Çin Devrimi: Tarihsel Özgünlükten Tarihsel Çelişkilere

0
37

Hamza Yalçın

Çinli devrimciler milyonlarca insanın yaşamını kaybettiği çok çetin bir mücadelenin ardından 1 Ekim 1949 tarihinde iktidara geldiler. Napolyon, “Çin uyanınca yer yerinden oynar” demişti. Çin; kâğıt, matbaa, barut ve pusula gibi insanlık tarihinin seyrini değiştiren en temel buluşların sahibidir. Sanayi Devrimi öncesine kadar (1600-1820) dünya nüfusunun ve küresel üretimin (GSYİH) yaklaşık %30’unu tek başına elinde tutuyordu. Bugün ise ekonomik, askeri ve teknolojik gücüyle dünyanın en etkili iki ülkesinden biri, hatta birçok parametreye göre en büyük ekonomik gücüdür. Bu yazıda, dünyayı en çok etkileyen altüst oluşlardan biri olan Çin Devrimi’ne ve bugünkü Çin gerçekliğine devrimci bir yaklaşım geliştirmek istiyoruz.

ÇKP’nin Doğuşu ve Kırlardan Yükselen Özgün Devrim

Çin Komünist Partisi (ÇKP), 1921 yılında sömürgeci güçlerin yağmaladığı, feodal savaş ağalarının hüküm sürdüğü yarı-sömürge bir ülkede kuruldu. Bu bakımdan partinin kuruluşu, Çin tarihinin “Yüzyıllık Aşağılanma” (1839-1949) dönemine denk gelmektedir.

Çin Devrimi, Marksist metodu yaratıcı bir yaklaşımla kendi ülkesine uygulama başarısını gösteren özgün bir süreç oldu. Devrim öncesinde, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin liderliğindeki Komintern merkezli politikaların, Türkiye örneğinde de yaşandığı gibi, yerel devrimci hareketlere bazı ağır bedeller ödettiği bilinmektedir. Mao Zedung öncülüğündeki devrimci kanat, işçi sınıfının ideolojik önderliğinde kır yoksullarının ve köylülüğün devrimci dinamizmini harekete geçirerek “kırlardan şehirleri kuşatma” stratejisini geliştirdi. 1949’da zafere ulaşan Çin Devrimi, ezilen sömürge halklar için muazzam bir esin kaynağı oldu ve ilk dönemlerinde dünya devrimci hareketine çok güçlü bir anti-emperyalist militanlık aşısı yaptı. Sosyalizmin inşa sürecinde ise Sovyet modelinin mekanik taklidinden kaçınılarak; kır komünleri ve kitle seferberlikleri üzerinden özgün iktisadi ve politik yollar arandı.

Ancak Çin Devrimi bir gerçeği çok açık şekilde ortaya çıkardı: Emperyalizme karşı proletarya enternasyonalizmi siyasetiyle, sosyalizm yolunda dayanışma içinde mücadele etmesi beklenen devrimci partiler, birbirleriyle ulusal çatışmalara girmekten kurtulamadılar. Aslında parti anlayışında nüve halinde mevcut olan bu sorun, Ekim Devrimi sonrasında da kendini göstermiş; devrimci parti zamanla devlet politikasına kapılmıştı. Sorun, Yugoslavya lideri Tito ile Sovyetler Birliği lideri Stalin arasındaki mücadelede keskinleşirken, Çin-Sovyet çatışmasıyla zirveye çıktı.

Çin-Sovyet Ayrılığı ve Kültür Devrimi 

1950’lerin sonlarında netleşen Çin-Sovyet ayrılığı, dünya komünist hareketinde derin bir çatlağa yol açtı. ÇKP, Stalin sonrası Sovyetler Birliği’nin revizyonist bir çizgiye kaydığını ve emperyalizmle barışçıl uzlaşı yolları aradığını savunarak bu durumu mahkûm etti. Bu ideolojik saflaşmanın en radikal dışavurumu ise 1966 yılında başlatılan Büyük Proleter Kültür Devrimi’dir.

Kültür Devrimi, parti ve devlet bürokrasisi içinde yer edinen “kapitalist yolculara” karşı kitlelerin, gençliğin ve işçilerin ideolojik inisiyatifini açığa çıkarmayı hedefleyen devrimci bir refleks barındırıyordu. Ancak bu süreçte yaşanan klik çatışmaları, sol sekter sapmalar ve örgütsel tasfiyeler, partinin iç işleyişindeki demokratik merkeziyetçiliği zedeleyerek ciddi zararlar verdi. Mao’nun yaşamının son döneminde, SSCB tehdidini büyüterek ABD ve Batı ile geliştirdiği taktiksel ilişkiler ise dünya genelinde ciddi kafa karışıklıklarına yol açtı. Bu dönemde geliştirilen “Sosyal Emperyalizm” tezi, 1970’ler Türkiye Devrimci Hareketi üzerinde de sarsıcı etkiler yaratmış; sol içi zararlı kamplaşmaları besleyen şablonların ülkemize taşınmasına neden olarak ülke gerçekliğinden kopuşu hızlandıran artçı bir rol oynamıştır.

Mao Sonrası Keskin Dönüş

Mao sonrasında Çin’de, Mao’nun zamanında “kapitalist yol” olarak gördüğü ve engellemeye çalıştığı niteliksel bir strateji değişikliğine gidildi. Bugün Çin, resmi düzeyde sosyalist iddiaya sahip olan, Marksizmi devletin ve partinin resmi ideolojisi olarak kabul eden bir ülkedir. Gerçek hayatta ise Çin’de doğrudan işçi sınıfının iktidarda olduğunu söylemek güçtür. Ülkedeki iktisadi yapı, özünde sermayenin sömürüsü ve artı-değer üretimi temelinde yükselen bir sosyal devlet anlayışına dayanmaktadır.

Çin’de bireysel kapitalistler ve büyük bir ekonomik güce sahip olan burjuvazi, siyasi güç elde etmemeleri yönünde devlet ve ÇKP tarafından sıkı bir kontrol altında tutulmaktadır. Bununla birlikte Çin’in yürüttüğü ekonomik gelişme stratejisi, kapitalist üretim ilişkilerini yüksek düzeyde içermektedir. İşçi sınıfı bu ülkede, hem sermayenin aşırılıkları karşısında parti iktidarı tarafından kollanan hem de burjuvazi tarafından sömürülen ikili bir konumdadır. Çin yönetimi bu çok çelişkili politika sayesinde muazzam bir zenginlik biriktirmiş, mutlak yoksulluğu yenmeyi başarmış ve toplumsal refahı artırma siyasetini sürdürmüştür. Ne var ki, ülkede dünyaya örnek oluşturabilecek bir sosyalist üretim ilişkileri modeline rastlamak bugün için mümkün görünmemektedir.

Emperyalizmi Dengeleyen Piyasa Adaletinin Çelişkileri

Çin, küresel siyasette Batılı emperyalist ülkelerden hayli farklı bir rol oynamaktadır. İçinde çok önemli bir yer tuttuğu Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS ekonomik topluluğu sayesinde, dünya halklarının baş düşmanı olan ABD emperyalizmini etkili bir şekilde dengelemektedir; dünyada adaleti ve barışı önemseyen bir güçtür. Bağımlı ve sömürülen ülkelerle kurduğu ilişkilerde karşılıklı ekonomik kazanç ilkesini gözetmektedir. Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin yöneticileri, Batı’nın dayatmacı IMF ve Dünya Bankası pratiklerine kıyasla, Çin ile yürüttükleri ilişkilerden memnun olduklarını açıkça ifade etmektedirler.

Ancak bu olumlu, dengeleyici role rağmen Çin’in dış ilişkileri, proletarya enternasyonalizminden ziyade ideal bir meta değişimi adaletini yansıtıyor. Che Guevara, Sovyetler Birliği’nin çok daha az yoğun yürüttüğü bu piyasa merkezli dış ticaret çizgisini bile zamanında sert bir dille eleştirmişti. Çin’in kurduğu ticari bağların zaman zaman klasik sermaye ilişkisine dönüşme eğilimi taşıdığını, Çinli uluslararası şirketlerin gittikleri bazı ülkelerde sendikal örgütlenmelerden hoşlanmadıklarını görmekteyiz. Çin’in dünya siyaseti, kapitalizmi sınıf mücadelesi yoluyla değil, ekonomik rekabet yoluyla aşma iddiası üzerine kuruludur. Bu nedenle Çin, devletlerle kurduğu ticari ve siyasi ilişkileri, dünyadaki sosyalist ve devrimci hareketlerle kurduğu bağların önünde tutmaktadır. Çin’in yürüttüğü iç ve dış siyasetin, dünya genelinde kapitalizme karşı devrimci bir bilinç veya militan bir dalga yarattığına şahit olamıyoruz. Ulusal sorunda ise devletlerin toprak bütünlüğü ilkesini mutlaklaştırarak statükocu bir çizgi izlemektedir.

Marks-Engels işçi sınıfının kurtuluşunun onun kendi eseri olması gerektiğini savundular. Parti işçi sınıfının düşünme-öğrenme çabası ve eylemini desteklemelidir. Lenin öncü devrimci partiyi sınıfın hizmetkarı görüyordu. Çin’de ise yardımcı değil klasik öğretmen rolünde bir parti görüyoruz. Bununla birlikte Çin’de aynı sistemin yetiştirdiği yurtsever ve halkçı bir gençlik de görüyoruz. Çin gibi güçlü bir ülkenin Küba gibi sosyalizmi yaşatmak isteği çok güçlü ve ihtiyaçları sınırlı bir ülkeyi savunma iradesini ise ne yazık ki göremedik. Çin Küba ile Chavez ve Maduro Venezuela’sı kadar dahi dayanışma göstermedi. Eğer Çin ABD emperyalistlerinin Küba’ya uyguladıkları ambargoya karşı insanlığı itiraz etmeye çağırsaydı dünya halkları bundan çok etkilenirdi. Ancak bu durumda Çin’in burjuva devletlerle ilişkisi tehlikeye girerdi. Buradan, kapitalistlerin Çin’in siyaseti üzerinde etkisi olmadığı hakkında çok iyimser bir sonuç çıkmaz. Çin bu konularda Sovyetler Birliği’nin geçmişte eleştirdiği çok sert politikalarının hayli sağında bir politika izliyor. Mao Çin’i o günlerdeki Sovyetler Birliği siyasetini sosyal-emperyalizm olarak tanımlamıştı. 

Sonuç ve Türkiye Devrimci Hareketinin Bağımsızlığı

Çin’i ne emperyalist ne de devrimci Marksist çizgide görüyoruz. Çin doğru bir çizgide olsaydı bile devrimci örgütlerin onu taklit etmekten, onun dümen suyuna girmekten kaçınması gerekirdi. Çin gerileyen emperyalist ABD ile savaş istememekte haklıdır. Onun özellikle bu amaçla yürüttüğü politika ezilen halkların mücadelesinin ihtiyaçlarına uymayabilir. ÇKP’nin söylem ve eylemlerine eleştirici gözle bakılmalıdır. Sınıf mücadelesinin sorunlarına devletler arasındaki ilişkileri değil sınıf mücadelesini esas alan bir yaklaşım temelinde bakılmalıdır. 

Çin Devrimi dünyayı derinden sarstı. Çin’in yüz yıllık aşağılanmasına son verildi ve dünya devrimci hareketlerini destekleyen çok dinamik bir kuvvet tarih sahnesine çıktı. Bu hareket henüz son sözünü söylemiş değildir. 

Partinin işçi sınıfının ve halkın egemeni olması çelişkisi sosyalist hareketin özünde olan bir sorun değil sosyalist hareketin sınıflı toplumlara özgü düşünce ve davranıştan bağımsızlaşamamasının sonucudur. Bugün muhalefetteki devrimci partiler arasındaki grupçuluk tamı tamına bu çelişkiye denk düşmektedir. Sosyalist hareket bu sorunu teşhis etmeyi ve aşmayı başarmak zorundadır.

Çin’i karşı-devrimci ilan eden toptancı yaklaşımlar ne kadar yanlışsa, onu kusursuzlaştırarak idealize eden yaklaşımlar da o kadar yanlıştır. Çin’in ABD emperyalizmini gerileten çok kutuplu dünya hamlelerini ve ekonomik başarılarını görmek, bizi onun yürüttüğü piyasacı ve devletçi politikaları savunmaya ya da “Çinci” olmaya itmemelidir.

Türkiye devrimci hareketi; geçmişte Sovyetler Birliği, Mao Çin’i, Arnavutluk ve en son olarak da Kürt ulusal hareketiyle kurulan bağımlılık ilişkilerinden, iradesini başka merkezlere teslim etme hastalıklarından büyük dersler çıkarmalıdır. Bizim pusulamız, başka devletlerin diplomatik ve ticari stratejilerine göre hizalanamaz. Türkiye Marksistleri olarak görevimiz, Çin’e yönelik devrimci-eleştirel bir tutum geliştirmektir. Emperyalizme karşı mücadelede Çin’in yarattığı jeopolitik dengeyi rasyonel bir şekilde değerlendirirken, kendi ülkemizde bağımsız, sınıf eksenli ve anti-emperyalist devrimci mücadeleyi örgütleme kararlılığında ısrar etmeliyiz. Kurtuluş, dışarıdaki bir merkezin büyümesinde değil, işçi sınıfının ve ezilen halkların örgütlü iradesindedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.