezdiği aynı faili gizleme oyunu, burada “savunma yatırımlarının artırılması” cümlesinde de işler. Bu bir tesadüf değil egemen sınıfların dili, her zaman, her yerde aynı temel yalanları kullanır: sorumluyu gizlemek, eşitsizliği doğallaştırmak, kendi şiddetini erdem olarak sunmak.

Ve bu, sadece bir “eleştirel okuma egzersizi” değil. Bu, bir örgütlenme meselesidir. Söylemi sökmek, sadece anlamak için değil, karşı söylemi kurmak içindir. “Caydırıcılık” dediklerinde biz “tehdit” diyeceğiz. “Ortak bildiri” dediklerinde biz “teslimiyet belgesi” diyeceğiz. “Tarihi zirve” dediklerinde biz “bağımlılığın yeniden imzalanışı” diyeceğiz. Bu yeniden adlandırma, bir kelime oyunu değildir. Her doğru adlandırma, bir bilinç kıvılcımıdır, ve her bilinç kıvılcımı daha ve daha örgütlü bir halkın ön koşuludur.

Ankara’da saray bahçesinde kadehler kalkarken, biz kendi kelimelerimizi kaldıracağız: bağımsızlık, tam bağımsızlık, ve emperyalizmin hiçbir örtmecesinin gizleyemeyeceği bir açıklıkla hayır.

NATO’ya hayır. Emperyalizme hayır. Tam bağımsız, yurtsever bir Türkiye için mücadeleye.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.