Mihraç Ural’a Adil Yargılama Hakkı

0
37

THKP-C/Acilciler ve Mukaveme Suriye örgütlerinin lideri Mihraç Ural’ın aleyhine burjuva yayın organlarında çok yoğun bir kötüleme kampanyası yapılıyor. Bu kampanya, Mihraç Ural’ın Suriye’de yakalandığı haberi ardından başlatıldı. Atak Dergisi, Mihraç Ural’ın aslında MİT tarafından Lübnan’dan kaçırılıp Suriye’deki HTŞ iktidarına teslim edildiğini açıkladı. Biz Mihraç Ural aleyhine yürütülen kampanyanın, onun Suriye’de cihatçı güçlere karşı mücadelesinden ileri geliyor olduğunu biliyoruz. Burjuva basınının kötüleme kampanyasına ne yazık ki sol bildiğimiz kesimden bazı kişiler de katıldı. Atak Dergisi; IŞİD ve El Kaide uzantısı HTŞ iktidarına teslim edilmiş ve kendini savunma hakkından yoksun bırakılmış Mihraç Ural ile dayanışma amacıyla bir kampanya başlattı. Kampanya, Mihraç Ural için adil bir yargılama talep ediyor. Türkiye solunun ve bölgemizdeki anti-emperyalist güçlerin bir parçası olarak bu talebi destekliyoruz. Aşağıdaki yazıyı bu amaçla yayınlıyoruz.

MİHRAC URAL
Dosya ve Basın Bildirisi

Mihrac Ural

Bu dosya, Mihrac Ural’ın yaşam güvenliğinin sağlanması, avukatına ve ailesine erişiminin
güvence altına alınması ve Suriye dışında bağımsız ve adil yargılanması çağrısını
içermektedir. Reyhanlı ve Banyas olaylarına ilişkin iddiaları ele almakta; açıklamaları,
röportajları, kaynakları ve destekleyici belgeleri bir araya getirmektedir.
Basın bildirisi, ayrıntılı rapor ve ekler
MİHRAC URAL’LA DAYANIŞMA KOMİTESİ

İletişim
Mehmet Güzel
E-posta: info@atakdergi.com
WhatsApp: +30 697 742 1203
Mobil: +46 76 906 7478

BASIN BİLDİRİSİ
21 Ekim 2026
MİHRAC URAL İÇİN ADALET: SURİYE DIŞINDA BAĞIMSIZ VE ADİL YARGILANMA TALEP
EDİYORUZ!
Mihrac Ural’ın yaşamı, özgürlüğü ve temel insan hakları güvence altına alınmalıdır!
Uluslararası kamuoyuna, Birleşmiş Milletlere, uluslararası hukukçulara, insan hakları kuruluşlarına
ve basın emekçilerine çağrımızdır!
Mihrac Ural’ın Lübnan’dan kaçırılarak Suriye’ye götürülmesinin ardından, hakkında Türkiye ve
Suriye’de, ayrıca uluslararası medya alanında geniş yankı bulan suçlamalar ve peşinen mahkûm
etmeye yönelik bir kampanya yürütülmektedir. Henüz bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde
adil bir yargılama yapılmadan kendisinin “Reyhanlı katliamının sorumlusu” ve “Banyas Kasabı” gibi
ifadelerle kamuoyuna sunulması, masumiyet karinesini ve hukukun evrensel ilkelerini ağır biçimde
zedelemektedir.
Hiç kimse, hakkında ortaya atılan iddialar nedeniyle yargılanmadan suçlu ilan edilemez. Bir insanın
suçlu olup olmadığına siyasi iktidarlar, medya kampanyaları, propaganda faaliyetleri veya kamuoyu
baskısı değil; bağımsız, tarafsız ve hukuka uygun bir yargılama sonucunda ortaya konulan deliller
karar vermelidir.
YARGILANMADAN MAHKÛM EDİLMEYE HAYIR!
Mihrac Ural, geçmişten bu yana kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiş ve Reyhanlı ile Banyas
katliamlarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını açıklamıştır. Hazırladığımız dosyada, bu olaylara ilişkin
iddialar; yargılama süreçleri, sanık ifadeleri, tanıklıklar, basın haberleri ve çeşitli raporlar
çerçevesinde ele alınmaktadır.
Bu iddiaların hangisinin doğru olduğuna karar verecek olan, siyasi yönlendirmeler ve medya
üzerinden yürütülen kampanyalar değil, hukukun güvenceleri altında işleyen bağımsız bir
mahkemedir. Suçlamaların peşinen kabul edilmesi, savunma hakkının fiilen ortadan kaldırılması ve
kamuoyunun tek taraflı bir anlatıyla yönlendirilmesi kabul edilemez.
Suriye, Türkiye ve uluslararası medyada yürütülen, Mihrac Ural’ı henüz yargılanmadan suçlu ilan
etmeye yönelen kampanyayı en temel insan haklarına ve adil yargılanma ilkelerine aykırı
buluyoruz. Gazeteciliğin görevi, kanıtlanmamış suçlamaları hüküm gibi sunmak değil; iddiaları
araştırmak, farklı görüşlere yer vermek ve gerçeklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır.
TUTSAKLIĞI VE YAŞAM GÜVENLİĞİ KONUSUNDA CİDDİ KAYGILARIMIZ VAR!
Mihrac Ural şu anda Suriye’de savaş tutsağıdır. Ancak nerede tutulduğu ve hangi koşullarda
bulunduğu bilinmemektedir. Avukatına ve ailesine erişimi yoktur. Bu durum, yaşamı, fiziksel
bütünlüğü, savunma hakkı ve temel insan hakları bakımından son derece ciddi kaygılar
doğurmaktadır.
Kendisine işkence yapılmış veya kötü muamelede bulunulmuş olabileceğine ilişkin güçlü kaygılar
da bulunmaktadır. Bu kaygıların giderilmesi için yetkili makamlar derhâl açıklama yapmalı; Mihrac
Ural’ın nerede ve hangi koşullarda tutulduğu kamuoyuna bildirilmelidir. Avukatıyla ve ailesiyle
iletişim kurması sağlanmalı, bağımsız gözlemcilerin durumunu incelemesine imkân tanınmalıdır.
Mihrac Ural’ın işkenceye, kötü muameleye, insanlık dışı veya aşağılayıcı uygulamalara maruz
bırakılmaması güvence altına alınmalıdır. Bu konuda uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve
ilgili mekanizmaların acilen harekete geçmesini istiyoruz.
ADİL YARGILANMA SURİYE DIŞINDA, BAĞIMSIZ BİR MAHKEMEDE SAĞLANMALIDIR!

Suriye’deki yargı sisteminin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin ciddi kaygılarımız
bulunmaktadır. Mihrac Ural hakkında oluşturulan siyasi ve medyatik atmosfer, kamuoyu nezdinde
peşinen mahkûm edilmesi ve savunma haklarına erişemediğine ilişkin bilgiler, adil bir yargılama
yapılabilmesi konusunda endişelerimizi daha da artırmaktadır.
Bu nedenle talebimiz açıktır: Mihrac Ural’ın davası Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız bir
uluslararası yargı mekanizmasında ele alınmalıdır. Bunun için uluslararası hukukun imkânları
çerçevesinde gerekli hukuki yollar araştırılmalı ve ilgili uluslararası girişimler başlatılmalıdır.
Talebimiz, herhangi bir kişi hakkındaki suçlamaları peşinen kabul veya reddetmek değil; iddiaların
bağımsız bir yargılama sürecinde incelenmesini, savunma hakkının korunmasını ve adaletin
sağlanmasını istemektir. Adil yargılanma hakkı bir ayrıcalık değil, herkes için geçerli temel bir insan
hakkıdır.
ULUSLARARASI KAMUOYUNU GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ!
Birleşmiş Milletleri, uluslararası insan hakları kuruluşlarını, hukukçuları, demokratik kurumları,
basın emekçilerini ve uluslararası kamuoyunu Mihrac Ural’ın durumuna acilen müdahil olmaya
çağırıyoruz.
Taleplerimiz açıktır:
Mihrac Ural’ın nerede ve hangi koşullarda tutulduğu derhâl açıklanmalıdır.
Avukatına ve ailesine erişimi sağlanmalı; yaşamı ve fiziksel bütünlüğü güvence altına alınmalıdır.
İşkence ve kötü muamele riskine karşı gerekli önlemler alınmalı, bağımsız izleme mekanizmaları
devreye sokulmalıdır.
Masumiyet karinesi, savunma hakkı ve adil yargılanma güvenceleri eksiksiz biçimde korunmalıdır.
Davasının Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız bir uluslararası yargı mekanizmasında görülmesini
sağlayacak hukuki yollar araştırılmalı ve gerekli girişimler başlatılmalıdır.
Siyasi baskıların ve medya kampanyalarının yargılama sürecini etkilemesine izin verilmemelidir.
Mihrac Ural hakkındaki iddialar ancak bağımsız bir yargılama sonucunda değerlendirilebilir. Hiç
kimse propaganda yoluyla suçlu ilan edilemez; hiç kimse savunma hakkından ve temel insan
haklarından mahrum bırakılamaz.
Mihrac Ural için adalet istiyoruz! Suriye dışında bağımsız ve adil yargılanma talep ediyoruz!
Hiç kimse yargılanmadan mahkûm edilemez!
Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi Adına
Mehmet Güzel
21 Ekim 2026

AYRINTILI RAPOR
ÖNSÖZ
Mihrac Ural, 14 Ekim’i 15 Ekim’e bağlayan gece yarısını biraz geçe, resmî geçici oturum izniyle
bulunduğu Lübnan’ın Mansuriye Mahallesi’ndeki evinden MİT operasyonuyla kaçırıldı. Evine
yapılan baskın sırasında evde bulunan kendisi, eşi ve damadı kelepçelendi. Eşi ve damadı
kelepçeli olarak evde bırakılırken kendisi götürüldü. Bu operasyon MİT’in (Milli Istihbarat Teskilati)
operasyonudur. Baskını yapan tim elemanlarının uyrukları bu konuda fazla önem taşımıyor.
Mihrac Ural, evinden kaçırıldıktan hemen sonra doğrudan yakındaki Suriye Elçiliğine götürüldü ve
ilk fotoğrafları elçilikte çekildi. Ardından diplomatik araçlarla Suriye’ye götürüldü.
Mihrac Ural, yakalandığı andan itibaren Suriye’deki Banyas Katliamı ve Türkiye’deki Reyhanlı
Katliamı’ndan sorumlu tutularak yargılanmadan, peşinen mahkûm ilan edildi. Gerek Suriye’nin
başında bulunduğu yönetim gerek Körfez sermayesinin denetimindeki medya gücü gerekse
Türkiye egemenlerinin eliyle çok yoğun bir siyasi linç kampanyası yürütülerek yargısız bir infaz
gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz. İtham edildiği insanlık suçlarından kesin olarak sorumluymuş
gibi bir algı oluşturularak bu algı, bir tufan gibi kitlelerin üzerine boca edilmektedir. Öyle ki bu algı
operasyonunun etkisi uluslararası boyuta ulaşmaktadır.
Bütün bu yapay algı operasyonları çok yaygın olmalarına rağmen çok kalabalık ama içi boş
balonlar gibidir. Somut gerçekler, kanıtlar, tanık beyanları ve yaşanmışlıklar, bütün bu algıların
tersini gösteriyor. Gerçekler, mutlaka bu kalabalık ve içi boş balonları söndürecektir.
Suriye’nin 2011’den 2024 sonuna kadar maruz kaldığı şey, uluslararası bir saldırı ve buna karşı
Suriye yönetiminin halkı ve ordusuyla birlikte yürüttüğü savunmadır. Suriye’ye yapılan saldırılarda
bütün Batılı emperyalist devletler, bunların Körfez’deki iş birlikçisi Arap devletleri ve Suriye’nin
komşuları olan, başta Türkiye olmak üzere, Ürdün, Irak ve İsrail yer almıştı. Suriye’ye yapılan bu
uluslararası saldırılarda temel yönlendirici devletler ABD, İsrail ve Türkiye idi. Suriye’nin üzerine
saldıkları Vahhabi- cihatçı terör örgütleri, Suriye halkına tarihin tanık olduğu en kanlı ve vahşi
katliamları uyguladılar. Suriye yönetimi de genel seferberlik ilan ederek ordusu ve halkıyla birlikte
14 yıl boyunca vatan savunması temelinde direniş gösterdi. Dolayısıyla bu savaş, başta
Türkiye’nin de içinde yer aldığı uluslararası bir savaştı. Buna karşı yürütülen direniş ise Suriye
yönetiminin ordusu ve halkıyla birlikte gerçekleştirdiği bir vatan savunması niteliğindeydi.

Mihrac Ural’ın da 1980’den beri yaşadığı ve vatandaşı olduğu bu ülkenin savunmasına katılması
en doğal reflekstir. Hangi ülkede olursa olsun, her insanın ülkesi dış veya iç saldırılara maruz
kaldığında vatan savunması yapması doğal ve insani bir tutumdur. Bundan dolayı hiç kimse
yargılanamaz. Yeter ki uluslararası hukuka ve savaş kurallarına bağlı kalsın. Mihrac Ural’ın savaş
kurallarına aykırı davrandığına ilişkin iddialar, tamamen algı yaratma çabasından ve ithamlardan
ibarettir. Bütün somut veri ve kanıtlar bunun tersini ortaya koymaktadır. Bu dosyanın içerisinde söz
konusu somut kanıt ve verileri kaynaklarıyla birlikte bulacaksınız. Burada sunulan veriler, muktedir
güçlerin yarattığı ve gökyüzünü kaplayan boş balonları söndürecek niteliktedir.
Suriye savaşı uluslararası bir savaştı ve dolayısıyla Mihrac Ural, uluslararası bir savaşta esir
alınmış durumdadır. Suriye’ye savaşı dayatanlar ve saldırgan konumunda olanlar, sonuçta bu
savaşı kazandılar. Yenenler bu savaşın hikâyesini yazıyorlar. Dolayısıyla vahşi saldırganlar ve
işledikleri bütün vahşi suçlar haklı, vatan savunması yapanlar ise haksız ilan edilerek tarihe böyle
geçirilmeye çalışılıyor. Bu, insanlığın trajik bir hikâyesidir.
Savaşı kazananlar, geçmişin bütün günah ve suçlarını yendikleri kişilerin sırtına yüklemeye
çalışırken insan haklarının en temel ilkelerini bile uygulamıyorlar. Adil yargılanma, savunma
yapma, delillere ulaşma, avukatlarına ve ailesine ulaşma gibi haklardan yararlandırmıyorlar.
“Bağımsız ve adil bir mahkemede suçları kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur.” ilkesinin bugün

esamesi bile okunmuyor. Tam tersine, yaratılan algı sonucunda Mihrac Ural peşinen suçlu ilan
edilmiş ve siyasi olarak linç edilmiş durumdadır.
Bu dosya, uluslararası insan hakları kurumlarını ve aktivistlerini, hukuk kurumlarını, siyasi
kurumları ve sorumluları acilen harekete geçirmeyi gerektirmektedir.
Öncelikle Türkiye’nin, MİT aracılığıyla uluslararası hukuku ve Lübnan’ın devlet egemenliğini ihlal
ederek gerçekleştirdiği bu korsan eylem mahkûm edilmeli ve bunun hesabı sorulmalıdır.
Ardından Mihrac Ural, her insan gibi, itham edildiği suç ne olursa olsun, bağımsız bir mahkemede,
bütün haklarına erişerek kendisini savunabileceği koşullarda yargılanmalı ve suçluluğu
kanıtlanıncaya kadar masum kabul edilmelidir. Bunun için Suriye dışında yargılanması zorunludur.
Çünkü Suriye’de sözünü ettiğimiz adil yargılanma koşulları yoktur. Şimdiden kamuoyu önünde
suçlu ilan edilmesi, avukatlarına ve akrabalarına ulaşma imkânının bulunmaması, yerinin bile
meçhul olması ve işkence ve kötü muameleye maruz bırakıldığına dair çok güçlü endişelerin
bulunması, Suriye’de adil yargılanma koşullarının olmadığının açık kanıtlarıdır.
Bu nedenlerle Mihrac Ural’ın Suriye dışında, bağımsız bir mahkemede adil yargılanmasını
sağlayacak koşulların yaratılması için gerekli yollar aranmalıdır.

Bu dosya, yaratılan boş, mesnetsiz ve haksız algılara karşı gerçeğin haykırılması ve adaletin talep
edilmesi niteliğindedir. İnsan haklarından ve adaletten yana olan bütün kişi ve kuruluşları,
uluslararası organizasyonları bu konuda duyarlı olmaya davet ediyor, harekete geçmeleri
çağrısında bulunuyoruz.
19 Ekim 2026
Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi adına
Mehmet Güzel
KAÇIRILMA VE YARGISIZ MAHKÛMİYET
Mihrac Ural 15 Ekim 2026 tarihinde MİT’in korsan bir operasyonu ile Lübnan’dan kaçırılarak
Suriye’ye götürüldü. Bu operasyonun kendisi bile uluslararası hukuka, Lübnan’ın egemenlik
haklarına karşı bir saldırı olduğu açıktır.
Mihrac Ural Suriye’ye götürülür götürülmez, Türkiye ve Suriye iktidarları eliyle yargısız
mahkûmiyet çabalarına başlandı. Kitleler merkezi kanallarla yönetildiği belli olan yoğun algı
operasyonlarına başlandı. “Reyhanlı katliamının sorumlusu” ve “Banyas Kasabı” ifadelerini onun
isminin önüne bir unvan gibi yerleştirerek insanların algılarında bir peşin kabul yaratıldı.
REYHANLI KATLİAMINA İLİŞKİN İDDİALAR
Oysa Suriye’deki Banyas katliamında da Reyhanlı katliamında da Mihrac Ural’ın zerre kadar ilgisi
yoktu.
Öncelikle genel olarak devrimcilerin böyle bir tarzları yoktur ve hiçbir devrimci böyle bir katliam
yapmaz, yapamaz; dünya görüşüne, düşüncesine, vicdanına ve mücadele tarzına aykırıdır.
Mihrac Ural’ın başında olduğu Mukaveme Suriyyi milis örgütü de sadece Alevilerden oluşan bir
yapı değildir; Alevilerin yanı sıra çok önemli sayıda Sünni ve Türkmenlerden de oluşmaktaydı.
Ayrıca, her iki katliam gerçekleştiği zaman en başta Mihrac Ural bu katliamları şiddetle ve
defalarca kınadı. Türkiye egemenlerinin onu töhmet altına alma çabalarına karşı yalanlamalarda
bulundu.
https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130514_hamsici_ural_reyhanli

Reyhanlı katliamı gerçekleşir gerçekleşmez, şimdi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmuş olan
Colani (Ahmet El Şara) liderliğindeki El Nusra Cephesi katliamı üstlenmişti. Hem de Facebook’ta
El Nusra adına açıklama yapan bir profil, “ey köpek Erdoğan, bir sonraki Ankara’da olacak
inşallah” cümlesiyle bunu üstlenmişti.

https://sendika.org/2013/05/suriye-mi-el-kaide-mi-psikolojik-harp-dezenformasyon- ve-gercekler
El Nusra Cephesi, Reyhanlı katliamının yapıldığı gün, daha önceden, patlama yerlerini iyi gören iki
tepeye profesyonel kameralar yerleştirerek patlama anını çok kaliteli görüntülerle kayda almış ve
servis etmişti. Ülke ve dünya basını bu görüntüleri kullanmıştı. Ayrıca patlamalar olur olmaz
ellerinde profesyonel mobil kayıt cihazlarıyla görüntü alan kişiler peydahlamıştı. Bunun yanı sıra,
olayın sıcaklığı içinde Alevileri hedef gösteren söylemlerle ilçedeki halkı provoke etmeye çalışan
kişiler faaliyete geçmişti.
Buna rağmen dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu katliamı Mihrac Ural’ın sırtına
yıkmaya çalışıyordu. Daha cesetler yerden toplanmadan, olayın faili olarak “Suriye istihbaratıyla
bağlantılı yasadışı terörist bir örgüt” ifadeleriyle devrimcileri işaret ediyordu. Dönemin Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan da “olayda 53 SÜNNİ vatandaşımız şehit olmuştur” vurgusuyla bir Alevi
Sünni provokasyonu yaratma niyetlerini belli etmişti. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/53-
sunni-vatandasimiz- sehit-edildi-427810
Reyhanlı patlaması yargılama davasında yer alan sanıklar gerek Emniyet Müdürlüğü gerek
Savcılık soruşturmalarında gerekse de Mahkeme sorgularında özel bir çabayla Mihrac Ural ile
ilişkilendirilmeye çalışıldı ancak Mihrac Ural’ın bu olayla ilgisinin olduğuna dair hiçbir ifade
alınamadı. Bu katliamın hiçbir aşamasında Mihrac Ural veya herhangi bir devrimcinin dahli
olduğuna dair tek bir kanıt veya emare olmadığı gibi sanık ifadelerinde de böyle bir şey
geçmemektedir. Türkiye devlet yetkilileri ve polisinin yoğun çabasına rağmen sanıkların
hiçbirinden Mihrac Ural’ı suçlayan ifade alınamamış olması dikkatle üzerinde durulması gereken
bir noktadır.
Tam tersine, sanıklar ifadelerinde olayla ilgili olarak Heysem TOPALCA’nın ilgisi olduğunu
açıklamışlardır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün El Kaide raporunda TOPALCA’nın 2011-2014
yılları arasında 873 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı, Özgür Suriye Ordusu’nun toplantılarına
katıldığı, El Kaide ve El Nusra örgütleriyle de bağlantısı olduğuna dikkat çekilmişti. Türkiye’de iki
kez gözaltına alınan ancak serbest bırakılan Topalca adı, 53 kişinin öldüğü Reyhanlı katliamında
gündeme gelmişti. Davanın tutuklu sanıkları Yusuf Nazik ve Mehmet Gezer, Topalca’yı kendilerini
‘tuzağa düşürmekle’ suçlayarak, “Reyhanlı’dan mal geçirmek için iş birliği yapıyorduk. Patlamada
kullanılan minibüsler kaçakçılık için hazırlanmıştı” demişti. MİT’e çalıştığı iddiaları sıkça gündeme
gelen Heysem Topalca, Niğde’nin Ulukışla ilçesinde 1 astsubay, bir polis ve bir vatandaşın öldüğü
IŞİD saldırısına da adı karışmıştı. Davanın iddianamesinde sanık olan Topalca hakkında
mahkeme yakalama kararı çıkarmıştı. İddianamede, şüpheliler Çendrim Ramadani, Benyamin Xu
ve Muhammed Sakiri’nin Suriye’deki IŞİD’e bağlı kamptan, İstanbul’da silahlı ve bombalı eylem
yapmak için ayrıldıkları öne sürülürken, bu kişilerin Topalca tarafından Yayladağı’ndan yasadışı
yollarla Türkiye’ye sokulduğu, İstanbul’daki bağlantılarının da yine aynı kişi tarafından ayarlandığı
anlatılmıştı. Ayrıca

Topalca’nın adı, Adana’da 7 Kasım 2013’te, dorsesinde 933 roket başlığı ve 10 farklı ebatta
alüminyum boru bulunan TIR olayında da geçmişti. Ama buna rağmen HEYSEM TOPALCA
Reyhanlı patlaması davasına sanık veya tanık olarak dahil edilmemişti.

https://www.indyturk.com/node/321146/haber/reyhanl%C4%B1-ve-ni%C4%9Fde-
sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1nda-ad%C4%B1-ge%C3%A7en-heysem- topalca-konyada-
trafik-kazas%C4%B1nda
Reyhanlı davası sanıkları ifadelerinde, patlama öncesinde, ilişkide oldukları MİT elemanlarına bilgi
verdiklerini, eylemin bütün ayrıntılarını anlattıklarını açıklamışlardır. Yargılama dosyasında bütün
bu bilgiler yer alıyor.
Reyhanlı patlaması olayı ile ilgili olarak Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları 11 Mayıs 2020
tarihinde, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru
önergesi vermiş ancak iktidar makamları bu olayı aydınlatmaktan kaçınmıştır.
https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D27/Y3/T7/WebOnergeMetni/dac516a3- 368b-489a-a696-
8b4b5f6803f5.pdf
Sol TV YouTube kanalının 19 Ekim 2026 tarihinde Reyhanlı Katliamı konusunda yapmış olduğu
dosya yayını yukarıdaki anlatımları da teyit eden ve önemli gerçekleri bir arada sunan bir belge
niteliğindedir. (https://youtu.be/uyMrFvPdj78?is=QU_5RpFhMeF7N-D9)
BANYAS KATLİAMI
Banyas katliamı 2 Mayıs 2013 tarihinde yapıldı. Bu katliam da Mihrac Ural’ın sırtına yıkılmak
istenmektedir. Banyas katliamı yapıldığı gün 2 Mayıs 2013’te Mihrac Ural bir taziye ziyareti
esnasında bir konuşma yapmıştı. Konuşmada “Banyas’ın terörden temizlenmesi gerektiğini” ifade
etmişti. Bu taziye ziyareti ve konuşmanın yapıldığı gün Banyas katliamı oldu. Söz konusu videoyu
Mukaveme Suriyyi kamuoyuna yaydı. Katliamdan sonra Mihrac Ural’ın söz konusu konuşma
kaydının olduğu video El Cezire kanalının eline geçmiş. El Cezire bu video üzerinde oynayarak
sanki katliama çağrı yapıyormuş gibi her tarafa servis etti. Ve Mihrac Ural bunun üzerine Banyas
katliamından sorumlu tutulmaya başladı. Oysa Banyas katliamı yapıldığı gün olan 2 Mayıs 2013
tarihinde Mihrac Ural ve arkadaşları kalabalık bir ekiple, bir arkadaşlarının babasının (Selim Yasin)
ve ardından, bir gün önce çatışmada ölen Ali Bedii Halil’in taziyelerindeydiler. Hatta suçlanmasına
vesile edilen video da bu taziye çadırında çekilmiştir. (https://youtu.be/vLr3cxHdcFA?si=70uxyo-
Ss2e1xRUM) Bu video bunun kanıtıdır. Bir insan aynı anda iki farklı yerde olamayacağına göre bu
iddianın saçmalığı buradan da anlaşılmaktadır.
Oysa Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi bu suçlamaları başından beri şiddetle reddetti. Mihrac
Ural, Mukaveme Suriyyi veya ona bağlı hiçbir kişinin Banyas

katliamında yer almadığını hatta Mihrac Ural, Banyas’a hiçbir zaman gitmediğini açıkladı.
Mihrac Ural’ın başında olduğu Mukaveme Suriyyi’nin sorumluluk alanı Lazkiye’nin kuzeyindeki
bölgeydi. Lazkiye’nin kuzeyinde, içinde onlarca Türkmen köylerinin de olduğu Türkiye sınırına
kadar olan bölgeydi. Ve bu nedenle Mukaveme Suriyyi içerisinde bu Türkmen köylerinden çok
sayıda Türkmen milis vardı. Mihrac Ural’ın Türkiye devletinin saldırganlığıyla karşı karşıya olduğu
halde savaş boyunca sorumluluk alanlarındaki onlarca Türkmen köyünde hiçbir olay yaşanmadı,
kimse öldürülmedi, kimseye saldırılmadı, hiç kimse rahatsız edilmedi.
Mukaveme Suriyyi’nin kendisine tahsis edilen görev alanları dışında bir bölgede faaliyet yürütmesi
mümkün değildi. Buna ordu birlikleri ve Suriye yönetimi izin vermezdi.
Banyas’ta operasyon yapanlar, Suriye ordu birlikleri ve “Difa el Vatan” (Vatan Savunması- Ulusal
Savunma) birlikleri idi. Difa el Vatan’ın Banyas’taki Komutanı FADİ SAKR’dır. Vahşeti uygulayanlar
Difa el Vatan birlikleri idi.
Al Jazeera kanalı 23 Şubat 2014’te köyün sakinleri ve görgü tanıklarıyla bir röportaj yaptı.
Tanıkların anlatımlarına göre Homs ve Tartus’tan gelen ordu birlikleri, Askeri Emniyet Birimi ve
Difa el Vatan (Ulusal Savunma) kuvvetlerinin operasyonu yaptığını anlattı.

(https://www.aljazeera.net/amp/news/2014/2/23/%D8%AA%D9%81%D8%A7%D8%
B5%D9%8A%D9%84-%D9%85%D8%B1%D9%88%D8%B9%D8%A9- %D8%B9%D9%86-
%D9%85%D8%AC%D8%B2%D8%B1%D8%A9-
%D8%A7%D9%84%D8%A8%D9%8A%D8%B6%D8%A7-
%D8%A8%D8%B3%D9%88%D8%B1%D9%8A%D8%A7) Al Jazeera’nın yaptığı bu röportaj ve
videodaki anlatımlar, faillerin FADL SAKR komutasındaki Difa el Vatan (Ulusal Savunma)
olduğunu kanıtlamaktadır.
Ayrıca “zaman Alwsl” adlı kanal da köyün sakinleriyle yaptığı röportajda olayın failleri olarak Difa
el Vatan (Ulusal Savunma) güçlerini açıkça belirtmektedir.
(https://www.youtube.com/watch?v=gB4RCc8uatQ)
Kimdir bu FADL SAKR?
Fadl Sakr, Suriye yönetimi yıkıldıktan sonra şimdiki yönetimde resmi görev aldı; “Silm El Ehli”
(Toplumsal Uzlaşma) adındaki resmi kuruluşun başında yer alıyor. Alevileri mevcut Suriye
yönetimine bağlamaya çalışıyor.
Gazeteci Fehim Taştekin El Monitör dergisinde bir röportaj yayınlamış ve Banyas olaylarını
işlemişti. Bu röportaj da olayın asıl faillerine işaret ediliyordu. Bu röportaj da Banyas olaylarında
Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi’nin hiçbir dahlinin olmadığını kanıtlamadır.

https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer-
command-militia.html
Anlaşılıyor ki şu anda Suriye yönetimi ile birlikte hareket eden ve resmi görevler üstlenmiş olan
Fadl Sakr sırtında taşıdığı ve sorumlu olduğu suçların sorumluluğundan kurtulmak için bu olayların
Mihrac Ural’a mal edilmesini istemektedir. Ancak konu bununla sınırlı değil. Mevcut Suriye
yönetimi de bu yolla geçmişteki bütün katliamlarından aklanmaya çalışmaktadır.
İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ (HTW)’NÜN BANYAS RAPORU
İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Eylül 2013 tarihli 78 sayfalık raporunda ayrıntılı olarak Banyas
olayları incelenmiş ve bu olaylarda Mukaveme Suriyyi ve Mihrac Ural hiçbir şekilde
suçlanmamıştır. (https://www.hrw.org/report/2013/09/13/no-ones- left/summary-executions-syrian-
forces-al-bayda-and-baniyas)
TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ HEDEFLERİ
Ancak Mihrac Ural’ın bütün bu suçlamalara maruz bırakılmasının en büyük nedeni Türkiye
devletinin Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi düşmanlığıdır.
Şöyle ki;
Suriye savaşı boyunca Türkiye devletinin ulusal hedefi, Suriye’nin kuzeyini bir hat boyunca
Akdeniz kıyılarına kadar kendi nüfuzu altına almaktı. Bu hedef doğrultusunda doğrudan askeri
harekatlarla bazı bölgelerde askeri kontrol ve hatta ilhaka doğru bir nüfuz alanı sağlamıştır.
Bunlar; Fırat Kalkanı Bölgesi (2016): Cerablus, El-Bab, Azez ve kırsalındaki yerleşim birimlerini
kapsar.
Zeytin Dalı Bölgesi (2018): Afrin şehri ile Cinderes, Rajo ve çevresindeki köyleri kapsar.
Barış Pınarı Bölgesi (2019): Tel Abyad ve Resulayn arasındaki geniş sınır hattını ve çevresindeki
yerleşimleri içerir.
İdlib ve Halep Çevresi (Astana Süreci / Gözlem Noktaları): Rejim ve muhaliflerin durumuna göre
şekillenen, savunma hatları ve gözlem noktalarının yer aldığı bölgedir.

Bu nüfuz alanlarının uzantısı olarak Lazkiye’nin kuzeyini deniz kıyısına kadar bu bölgedeki
Türkmen nüfusu da suistimal ederek kontrol altına almaya çalıştı. Sultan Murat Tugayları,
Nureddin Zengi Tugayları, Türkistan İslam Partisi, El Nusra Cephesi ve ÖSO (Özgür Suriye
Ordusu) kapsamındaki diğer gruplarla bu bölgeyi ele geçirmeye çalıştı. Türkiye bu “ulusal hedef”
için milyarlarca dolar para harcadı. Binlerce tır dolusu silah sevketti.
(https://tr.euronews.com/2021/05/30/sedat-peker- den-8-videoda-erdogan-hedef-ald-tum-dunyaya-
gosterecegim)

Ama buna rağmen Türkiye, Lazkiye’nin kuzeyinde bu “ulusal hedefi”ne ulaşamadı. Bunda dış
saldırılara karşı Suriye ordusuna yardımcı olan Mukaveme Suriyyi direnişinin belirleyici payı
olduğunu düşünen Türkiye yöneticileri bu milis direniş örgütünün liderine karşı özel bir düşmanlık
güttüler. Mihrac Ural’a karşı terör örgütleri eliyle defalarca suikastlar düzenlediler.
(https://web.archive.org/web/20180906230340/https://tr.sputniknews.com/columnists
/201809061035079727-mihra-urala-bombali-suikast-girisimi/)
Neden Mihrac Ural?
2011’den itibaren başlayan Suriye’ye karşı saldırılar boyunca Mukaveme Suriyyi’nin üstlenip
yerine getirdiği direniş Türkiye’nin Ulusal hedeflerinin Lazkiye kuzeyinde ıskata uğramasına neden
olmuştur. Zaten 1980 öncesinde devrimci faaliyetleri nedeniyle Türkiye tarafından aranmakta olan
Mihrac Ural bu özel nedenle de Türkiye’nin özel hedefi haline getirilmiştir. Bir yandan kendisine
karşı suikastlar düzenletmiş diğer taraftan başkaları tarafından işlenen insanlık suçu niteliğindeki
suçlar sırtına yıkılmaya çalışılmıştır. Bölgede güçlü ve etkin bir devlet olması nedeniyle algı
yaratma, sahte deliller üretme yoluyla Mihrac Ural’ın üzerine kendisinin ve işbirlikçisi olan güçlerin
suçlarını yıkmaya ve böylece suçlarından temize çıkmaya çalışmaktadır.
Oysa Mihrac Ural solcu/devrimci bir insandır. Felsefi bakış açısı gereği halkının haklı olduğuna
inandığı davasını savunmuştur. Suriye’de de Suriye savaşı boyunca halkıyla beraber vatan
savunması içerisinde bulunmuş, vatanı olarak gördüğü Suriye’yi halkıyla beraber dış saldırılara ve
terör saldırılarına karşı savunma pozisyonunda sorumluluk üstlenmiştir. Kendisine tahsis edilen
sorumluluk alanı olan Lazkiye’nin kuzeyi dışında herhangi bir bölgede görev üstlenmemiştir. Hele
hele Suriye dışına yönelik hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Mezhepsel veya etnik temele dayalı bir
anlayışı yoktur. Liderliğini yaptığı Mukaveme Suriyyi içinde Alevi, Sünni, Arap, Türk, Kürt,
Hristiyan, Ermeni, Ateist çeşitli görüş ve toplumsal kesimlerden insanlar bulunmaktadır.
Dolayısıyla bu yapılanmanın mezhepsel eylemlerde bulunması söz konusu olamaz.
(https://www.milliyet.com.tr/gundem/hakli-mucadele-icinde-yer-almaktan-mutluyum- 1793743)
MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ
Mihrac Ural, 1956 yılında Antakya’da doğdu. Genç yaşta devrimci siyasal mücadeleye atıldı. 16.
yaşını Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de uğradığı katliama ve Denizlerin idamına karşı
düzenlenen okul boykotları sırasında geçirdi. 19. yaşını ise devrimci vaftizini yaşadığı
Diyarbakır’da, 24 Haziran 1975’te, üniversite sınavları sırasında, kente gelmek isteyen Türkeş’e
karşı Kürt kardeşleriyle birlikte geçit vermedikleri kale kapılarının önünde geçirdi.

Bu dönemde yoldaşlarıyla beraber “TEK YOL DEVRİM” gazetesini çıkardı, Antakya ve çevresinde
devrimci kültür dernekleri kurdu, faşistlere karşı mücadeleyi yükseltti ve onlarca siyasal seminer
verdi.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Öğrenciliği sırasında hakkındaki
takibatlar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Antakya’da “TEK YOL DEVRİM”

dergisinden sonra THKP-C (Acilciler) örgütünün merkez yayın organı olan “CEPHE” dergisini
çıkardı.

  1. yaşını İstanbul’da devrimci siyasal faaliyetler içinde geçirdi. 21. yaşını, illegal örgütlü siyasal
    yaşamın bir parçası olarak Binboğa Dağları’nda eğitim çalışmalarında yer aldı. Bu sürecin
    ardından, 19 Ağustos 1977’de, firari koşullarda ve hakkındaki kovuşturmalar geçirdi. Bu sürgün
    acılarına yol açan süreçte, itirafçı bir polis işbirlikçisinin bir MİT ajanıyla birlikte çeşitli suçları
    üzerine yıkması belirleyici oldu. Firari koşullarda yoldaşlarıyla beraber merkez yayın organı
    “CEPHE”yi çıkarmaya devam etti ve örgütünün ülke çapında yaygınlaşması ve etkinleşmesi için
    çalıştı.
    10 Mart 1978’de 22 yaşındayken Ankara’nın Yukarı Ayrancı semtinde yakalandı. Ankara ve
    İstanbul emniyet müdürlüklerinde 21 gün boyunca işkence altında kaldı. 23. yaşını bulunduğu
    zindanlarda direniş ve siyasal eğitim faaliyetleriyle geçirdi. On iki zindan arasında süren
    mahpusluk ve sürgün sürecinin ardından, 31 Temmuz 1980’de Adana Cezaevi’nden, idam
    hükümlüsü 30 devrimci örgüt kadrosuyla birlikte firar etti.
    Ağustos 1980’in ortalarında Suriye’ye geçti. Filistin örgütleriyle mevcut bağları yeniden kurarak
    eğitim kampları için zemin hazırladı. 12 Eylül 1980 askerî-faşist darbesine karşı örgütünü yeniden
    toparladı, yoldaşlarının güvenliğini sağlayarak eğitim süreçlerini başlattı ve parti okulunu kurdu. 12
    Eylül rejimine karşı direnişi örgütlemeye çalıştı. İskenderun’da bildiri dağıtan Hasan İnce, bu
    çatışmalar sırasında askeri cunta tarafından öldürüldü.
    George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin saflarında 1990’lı yıllara kadar
    eğitim faaliyetlerini sürdürerek örgütün 12 Eylül rejimine karşı savaş etkinliğini sağlamaya çalıştı.
    24 yaşında, sürgünde ve Filistin kamplarında İsrail’e karşı savaşta yer alarak ve ülkedeki
    mücadele mevzilenmesini organize etti. Haziran 1982’de İsrail’in Lübnan’a saldırmasıyla başlayan
    savaşta, Lübnan ve Filistin davasını savunmak üzere yoldaşlarıyla birlikte örgütlü bir güç olarak
    yer aldı. Trablus’ta İsrail’e, Mısır’a, İngiltere’ye ve Arap gericiliğine karşı yürütülen savaşta
    devrimci güçlerle omuz omuza savaştı; bu mücadelede yoldaşları şehit oldu.
    Siyasal doğrularından ve ilkelerinden ödün vermeden halkını aydınlatmak ve mücadelesini
    sürdürmek için çalıştı. Bu mücadele nedeniyle Almanya’da, Fransa’da, Suriye’de ve Libya’da
    zindanlarda yattı.

24 Kasım-1 Aralık 1986 tarihleri arasında gerçekleştirilen THKP-C (Acilciler) 1. Kongresi’nde,
Başkan Öcalan’ın uzun bir konuşmayla katkı sunduğu kongrede, delegelerin oy birliğiyle genel
sekreterliğe getirildi.
Bu tarihsel süreç boyunca, örgütünün olanaklarıyla imkânları ölçüsünde bütün devrimci örgütlere
çeşitli biçimlerde yardım ve katkıda bulunarak devrimci hareketin gelişmesi için emek harcadı.
Haziran 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’nin (FKBDC) kurucu üyesi olarak
Libya’da da örgütlenme çalışmaları yürüttü. Daha sonra Devrimci Birlik Platformu’nun kurucu
üyeleri arasında yer alarak devrimci hareketin Türkiye’deki mücadelesine katkıda bulundu.
1980’li yılları Suriye’de Müslüman Kardeşler Örgütü olarak adlandırılan siyasal İslamcı silahlı
yapılara karşı savaşta ve 12 Eylül rejimine karşı Türkiye’de yürütülen mücadeleye bütün gücüyle
destek vererek geçirdi.
Evi bir misafirhane gibiydi. Kapısını yoldaşlarına, dostlarına, tanıdıklarına ve farklı görüşlere sahip
olsa da düşünsel ilişkileri içselleştirmiş, insani ve barışçıl olan herkese açıktı.
Kendisini sınıfsal, etnik ya da inançsal etkilerin belirleyiciliğine girmeden, kültürel birikiminin
doğruları doğrultusunda hareket eden devrimci bir militan olarak tanımlıyordu.

2011 yılında, anavatanı Suriye’de teröre karşı direnişe hiç tereddüt etmeden katıldı. Silahını
kuşanırken yazmayı da sürdürdü; yılların birikimini ve düşüncelerini yazılarına aktardı. Mukaveme
Suriyyi örgütünü kurarak sivil halk milisleriyle vatan savunması mücadelesine katıldı. Sevenleri
ona “komutan” der. Ancak kendisi, bir okurunun “O, Mir militandır” sözünde olduğu gibi, kendisini
her zaman bir militan olarak tanımladı.
Nefes almaya fırsat bulamadan tehlikelerle boğuşarak bugünlere geldi. Tek serveti, yayımladığı
kitap ve broşürler ile binlerce makalesinde ortaya koyduğu siyasal düşünceleri ve yazılarıdır.
Suriye’de yaşanan olayları birinci elden ve olayların merkezinde olan biri olarak yüzlerce
makaleyle açıkladı ve kamuoyunu bilgilendirdi.
Savaştan nefret ediyordu. Ancak savaş, vatanı Suriye’ye dayatıldığı için silaha sarıldı. Buna
rağmen savaş kurallarını belirleyen Cenevre Sözleşmeleri’ne ve ek protokollerine bütünüyle riayet
ettiğini beyan ediyordu.
Suriye’nin emperyalist, sömürgeci, gerici ve yayılmacı güçlerin desteklediği, 80 ülkenin desteğini
aldığını belirttiği terör tehdidine karşı direnişinde, Mukaveme Suriyyi örgütünün komutanı olarak
mücadeleyi yoldaşlarıyla beraber yürüttü. Bu mücadeleyi bütün bölge halklarının çıkarları
doğrultusunda yürütülen bir mücadele olarak gördü.

Mücadele süreci boyunca ortak vatanda Kürt halkının bütün haklarını kazanması için mücadele
etmeyi tarihsel bir görev saydı. Bu hakların anayasal ve yasal kurum ve kuruluşlar aracılığıyla
güvence altına alınmasını savundu.
MİHRAC URAL İÇİN ULUSLARARASI ADİL YARGILANMA TALEBİ
ADİL YARGILANMA HAKKI VE TALEPLER
Mihrac Ural, 14 Ekim 2026 tarihinde, geçici oturum izniyle bulunduğu Lübnan’da Türkiye MİT’i
tarafından kaçırılarak Suriye’ye götürülmüştür. Bu operasyon uluslararası hukuka ve Lübnan’ın
egemenlik haklarına aykırıdır.
Kaçırılmasının ardından Türkiye ve Suriye’de devlet kontrolündeki medya aracılığıyla yoğun bir
linç kampanyası başlatılmış; Mihrac Ural, Suriye’nin Banyas ve Türkiye’nin Reyhanlı kentlerinde
yaşanan katliamlardan sorumlu gösterilerek henüz adil bir yargılama yapılmadan kamuoyu
nezdinde peşinen mahkûm edilmiştir.
Mihrac Ural, geçmişten bu yana kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş ve bu suçlarla hiçbir
ilgisinin olmadığını ifade etmiştir. Hakkındaki iddialar bağımsız ve tarafsız bir yargılama
sonucunda kanıtlanmadan suçlu ilan edilmesi, hukukun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Suriye’de devlet eliyle yürütülen algı operasyonları ve kamuoyu yönlendirmeleri karşısında, yargı
bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin ciddi kaygılar taşıyoruz. Bu nedenle, Mihrac Ural’ın adil
yargılanma hakkının güvence altına alınmasını ve davasının Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız
bir uluslararası yargı mekanizmasında görülmesini sağlayabilecek hukuki yolların
değerlendirilmesini talep ediyoruz.
Bu çerçevede;
Masumiyet karinesinin, savunma hakkının ve avukata erişimin güvence altına alınmasını,
Hakkındaki suçlamaların bağımsız, tarafsız ve hukuka uygun biçimde incelenmesini,
Siyasi baskıların ve algı operasyonlarının yargılama sürecini etkilemesinin önlenmesini,
Davanın Suriye dışında bağımsız bir uluslararası yargı mekanizmasında görülmesi için gerekli
hukuki imkânların araştırılmasını,

Birleşmiş Milletlerin, uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve hukukçuların bu konuda girişimde
bulunmasını talep ediyoruz.
Uluslararası kamuoyunu, insan hakları savunucularını, hukukçuları ve demokratik kurumları
çağrımıza destek vermeye davet ediyoruz.

Adil yargılanma bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkıdır. Hiç kimse yargılanmadan mahkûm
edilemez.
Mihrac Ural için uluslararası adil yargılanma talebinde bulunuyoruz!
Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi
EKLER:
1- Banias ve Reyhanlı üzerine Mihrac Ural’ın kendi açıklamaları (4 Mayıs 2016):
YARGISIZ İNFAZIN AHLAKSIZLIĞI BANYAS – REYHANLI İTTİHAMI…
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=128886807517108&set=a.107100896362
366.1073741828.100011873679111&type=3&theater
Mihrac Ural – 4 Mayıs 2016 / Perşembe – Lazkiye
Birileri nedense Banyas çatışmalarını ve sonuçlarını sırtıma yıkmak istedi. Bunu özellikle tekfirci
terör şebekelerini yapması ilginçti. Oysa aklı başında muhalefet çevrelerinin yaptığı tüm
araştırmalar onlara kimlerin neler yaptığını yeterince açık göstermişti. Ancak işin kolayına kaçıp
beni suçlamanın ikna edici bir yanı yoktur. Tüm veriler tüm deliller Banyas kıyımının tekfircilerin
başlattığı ve sahili kana bulamayı planlayan “Sahil Volkanı” adlı operasyon girişiminin ürünüdür.
Onlar saldırdı ve ortaya çıkan Refleksin boyutları altında ezildi. Olay budur.
Biz Mukaveme Suriyyi güçleri olarak ise olayları sadece haberlerden izlerdik ne bir yerimiz ne de
bir katkımız vardı çünkü bizler Lazkiye kuzey kırsalında konuşlanan bir hareketiz. Banyas olayları
vuku bulurken bir arkadaşımızın babasının taziyesindeydik; yanımızda Şeyh Zülfikar Ğazal, Şeyh
Muvaffak Ğazal ve onu aşkın militanımız vardı (2 Mayıs 2013). Oradan da ara vermeden Datur
mahallesindeki şehit Ali Halil’in cenazesini taziyeye gitmiştik. Bu sıralarda ortaya çıkan Banyas
olayları teziye çadırında birileri tarafından bana soruldu ve ben konuyu uzunca anlatmaya çalıştım.
Video’yu kayıtları yapıldı ve videoyu bizler yayınladık.
Bu videoda geçen ve tamamen askeri terimlerden oluşan “tatvik” (kuşatma) “tahrir” (Kurtarma) ve
“Tathir” (temizleme) ön görülerimi aktardım. Bu konuşmadan “tathir” kelimesi cımbızla çekilip,
bakın mezhepsel temizlik yapma hedefi koymuştur diye başta El cezirede ve diğer yandaş
yayınlarda günlerce aylarca tekrarlarla yer alan haberler yapılmaya başlandı. Hiçbir hukuk
kaidesine uymayan bu yargısız infazla olay sırtıma yıkılmaya çalışıldı. Bizde buna karşı kendi
video analizlerimizi içeren cevabı bir video yaptık ve yayınladık. Ancak yalanın bu dev medya
organlarında

cevap hakkı olmadan yayılmasıyla baş etmek zamana kalmış bir şeydi biz de bu olayda zamanı
hakem koyduk.
REYHANLI OLAYLARI GERÇEĞİ
Reyhanlı olayı ise çok daha feci bir hamakat ürüne olarak sırtıma yargısız infazca yıkılmaya
çalışıldı. Olay üzerinden yarım saat geçmeden zamanın İçişleri Bakanı ve başbakan olarak RTE
hiçbir veri olmadan olayı sırtıma yıkarak adımı basına ilan ettiler. Olay 11 Mayıs 2013’ta 8
Mayıs’ta bir gazeteye yansıdığı kadarıyla Bir muhbir, “…MİT’e açtığı telefonda “Mihrac Ural’ın

bombalama eylemleri yapacağı” ihbarın da bulunmuştur. Star gazetesinin bu ilanına dayanarak
sanki her şey önceden kurgulanmış gibi hep bir ağızdan bana saldırdılar.
Oysa Reyhanlı olayını ben de sıradan bir vatandaş gibi gece bültenlerinden duydum. Olayı bir
vahşet olarak değerlendirip ilanımı yaptım. Masum insanların katledilmesi ne ilkelerimde ne de
hayatım boyunca halkım için yürüttüğüm devrimci mücadelenin kapsamında gördüm. Bu olaya
karışanların tümünü cani olarak değerlendirdim ve eylemi korkakça, lanetlik bir eylem olarak ilk
kınayanlardan oldum.
Ama nafile, hükümet kararını vermişti. Adaleti yönlendirme geleneğinden gelenler, Emniyet Genel
Müdürlüğü İstihbarat Dairesinin mutfağında hazır reçete gibi bekleyen iddialar öne sürüldü; zaten
2010 seçimleri öncesi aynı kaynaklar “Alevi liderlerine suikast” yapacağımı ilan ediyordu. Bu
yargısız infazcı medya kuruluşlarını babam ölümünden kısa süre önce mahkemeye vermeyi ihmal
etmedi.
Hedef Mihrac Ural’dı. Konu bu yanıyla Banyas katliamına bağlanarak da kamuoyunda algı
operasyonu yapılmaya başlandı. Ama halkımız buna çok sert cevap verdi. Tepki gösterdi ve
hükümeti yalıncılıkla suçladı. Yürüyüşler ülkenin dürt biryanını sarmaya başladı, ardından Gezi
olayları da gelince iktidar büyük bir sarsıntı içinde korku ve kaygıya sürüklendi.
Reyhanlı olaylarında 32 kişi gözaltına alındı. Tümü polis işkencesi altında ifade verdi.
Sorgularından bir türlü Mihrac Ural adı çıkmadı. Savcılık ve mahkeme sorgularında da durum
aynıydı; kimse tanımıyordu hayatlarında da bu isimle buluşmamışlardı. Mihrac Ural adı paraşütle
iddianameye indirildi. Vehim üzerinden hayal ürünü senaryolarla adımın sokuşturulmasına rağmen
bir türlü bunu onaylayacak ifade bulunamamıştı. Hayret olan şey de olayın birinci derece
sorumlularından olması gereken, ifadelerde de adı geçen iki kişinin adları sihirli bir el tarafından
iddianameden çıkarılıyordu; biri Kesaplı kaçakçı Nişan İndikizyan’dı.
Uzak yakın hiçbir ilgimin olmadığı ve asla olmayacağı bu vahşet eylemlere bulaştırılmamın ana
nedeni Suriye’ye karşı düşmanlıktı. Suriye’ye savaş açmak isteyenler bu işi MİT’in ilgili kişileriyle
MOSSAD ve Lübnan mafyasıyla tetikçi Antakya mafyasıyla yaptılar. Amaç, bu kanlı menfur kıyımı
sırtıma yıkarak olaya siyasi bir boyut verip, Suriye düşmanlığına, savaş ortamı gerginliği
oluşturmak için kullandılar.

Reyhanlı olayı dolaysızca MİT’in olayıdır. Bu olayla yaratılmak istenen savaş gerginliği işe
yaramadı. TSK Amerika’nın NATO’nun onayı olmadan bir savaşa girmeyeceği gerçeği bu amacı
sınırlıyordu. Amerika istihbaratı olayın tüm gerçekliğini biliyordu ve bölge bataklığına girmek
istemiyordu, bu nedenle bu kanlı eylemde olan masum 53 kişinin canına olmuştu. Kukla TSK,
diktatör Erdoğan’ın ordusu olarak bu kanlı vahşetten eli boş çıkıyordu. Halkın büyük tepkisi ise
iktidarın sarsılmasına yol açmıştı. Bu konuda söyleyeceğim son söz, bu tür eylemleri organize
eden şebekeler halkları birbirine düşürmek isteyen bölgedeki savaşın uzamasından çıkarı olan
devletlerin kuklalarından başka bir şey değildi. Zaman bunu delileriyle insanlığa gösterecektir. Ben
de zamanı bu gerçek için hakem koymakla yetiniyorum.
KONUYLA İLGİLİ TWİTLERİM
1-Bininci kez tekrar ediyorum. Ama sorunda samimiyet olduğu için cevaplayacağım. Hayatımda
Banyas’a gitmedim orada savaşmadım.
2-Mukaveme Suryyi temas hattı Kuzey Lazkiye kırsalıdır Türkmen dağı Kesap yöresidir. Tek
militanımız bile Banyas’a ayak basmamıştır
3- Katliam olduğu iddia edildiği gün ben ve arkadaşlarım, bir arkadaşımızın babasının
taziyesindeydik. 2 Mayıs 2013 / s:11:15.

4-Yanımızda onu aşkın militan ve Şeyh Zülfikar ve Muvaffak Ğazal vardı. Oradan da Hırbıt Sulas
mıntıkasında bizimle omuz omuza olan NDF’li şehit militanın taziyesine yöneldik.
4- Yakın mahalledeydi (Dautur). Şehit Ali Halil’in taziyesinde bana Banyas olayları soruldu, cevap
verdim. Banyas’ta sözü edilen olaylar da bu sıralarda vuku bulmuştu.
5- Olaylardan haberimiz de yoktu. Konuşmamın videosu elimizde. Oradaki konuşmam cımbızlandı
ve kullanıldı; askeri bir terim olan “tathir” (temizlik) kelimesi üzerine kurgular yapıldı
6- videoda askeri terimlerle “Banyas kuşatılmalı kurtarılmalı ve “tathir” (temizlik) yapılmalı” dedim.
7- Bu askeri “tathir” (temizlik) kelimesi videodan cımbızlanarak “mezhep temizliği”ne çevrildi. Oysa
Banyas’ta bile değildik.
8- Tathir kelimesiyle de kastettiğim, geride kalan mayın, bubi tuzakları, kannas ya da gizlenin
hücrelerin temizliğiydi ki bunun askeri olarak başka bir anlamı yok
9- Banyas katliamı İŞİD’e ait Bayda cami imamı Beyati’nin ve ailesini “Sahil volkanı”
operasyonunu başlattılar diye katlettiler.

10- Mukaveme yoktu yeri de değildi ilkelerinde asla sivillere dokunulmazdı Mukveme laik bir
yapılanmadır farklılıkları içerir
11- Mukaveme Suriyyi saflarında, Sünniler, Aleviler, İsmaililer, Dürziler, Hıristiyanlar Türkmen Kürt
ve Araplar yer alır.
12- Banyas katliamını Mihrac Ural’ın sırtına yıkmak yargısız infazdır ve yalandır. Bu yalana ihtiyacı
olanlar ise gerçek katildir.
13- Banyas olayını daha iyi anlamak için Fehmi Taştekin’in olaylarla ilgisi olan Humus’lu Hatim Ali
Styti’yele röportajını okuyun
A-) Fehim Taştekin’in Banyas’la ilgili röportajı http://www.al-
monitor.com/pulse/tr/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-militia.html#
B-) Fehim Taştekin’in ikinci Banyas röportajı http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim-
tastekin/trajik-bir-donusum-patrondu- sebbiha-oldu-1411955/
C-) 2 Mayıs 2013, Şehit Ali Halil taziyesinde Banyas’la ilgili soru üzerine cevabım Video
https://www.youtube.com/watch?v=Humwna0EW4Y
D-) Banyas olaylarıyla ilgi El ARABİYA TV’nin yaptığı yanıltma algı operasyonu yayını
https://www.youtube.com/watch?v=6mFL1H3XyFc
E-) Algı operasyonlarına karşı gerçekleri açıklayan videomuz; Yalanlar ve çarpıtmalar çok açık
https://www.youtube.com/watch?v=lY9ql16JoPc
14- Banyas’ta bir kıyım varsa tekfircilerin “sahil volkanı” operasyonuyla başlayan bir kıyım vardır.
15- Başaramadıklarında ortaya çıkan refleksin olumsuz sonuçlarını başkalarının sırtına yıkmaya
kalktılar.
16- Bu gün tüm yönleriyle, tutukluların işkence altında polis sorguları, savcılık ve mahkeme
ifadelerinde açığa çıktığı gibi Reyhanlı olayıyla da uzak yakın bir ilgim yoktur olamazdı da.
17- Devrimci inancım, ilkelerim asla masumları katletmeyi içermez, sivillere zarar vermeyi
kapsamaz Reyhanlı olayı Banyas olayları ardından gelince ikisini sihirli bir el hareketiyle
birleştirenler gerçek katillerdir.
18- Hükümetin İçişleri Bakanı ve Başbakanın hiçbir kriminolojik verileri incelemeden olay
üzerinden yarım saat geçmemişken adımı anarak beni suçlu ilan etmeleri manidardı zaten.

19- Halk buna inanmadı ardından gösteriler ve Gezi olayları geldi. Halk katilin Suriye’yle savaş
çıkartmak isteyenler olduğuna işaret etti gerçekte buydu
20- Adımı iddianameye paraşütle indiren savcının da arandığı bir ülkede adalet aramayacağız;
ama bu ahlaksız suçlama, lanetlediğim bu vahşet kıyımın kimlerce irtikap edildiğine yeterli bir
göstergedir.
21- Reyhanlı kıyımı MİT’in savaş taraflıları + MOSSAD + Lübnan ve tetikçi Antakya mafyasının
para karşılığı yaptığı bir vahşettir. Savaş çıkartmak için MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın sözlerini
hatırlayın yeter
22- Vicdanım temiz, hayatımı halkım için adadım böylesi ahlaksız eylemlerde yer almam ve kimse
beni almaya zorlayamaz da.
23- Masum insanları katletmek halkları birbirine düşürme amacında olan emperyal çıkarların ve
kuklalarının işidir. Hiçbir yönüyle halka ve insana hizmet etmez.
24- Üzerime yıkılmak istenen tüm suçlamalarla adil uluslararası bir mahkemede yargılanmaya da
hazırım. Beni kim suçlamışsa şahıs şahıs onların da aynı davada yer alması koşuluyla bu
yargılanmada kendi irademle yer alırım.
İHBARLAR:
http://www.cnnturk.com/turkiye/reyhanli-iddianamesinde-ilginc-detaylar
8 Mayıs: “Bombalı saldırı olacak” 5’i Türk 18 kişinin öldüğü, 24 kişinin de yaralandığı Cilvegözü
Sınır Kapısı’ndaki bombalı araç saldırısının üzerinden 3 ay geçmeden 8 Mayıs 2013’de Hatay
polisini arayan bir kişi, Suriye istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen ve liderliğini Mihraç
Ural’ın yaptığı THKP-C Acilciler terör örgütünün Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı yapacağını 155
Polis İmdat telefonu yerine, Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün telefonuna iletti. İhbarcı,
bombalı saldırının Ankara’da yapılacağın, patlayıcıların nereden hangi saatte sokulacağını bir gün
önceden belirterek şunları söyledi: “Bombalama olayı ile ilgili Temir Dükancı 9 Mayıs 2013’te
tahminen 22.00- 24.00 saatleri arası, Yayladağı Sınır Kapısı’ndan giriş yapacak. Temir Dükancı’yı,
Yusuf Nazik veya Nasır Eskiocak isimli şahıslar gelip alacak ve daha önceden bombalama eylemi
için hazırlanan araçların olduğu yere götürecek. Daha önceden bombalama işinde kullanılmak
üzere 2 adet kapalı kasa minibüs alındı, bu araçlara Harbiye’de Mehmet Gümüşlü isimli
kaportacıda gizli bölmeler yapıldı. Araçlar şu an Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta
kadar önce, 25-30 kiloluk paketler içerisinde toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi
Samandağ Meydan Köyü yakınlarında denizyolu ile balıkçı Cengiz diye biri aracılığıyla geçirilerek
Hatay Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar perşembe gecesi araçlara yüklenerek Nasır
Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya hareket edecek. Bu işler için 2 hafta kadar önce
Lazkiye’de Yusuf Nazik ve Nasır Eskiocak isimli şahıslara, 4-5 milyon Suriye parası ile bomba
eğitimi verildi.

Lazkiye’den yüklenen bombaları bizzat gördüm. Bunu Lazkiye’de olan Acilciler lideri Mihraç Ural
ve yanında kalan Hacı kod adlı biri planladı.”
http://onedio.com/haber/reyhanli-bombacilari-telefonda-114453
Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer tarafından,
“Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli bölmeler yaptığı iki
adet 100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır
Eskiocak ve Temir Dükancı’nın da yer aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet

Savcılığı’na iletildi. Savcılık da çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın
içeriğini, MİT ve Jandarma’ya bildirdi.
http://www.haberler.com/reyhanli-patlamasinda-ihmali-oldugu-iddia-edilen-8063393- haberi/
Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman tarafından hazırlanan iddianameye göre patlamadan 3 gün
önce 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü 155 Polis İmdat telefonu yerine İl Emniyet Müdürlüğü TEM
Şube Müdürlüğü’nü arayan bir kişi Suriye istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen ve liderliğini
Mihraç Ural’ın yaptığı THKP- C Acilciler terör örgütünün Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı
yapacağını söyledi. Bombalı saldırının da Ankara’da yapılacağını belirten ihbarcı, eylemi
gerçekleştirecek kişilerin isimlerini de vererek şunları söyledi:
“Daha önceden bombalama işinde kullanılmak üzere 2 adet kapalı kasa minibüs alındı, bu
araçlara Harbiye’de Mehmet Gümüşçü isimli kaportacıda gizli bölmeler yapıldı. Araçlar şu an
Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta kadar önce, 25-30 kiloluk paketler içerisinde
toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi Samandağ Meydan Köyü yakınlarında denizyolu ile
balıkçı Cengiz diye biri aracılığıyla geçirilerek Hatay Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar
perşembe gecesi araçlara yüklenerek Nasır Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya
hareket edecek.”
http://bianet.org/bianet/insan-haklari/166169-isid-reyhanli-nigde-diyarbakir-ve-suruc
Av. Hatice Can “Reyhanlı davasında etkin soruşturma yapılmadığı çok net. Soruşturma evresi ve
savcılık iddianamesi alelacele hazırlanmıştı. Savcı, şu anda tutuklu olan Özcan Şişman’dı.
Savcılık, radikal İslamcı örgütlerle ilgili elinde olan bilgileri kullanmadı. Örneğin Heysem
Topalca’nın da olayın içinde olduğu söyleniyor ama iddianamede yok. Asıl sanıklara ulaşılmadı,
asıl sanıklarla ilgili soruşturma savsaklandı. Niğde dosyasında Heysem Topalca’nın Reyhanlı
katliamını planladığı

iddia edilirken, Reyhanlı davasında patlamadan Mihraç Ural ve Beşar Esad sorumlu tutuluyor.”
İDDİANAMEDEN: 8 Mayıs’taki dördüncü duruşmada MİT, Emniyet ve Jandarma İstihbarat
patlamaya ilişkin cevap yazısı gönderdi. Jandarma, ellerinde bilginin olmadığını iletti. Emniyet
İstihbarat yazısında, “Suriye’den gelen ihbar üzerine, saldırının olduğu tarihten iki gün önce
bölgedeki MİT unsurları, yapılacak eylemle ilgili bilgilendirildi” dedi. Emniyet, saldırıyı
gerçekleştirecek kişilere, saldırıda kullanılacak araçlara ve hedef yerlere (Antep, Niğde ve Ankara)
dair bilgilerin MİT’e gönderilen notta ayrıntılı olarak yer aldığını bildirdi.
http://www.aktifhaber.com/mit-reyhanli-bombacilarini-23-gundur-dinliyormus- 792909h.htm
Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 Mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer tarafından,
“Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli bölmeler yaptığı iki adet
100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve
Temir Dükancı’nın da yer aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi.
Savcılık da çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve Jandarma’ya
bildirdi.
http://t24.com.tr/haber/mitin-1-gun-once-uyardigi-reyhanli-katliami-ihbarini-emniyet-9- saat-sonra-
gormus,313217
33 sanığın yargılandığı ana davanın iddianamesinde, 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü 155 Polis
İmdat telefonu yerine İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nü arayan bir kişi Suriye
istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen ve liderliğini Mihraç Ural’ın yaptığı THKP-C Acilciler
örgütünün Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı yapacağını söyledi. Bombalı saldırının da Ankara’da
yapılacağını belirten ihbarcı, eylemi gerçekleştirecek kişilerin isimlerini de vererek şunları söyledi:
“Daha önceden bombalama işinde kullanılmak üzere 2 adet kapalı kasa minibüs alındı, bu

araçlara Harbiye’de Mehmet Gümüşçü isimli kaportacıda gizli bölmeler yapıldı. Araçlar şu an
Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta kadar önce, 25-30 kiloluk paketler içerisinde
toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi Samandağ Meydan Köyü yakınlarında denizyolu ile
balıkçı Cengiz diye biri aracılığıyla geçirilerek Hatay Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar
perşembe gecesi araçlara yüklenerek Nasır Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya
hareket edecek.”

http://arsiv.taraf.com.tr/haber-yazdir-124452.html
18 saat önce bilgi verilmiş Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs: Emniyet’e, Mehmet
Gezer tarafından, “Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli bölmeler
yaptığı iki adet 100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde
Nasır Eskiocak ve Temir Dükancı’nın da yer aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet
Savcılığı’na iletildi. Savcılık da çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT
ve Jandarma’ya bildirdi.
10 mayıs saat 19:25: MİT, olayın sorumlularından Nasır Eskiocak, Mehmet Genç, Yusuf Nazik ve
Yusuf Büyükkasım’ın söz konusu eyleme yönelik hazırlıklarına ilişkin teknik takip neticesinde 18
nisandan itibaren elde ettiği yukarıdaki bütün detaylı bilgileri, dinleme tutanaklarını ve GSM
bilgilerini içeren notu Beşir Atalay, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma’ya gönderdi. Notta,
Mehmet Genç’in adına-saldırının gerçekleştirildiği araçlar olan- 06 AH 6072 plakalı 2004 model
aracın 25 nisanda, 31 ARS 83 plakalı aracın ise 29 nisanda tescil edildiği bilgisi de yer aldı. Yani
MİT, 23 gündür elinde olan bilgileri patlamadan sadece 18 saat önce paylaştı.
Ve bir gün sonra araçlar patlatıldı..
http://onedio.com/haber/reyhanli-bombacilari-telefonda-114453
Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer tarafından,
“Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli bölmeler yaptığı iki adet
100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve
Temir Dükancı’nın da yer aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi.
Savcılık da çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve Jandarma’ya
bildirdi. 10 Mayıs saat 19:25: MİT, olayın sorumlularından Nasır Eskiocak, Mehmet Genç, Yusuf
Nazik ve Yusuf Büyükkasım’ın söz konusu eyleme yönelik hazırlıklarına ilişkin teknik takip
neticesinde 18 nisandan itibaren elde ettiği yukarıdaki bütün detaylı bilgileri, dinleme tutanaklarını
ve GSM bilgilerini içeren notu Beşir Atalay, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma’ya gönderdi.
Notta, Mehmet Genç’in adına- saldırının gerçekleştirildiği araçlar olan- 06 AH 6072 plakalı 2004
model aracın 25 nisanda, 31 ARS 83 plakalı aracın ise 29 nisanda tescil edildiği bilgisi de yer aldı.
Yani MİT, 23 gündür elinde olan bilgileri patlamadan sadece 18 saat önce paylaştı.
Reyhanlı davasında 9 sanığa 53’er kez ağırlaştırılmış ömür boyu ve 4 bin 32’şer yıl hapis cezası
veren mahkeme gerekçeli kararını açıkladı.

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde 11 Mayıs 2013’te gerçekleşen ve 53 kişinin yaşamını yitirmesiyle
sonuçlanan bombalı saldırıyla ilgili 33 sanığın yargılandığı davada 9 sanığa 53’er kez
ağırlaştırılmış ömür boyu ve 4 bin 32’şer yıl hapis cezası veren mahkeme, gerekçeli kararını
açıkladı. Kararda sanık Nasır Eskiocak’ın her iki bombalama eyleminin planlama, hazırlık,
koordinasyon ve icra aşamalarında bizzat görev aldığı belirtildi. Eskiocak’ın kovuşturma
aşamasında verdiği savunmalarında kaçak içki ve sigara işi yaptığını iddia etmesinin gerçeklikle
bağdaşmadığı belirtilirken, “Ankara Kocatepe Camii ve Konya’da bir AVM ziyareti gibi insanların
yoğun olarak bulunduğu yerlere gitmelerini kaçakçılık olgusu ile açıklamak mümkün değildir”
denildi. Eskiocak’ın Mehmet Genç, Yusuf Büyükkasım ve Ahmet Mansuroğlu ile de irtibat

kurduğunun görüldüğünün altını çizen mahkeme, saldırıdan önce bu kişilerin bir türbeye gittiğini ve
birbirlerine sahip çıkacaklarına dair karşılıklı yemin ettiklerini ifade etti. Mahkeme, bu kişilerin
saldırının en başından itibaren Eskiocak’la birlikte hareket ettiğinin anlaşıldığını belirtti.
SALDIRIDAN ÖNCE BULUŞUP YEMİN ETTİLER Sanık Doğan Özdemir’in de Eskiocak’la yakın
ilişki içerisinde olduğunu belirten mahkeme, saldırıdan önce ikilinin Efes tepesine araba ile
gittiklerini ve burada karşılıklı yemin ettiklerini belirtti. Mahkeme saldırıdan önce Yusuf
Büyükkasım, Mehmet Genç, Doğan Özdemir ve Nasır Eskiocak’ın Reyhanlı ilçesinde bomba yüklü
araçları koyacakları yerleri tespit etmek amacıyla Yusuf Büyükkasım tarafından kiralanan araçla
keşif yaptıklarını belirtti. Sanık Süleyman Evet’in saldırı planına olaydan bir gün önce dahil
edildiğini belirten mahkeme Evet’in sanıklardan Doğan Özdemir ile görüştüğünü ve para vaadi ile
ikna edildiğini belirtti.
İŞLETTİKLERİ DÜKKANLAR BULUŞMA NOKTASI
Sanık Fikret Nazik’in de işlettiği tavukçu dükkanının irtibat ve buluşma noktası gibi kullanıldığını
belirten mahkeme Nazik’in, saldırıyı yapan Mehmet Genç, Yusuf Büyükkasım ve Ahmet
Mansuroğlu’nun olaydan bir gün önce ve olaydan sonra takipten kurtarmak için kalacakları
kulübeyi ayarladığını belirti ve Nazik’in bu kişilerin 2 gün boyunca barınmalarını ve ihtiyaçlarını
karşıladığı vurguladı. Sanık Ergin Ördek’in de yine Eskiocak’la yakın ilişki içinde olduğunu belirten
mahkeme, saldırı öncesi, saldırı sırası ve sonrası aşamalarda Ördek’in arabası ile Nasır’ı ve onun
yönlendirmesi ile diğer sanıkları istediklere yerlere götürdüğünü belirtti. Sanık Mehmet Kılıç’ın da
Eskiocak’la yakın ilişki içinde olduğunu belirten mahkeme, saldırı öncesi, saldırı sırası ve
sonrasında Kılıç’ın Eskiocak’a yardım ettiğini ve işlettiği börekçi dükkanını da örgütün irtibat ve
buluşma noktası olarak ayarladığını belirtti. 9 KİŞİYE 53’ER KEZ AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET
Mahkeme bu 9 kişinin suçlarının sabit olduğunu ve 53 kişinin ölümden dolayı 53’er kez
ağırlaştırılmış ömür boyu; öldürmeye teşebbüs, yaralama ve diğer suçlardan da yaklaşık 4 bin
32’şer yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme diğer 13 sanığı da bombalı eylemden suçlu bulmadı.
Mahkeme bu sanıklara ‘Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etme’ suçlarından 15 yıldan
22.5 yıla kadar değişen hapis cezası verdi. 3 sanığı suçsuz bulan mahkeme, beraatlerine
hükmetti. Mihraç Ural’ın da bulunduğu 8 firari sanığın dosyalarının ayrılması kararlaştırıldı.
(İstanbul/EVRENSEL)

AÇIKLAMALARIM
Bu şahıs, bölge üzerinde en ciddi araştırmacı olarak öne çıkan Fehim Taştekin’le röportaj yaptı.
Sanırım bu yayınınızın kaynağı da söz konusu olan röportajdır. iki link vereceğim daha geniş
okumalar için
1- http://www.al-monitor.com/…/turkey-syria-lords-of-war…#
2-:http://www.radikal.com.tr/…/trajik-bir-donusum…/
Ancak bu linkler şimdi açılmıyor. Buna rağmen dile getireceğim şey şudur;
Terör üreticisi ve destekçileri ve terör medyası Banyas katliamını benim (Mihrac Ural) yaptığına
dair kesilmeden devam eden yayınları oldu. Bugün de aynı algı Reyhanlı olayıyla birlikte sırtıma
yıkıldı.
Gerçeklerden uzak bu algı operasyonlarına karşı bir dizi yazı yazdım ve uluslararası bir
mahkemede yargılanmaya hazır olduğumu belirttim. Ne Reyhanlı ne de Banyas olayları ne biçim
ne de içerik açısından benim ilkelerimle hiçbir biçimde uyuşmaz. Masum insanların katli, ilgisiz
olanların öldürülmesi benim devrimci ahlak ve ilişki anlayışımla asla bağdaşmaz.
Banyas olayı vuku bulduğunda, Lazkiye’de taziyedeydim. Saati ve kim olduğu belli olan bu
taziyeden (arkadaşımız olan birinin babasınn taziyesi 2 Mayıs 2013 Saat:11.30 ) ardından Hırbıt

Sülas mıntıkasında şehit olan Ali İbrahim adlı bir militanın taziyesine gittik. Orada Banyas üzerine
sorulan soruları cevaplandırdım Cevabımızı da video olarak kendimiz yayınladık. Bu videodan
alınan bir iki saniyelik kısımda benim “Banyas’ın tahrir ve tathir” edilmesi gerektiği sözlerimden
“tathir” (temizlik) kelimesine alarak üzerine inşa ettikleri “mezhep temizliği” yalanıyla bugüne
kadar ahlaksız yayın yapmaktadırlar.
Mukaveme Suriyyi ‘nin askeri alanı Türkiye sınırıdır hayatımızda Banyas’a gitmedik gitme gibi bir
yükümlülüğümüz yoktur da. Ama yalan makineleri susmadı hala aynı karalamayı yapmayı
sürdürüyor. Reyhanlı olayında dün gerekçeli karar yayınlandı. Bu olayda çok alçakçaydı ve
masum insanlar katledildi. Olay üzerinden yarım saat geçmeden kriminoloji ilmine katkı gibi faili
tespit edip, adım üzerine yargısız infaz yapıldı.
Her iki olay bir cinnettir. Banyas olayını bu şahıs Fehim Taştekine ayrıntılarıyla anlattı. Radikal’de
yayınlanan bu röportajlarda Banyas olayıyla kimin birinci derecede ilgili olduğu açıktır. Üstelik
Banyas olayı terör şebekelerinin “sahil volkanı” adlı toplu kıyım çabalarına karşı bir savunma
etkinliği olarak gelişti. Buna rağmen masum insanların bu ölçekte katli doğru değildir demeliyim.

Bu iki olayı sırtıma yıkanlar bellidir. Terör şebekelerinin sıklıkla yaptığı bu yön şaşırtma işleri,
yaptıkları işlerin8 utanılacak kadar insanlık dışı olmalarındandır. Okurların bilgisine sunarım. (
Mihrac Ural)
2- Reyhanlı “Dedikodu” Gazetesiyle Röportaj (14 Haziran 2013):
DÜŞMANLIK ZARAR VERİR, DOSTLUK GÜÇLENDİRİR
Mihrac Ural – 14 Haziran 2013 / Perşembe
Reyhanlıda dedikodu adlı bir yerel gazete facebook üzerinde benimle bir röportaj yapmak istedi.
Tam o saatlerde BBC muhabiri Mahmut Hamsici de röportaj yapmak istediklerini dile getirdi (13
Haziran 2013 / Perşembe). Biri dünyanın en büyük medya etkinliği, diğeri ise adı sanı bilinmeyen
Rayhanlı’nın mahalli gazetesi. Önce Reyhanlı gazetesini tercih ettim. BBC röportajı ardından
gelecek. Birlikte okuyalım.
Tugay Kılıç:
Öncelikle reyhanlı dedikodu gazetesine hoş geldiniz Mihrac Ural, bizi kabul ettiğiniz için sizlere
teşekkür ediyorum
İlk sorum şu Banyas katliamını siz mi organize ettiniz?
Mihrac Ural:
Banyas katliamını kim yaptıysa onu lanetliyorum. Bu katliam bir vahşettir bin cinnettir. Bu katliamı
yapanlar zaten kendileri üstlendiler. Selefi Nusra cephesi “ Sahil volkanı” adı altında bir yıldır sesiz
kalan Suriye sahil şeridini kana bulamaya çalıştı. Bayada camii imamı şeyh Ömer Beyasi ve tüm
ailesini çoluk çocuk kadın ihtiyar demeden öldürdü. Bu katliamı sırtıma yıkmak için benim aynı
günlerde Lazkiye’de bir şehit taziyesindeki videomdan kırpıntılarla oluşan görüntülere dayanarak
yaygara kopardılar.

Bu video tümüyle izlenirse orada da söylüyorum “ Yardım için bizi çağırırlarsa bu hafta Banyas’a
gidebiliriz” tarih 2 Mayıs 2013. Yani bizler katliamın olduğu sırada Banyas’ta değildik. Ne ben ne
de benimle ilgili bir militan ordaydı. Banyas’a hiç gitmedim, orada da ne bir işim var ne de gitme
durumundayım. Benim tüm mücadelem bir halk savunma mücadelesi olarak Lazkiye’nin Kuzey
kırsalındadır yani tam ters yöndedir. Bunun yüzlerce tanığı da var. Ama sahtekar medya yaygara
için videoda söylediğim askeri terimlere sosyal boyut mezhebi içerik katarak ifade etmesi
saçmalığı ve aldatmacası bu suçlamalara zemin hazırladı. “Tahirir”( Kurtarma) ve “tathir”

(Temizleme) dedim. Bu iki kelime, askeri anlamda bir yerin kurtarılması ve ardından da tuzakların,
bombaların, gizlenmiş kanasın, tuzakların temizlenmesi anlamına gelir. Ve ben bunu kast
etmiştim. Asker olanlar bunu çok iyi bilir. Bunu bir mezhebin diğerini temizlemesi olarak algılamak
sadece bir aptallıktır ve vahşettir.
Kaldı ki benim içinde olduğum Mukaveme Suriyyi laik bir savunma örgütüdür. Halkın refleksleriyle
Sünni, Alevi, Hıristiyan, Dürzi, Arap, Türkmen, Kürt, Asuri vb herkesin içinde yer aldığı bir
vatansever savunma gücüdür. Bu güç yüz yüze savunma savaşında bile halka zarar vermez;
Yaşlılara, kadınlara, çocuklara asla dokunulmaz. Esire asla dokunulmaz, cesetlere asla
dokunulmaz. Bu yüksek ahlakı taşıyan Mukaveme Suriye Banyas’taki vahşetle ilişkilendirilmeye
çalışılması halkı aldatmanın tarihteki en çirkin türlerinden biridir. Banyas katliamını kim yaptıysa,
arkasında kim duruyorsa tümden ve şiddetle lanetliyorum. Yargısız infaza karşı, tüm şer güçlerini
adıl bir uluslararası mahkemede birlikte yargılanmaya meydan okuyarak davet ediyorum.
Reyhanlı olaylarını da sırtıma yargısız infazla yıkmak isteyenlere bir çift sözüm var. Reyhanlı
benim Hatay ilimin, dostlarımın, akraba ve arkadaşlarımın İlçesidir. Bu beldeye uzanan elleri, bu
beldenin insanına yönelik kıyımı, kim düşünmüş, kim desteklemiş ve kim yapmışsa tümünü
şiddetle lanetlerim
Reyhanlıda patlatılan bombalar bir vahşettir, bir insanlık kıyımıdır
Hayatımın her döneminde, halkım için çalıştım, özgürlük ve demokrasiyi savundum, bu eylemleri
hep kınadım, benim böylesi bir eylemde olmamın hiç bir nedeni ve ahlaki ve vicdani yanı olamaz.
Tugay Kılıç:
Nasır Eskiocak’ı tanıyor musunuz. Reyhanlı saldırısının baş failli

Mihrac Ural:
Bu itham yargısız bir infazdır, nitekim ilk gün adımı bu ithamın içine sokanlar, gerçekler ortaya
çıktıkça, adım adım gerileyerek adımı anmaz oldular. Ancak illa bu kanlı, karanlık ve kirli eylemi
Suriye üzerine yığmak istedikleri için adımı ortaya atmakta ısrarlı davranıyorlar
Ne kriminolojik ne de hukuki bir gerekçe göstermeden yapılan medya abartma ve yalanı asla
geçerli değildir. İnsanların onur ve haysiyetiyle oynamak ise alçakçadır. Kul hakkı yemektir: Adımı
böylesi menfur bir saldırıda kullananların amaçları siyasidir gerçekleri bulmak değildir zira kedileri
bu kirli eylemin orta yerinde elleri kanla durmaktadırlar. Bunu birçok yazımda ve TV
konuşmalarımda açıkladım. Reyhanlı eylemlerinin arkasında Lübnan Başbakanı Refik el Hariri’yi
katledenler bulanmaktadır; tetikçi kim olursa olsun bu işin arkasında İsrail MOSSAD’ı ve Türkiye
MİT’inin savaş yanlısı üst kadroları yer almaktadır.
Nasır Eskiocak diye bir insanı hayatımda tanımam, bilmem. Ne kendisini ne de Eskiocak’lardan bir
kimseyi tanımam. 33 yıl sürgündeyim, dürüst olmayan siyasi olmayan hiç bir kimseyle de ilişki
kurmamaya özen gösterdim.
Siyasi ilişkim ise bölge halkları için, Türkiye ve Suriye halklarının barışı için, sevgiyle örülü bir
siyasi duruştur.
Tugay Kılıç:
Suriye’de yüz binlerce insan katledildi bunlara ne diyeceksiniz?
Türkiye’yi tehdit ettiğiniz iddia ediliyor bununla ilgili görüşleriniz nelerdir?
Suriye’de yüz binlerce insan katledildi bunlara ne diyeceksiniz?
Mihrac Ural :

Türkiye benim ülkem vatanım, ben Türkiye’yi sadece severim, katkı yaparım, barışı için canımı
veririm, hayatımın hiç bir döneminde iktidarlarla mücadele dışında ülkeme zarar verecek zerre
kadar bir şeyle ilgili olmadım. Alnım açık, emeklerimle

yaşadım ne devlet memurluğu yapıp devletin parasını yedim ne de devletten ihale aldım
Ben sade bir vatandaş olarak gencecik yaşta (22) düşüncelerimden dolayı suçlanıp zindana
atıldım. Bir itirafçı olan MİT ajanı Engin Erikner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın adlı kişilerin
İstanbul’da kendilerinin yaptığı işlere adımı karıştırıp bu güne kadar süren sürgünlüğüme yol
açtılar. Aynı adamlar bu gün de gazetelere beni karalamak için ağızları salyalı saldırıp duruyorlar.
Basının hakkımda dile getirdiği karalamaların çoğu aynı kaynaktadır. Bu ikili, bordrolu MİT
elemanları olarak görevlerini abesle iştigal ederek ifa ediyorlar.
Bu zalim yaratıklar, devletin zulmü üzerine zulüm yağdırarak, ahlaksızlıklarına vicdansızlıklarına
soytarılıklarına soytarılık ekleyip adımı karalamaya çalışıp duruyorlar. Yargısız infazın bir
boyutunda da bu alçaklar bulunmaktadır.
Suriye’deyim yanıma gelip giden Türkiyeli dostlarım ülkemi ne kadar sevdiğimi iyi biliyor. Hiç bir
siyasi ayrım yapmadan herkesi karşılayıp dururum. Yardım ederim, iki ülkenin barışına ortaklığına
hizmet eder dururum. Bu bizim geleneğimiz, Bunlar arasında iyilerin ya da kötülerin çıkması kadar
doğal hiçbir şey yok.
Tugay Kılıç:
Beşşar Esad çoluk çocuk, kadın erkek demeden yüz binlerce insan evsiz kaldı ve yüz binlerce
insan mülteci konumunda bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Mihrac Ural:
Suriye’de çok insan öldü, sayısı tam nedir bilmiyorum ama on binlerce kişi öldü. Bırakın bu kadar
insanı bir tek insanın ölümü bile korkunçtur.
Bu durumda akıl hükmü verecek olursak, oturup dünyanın en güvenli ve en ucuz ülkesi de olan
Suriye’de kimin ilk silahları patlattığın, kimin ilk bombaları ve intihar bombalarıyla yoldan geçin
masum insanları katlettiğini sormak gerek. Gerçekleri arayan buradan başlar ve kimin acımasızca
insan katlettiğini belirler.
Bu kıyımın öncelikli sorumluları, Katar Suudi, İsrail, Amerika, Fransa ve İngiltere’nin satılmış
uşaklarıdır. Bu artık belgeleriyle ve açıkça savaşta yer alarak göstermişlerdir. Erdoğan yönetimi
bütün bu devletlerin en azılı katil yönetimidir.

Erdoğan’ın eli Suriye halkı, çocukları ve Askerlerinin kanıyla bulanmıştır.; bu zalim diktatör
komşuluk ahlak erdem ve onurunu ayaklar altına alarak Türk halkının boyuna silinmesi zor bir
sorumluluk yüklemiştir. ve tarihin en kirli işlerini komşusuna yaparak Suriyeli tetikçileri gelince
onlar da farkında olmadan emperyalistlerin Akdeniz üzerinden Kafkaslara uzanan bölgeyi talan
etme planlarının kuklası oldular. Bunlar kıyım yaptı, bunlar bu kanlı süreci açtı.
Evet devlette vuruyor, ama devletin insan katletme amacı yoktur, olamaz da. Özellikle Suriye
devleti halkçı karakteriyle bunu asla ve hiçbir zaman yapma eğilimi taşımamıştır. Suriye devleti,
devlet olmanın yükümlülüğü olarak halkı koruma ve savunma amacı taşır. Dolaysıyla halkı
terörden korumak için silah da kullanır, bunu yapacaktır bunu yapmayan devlet, devlet olamaz.
Türkiye’ye bir bakalım, 30 yıldır süren savaş bir yana, bu son günlerde Taksim direnişine karşı
gösterdiği tepkiye bakalım. Taksim direnişçileri silah kullansaydı ne olacaktı onu düşünelim… Her
şey açıktır, Suriye’de kıyımı da savaşı da başlatan eli kanlı azılı katil sürüleridir bunları
yönetenler de Emperyalist devletler ve bölgedeki kuklası Erdoğan yönetimidir Katar’dır, Suudi’dir..

Suriye’de halka düşmanlık yapan, halkı katledenin kim olduğunu anlamak için seçimlere gidilse
çıkacak sonuçtan da bunu anlamak mümkündür. Böylesi bir seçimi açık farklı yine Beşşar Esad
kazanır; çünkü halk ona inanıyor.
Bu lider en zor koşullarda bile onlarca reform yaptı. Halkının kazanımlarını artırdı. DGM leri
kaldırdı, sıkıyönetim yasalarının en gerekli olduğu zamanda onları özgürlük ve demokrasiyi
genişletmek için kaldırdı, seçim kanunu, basın yasası, gösteri yasasını çıkarttı. Tek partili sistemi
değiştirdi, sivil anayasa yaparak halkın onayına sunup ezici çoğunlukla halkın onayını aldı;
çoğulcu, katılımcı bir sistem yerleştirdi, halkın diyalogla kendi sistemine sahip çıkması için ulusal
barış konseylerini harekete geçirdi, Baas’çı soğuk savaş döneminden kalan rejimi demokratik
katılımcı çoğulcu bir rejim haline getirdi.
Bu yönetim, halkı için çok şey yaptı. Küçük bir karşılaştırma yapacak olursak görürüz ki,
ülkemizde 135 yıldır bir sivil, demokratik bir anayasa yapılmaz iken, kimse kimseyle anlaşamaz
haldeyken, kurulan komisyona rağmen bir sonuç alınmaz iken, Suriye 4 ayda yeni demokratik bir
anayasa yaparak halkoyuna sunup, %89.4 evet oyu alarak resmileşmiştir
Bu gerçekleri bilmeden Suriye’yi kavramak mümkün değildir. Ülkemiz, Suriye cahilleriyle dolu bir
ülke medyada olduğu kadar devlet şahsiyetleri arasında da bunlar az değildir.
Ve maalesef bunlar durmadan ve bilmeden konuşuyorlar. Bunun için de hep duvara tosluyorlar

Suriye, Türkiye’yi seven, kucak açan bir ülke. Hiç yoktan düşman olundu bu güzel ülkeye bu
kardeş ülkeye. Çünkü emperyalistlerin bölgeye egemen olma stratejilerine ortak olunacağı sanıldı,
petrol, gaz, stratejik madenler, tahıl ambarları, tatlı su kaynakları ve askeri üsler için süren bu
mücadeleden pay alınacağı sanıldı. Oysa emperyalistler kimseye pay vermezler, Taksim olayların
derinleşirse bunun ne anlama geldiğini hepimiz gereceğiz. Bunu ise sonra uzunca anlatacağım
ama altını çizin bu sözlerimin.
Diyeceğim o ki, kimse kimseyi aldatmasın Suriye’de mezhep çatışması yok. Var olan, bir tarafta
emperyalist çıkarlar, diğer tarafta ise Suriye halkının ve tüm bölge halklarının haklı çıkarları ve
davası bulunmaktadır.
Tugay Kılıç:
Hizbullah’ın ve İran’ın, Suriye iç işlerine karışmasına yorumunuz nedir? Hizbullah’ın ve İran’ın
Suriye’nin iç işlerine karışmasıyla ilgili bir soru sordum ve cevabımı alamadım bununla ilgili
görüşleriniz neler? Genel Kurmay Başkanı Mahir Esed’le ilgili çok spekülasyonlar var, Mahir Esed
öldü mü? Kusayr’de durum nedir?
Mihrac Ural:
Hizbullah ve İran’a gelince. Hizbullah ve İran’ın, Suriye iç işlerine karıştığını iddia etmek çok
yanlıştır. İran ve Suriye arasında stratejik askeri ortaklık ve anlaşmalar var, birbiriyle yardımlaşma
yaparlar, alırlar verirler bu da tüm devletlerin yaptığı bir şeydir.
Bu ilişkilerin doğal sonucu, Suriye’nin İran’dan her konuda ve her askeri kalemde yardım alması
kadar doğal hiçbir şey yoktur. Türkiye Amerika’nın uşaklığını bile yapıyor bir parça silah almak
için, Kürtlerin peşine Kuzey Irak’a pilotsuz uçakları (Heron) İsrail’den alıyor İsrail’le tankların
onarım ve geliştirilmesi için ihaleler veriyor. Türkiye’ye hak olan, tüm devletlere hak olan neden
Suriye’ye haram olsun ki?
Bunları bilmek gerek ki olayın normal boyutu kavranabilsin. İşin askeri yanına gelince iddiayla
söylüyorum, İran tek bir savaşçı asker göndermedi, zaten buna gerek de yok. İranlı asker
teknikerler, uzmanlar var bu da çok doğal.

Hizbullah’a gelince, evet Hizbullah Kusayr’de savaşa katıldı, ama bu, abartılan sayılarla değil
Bilmeyenlerin, cahilce, medyatik abartmalarla söyledikler gibi değildir.

Savaş nedir bilenlere sorsunlar, böylesi bir savaşta Hizbullah’ın ne kadar savaşçı asker katkısı
yapabileceğini söyler. Ama Türkiye’de devlet adamları dahil medya bile kendini genel kurmay
başkanı sayarak yorum yapmaktan utanmaz.
Size savaşın içinden bir insan olarak şu bilgiyi vermekle yetineceğim. Suriye’de en az şu an
savaşa katılmaya hazır 200 bin gencin beklediğini belirteceğim. Bu sayının çok üstünde vatan
savunmasına hazır vatandaş silah almak üzere sıra bekliyor. Bu güç ihtiyat olarak duruyor üstelik
bir tek bölgedeki ihtiyat güçtür. Ama bazen 50 – 100 kişilik gerilla savaşı eğitimi almış grup 10 bin
kişiye bedel olabilir. Hizbullah Suriye ilişkisinde b.öylesi bir orantı görmek olayı anlama açısından
önemlidir.
Hizbullah bu konuda yardım ediyor, bu doğrudur. Sonra neden olmasın ki, yeryüzünün tüm selefi
canilerini Erdoğan yönetimi Türkiye’ye getirip, mali ve askeri ve lojistik ihtiyaçlarını karşılayıp
910km sınırı da açarak, ambulansları taşıma aracı yaparak Suriye’de kan dökmek üzere yabancı
teröristleri sokuşturmadı mı. Suriye’de kan döken tetikçilerin %70 çeçen, Libyalı, Afgan, Yemen,
Suudi, Haliçli katiller değil mi? Ayrıca ülkemiz medyasının ve devlet adamlarının cahilliklerine
vereceğim kimi bilgiler de var ki bunları bilmeden konuşmak çok komiktir.
Suriye, Lübnan’ın İsrail’e karşı on yıllardır süren savaşında tam 17 000 şehit verdi. Lübnan Suriye
ilişkisini burada uzunca anlatmayacağım
Lübnan, tarih boyunca Suriye’nin bir parçası, aileler bile ikiye bölünmüştür, hala sınırda
pasaportsuz geçip çalışanlar, sağlık ihtiyaçlarını giderenler, çocuklarını okullara gönderenler,
yemek alıp gelenler binlercedir. Durmadan süren bu canlı ilişki Lübnan’ın tarihiyle ilgili bir
gerçektir. Emperyalistlerin gelip böldüğü aynı halkı iki ayrı devlet altına sokmanın sonuçlarıdır bu
gerçekler. Doğal olarak de bu iki ülke halkının sosyal, kültürel olduğu kadar siyasal refleksleri de
aynı olacaktır.
Bu anlamda, Hizbullah açık askeri yardımda geç kaldı da denebilir. Buna rağmen, destek güç çok
küçük bir güçtür ve lokaldir. Bu savaşta mutlak güç Suriye halk ordusu ve halkıdır. Bu halk
evlatlarını şehit üzerine şehit vererek, zalim ve karanlık terör güçlerine karşı savaşmaktadır. Hiçbir
dine sığmayan, hiçbir insan erdeme ait olmayan, kelle kesme, kol bacak kesme gibi şeytani işlerin
tek sorumsu da Suriye halkına ve yönetimine karış savaşan selefi azılı katil sürüleridir.
Mahir Esad’a gelince, o çok iyi, sağlık durumu da çok çok iyi. Yiğit bir komutan, Genel Kurmay
Başkanı değil, sıradan bir komutan hatta ordu komutanı bile değil. Geçen gün köyünde
akrabalarıyla birlikteydi; hakkında çıkan propaganda medyatik yalan dizisinin bir boyutudur. Zaten
Suriye’deki savaşın önemli bir kısmı medya yalanıyla yürümektedir. Görüntü ve anlatımlara
bakılırsa III. Dünya savaşının çıktığına tüm Suriye’nin yok olduğuna inanmamız gerekir. Bunlar
tümden yalandır.
Kendim bile yaşadım, Lazkiye’nin Antakya caddesinde yürürken, EL Cezire TV “Lazkiye’nin
Antakya caddesinde bombalar patlamaktadır, devlet uçaklarla mahalleyi

vurmakta her yer yıkıntı halinde ve insanlar ölmektedir” TV’nin olduğu bakkala baktım ve “bu ne
diyor” dedim, o da “sanal savaş bu olmalı “ diye kısaca cevap vermişti. Hepsi bu.
Tugay Kılıç:
Şu an Suriye’de durum nedir bize anlatabilir misiniz?
Mihrac Ural:

Suriye şu an halk ordusunun başarılı gidişiyle çok büyük bir moral kazandı, Suriye halkı daha etkin
yardımlarla ordusunun arkasında durmakta ve destek vermeye yöneldi. Halk Halep zaferini
beklenmekte ve oradan çıkan sonuçla geri sayım başlayacağı kanaatinde.
Tugay Kılıç:
Rusya ve Çin’in Suriye’deki askeri yardımıyla ilgili düşünceleriniz neler?
Mihrac Ural:
Çinin ne ölçüde askeri yardım yaptığı konusunda geniş bilgi olmasa da, Rusya’nın Suriye’yle
yaptığı askeri anlaşmalar yanı sıra kendisini dünya devleti olarak ortaya koyacak tek kanalın bu
olduğu gerçeğini iyi bilir. Rusya’nın Akdeniz’in sıcak sularına inme amacı tarihi bir özlemdir. Bu
özlemin tek yolu Suriye’dir. Rusya, askeri anlaşmalara uyacağını, Esad yönetimini asla
bırakmayacağını açıkça defalarca tekrar etmiştir. Ama medya maymunları zaman zaman en küçük
bir açıklamayı ters yüz ederek, bu konuyu çarpıttıklarını biliyoruz. Ama gerçekler açıktır, Rusya
sonuna kadar Esad’ı destekleyecektir, askeri yardımları da kesmeyecektir.

Bence Rusya’nın Suriye ile dostluğu, Türkiye’nin Amerika’yla uşaklığından bin kat daha tutarlıdır.
Tugay Kılıç:
İskenderun sancağı diye bir örgüt tanıyor musunuz?
Mihrac Ural:
Böyle bir örgüt yoktur. Hatay halkı eski deyimiyle liva İskenderun halkı için böylesi bir örgüte gerek
yoktur. Hatay halkı Türkiye’de özgürlük ve demokrasi için ortak vatanda diğer tüm farklılıklarla
haklarını kazanmak için mücadele edecektir. Bunun ana hedefi de, Arap halkının demokratik bir
anayasa altında, eşit ve adil haklarla, kurucu temel güç olarak yerin alması şeklinde
gerçekleşecektir.
Ama II. Sevr anlaşmasını hazırlayanlar, ülkeye bölmek isteyenler ki bunların başında Erdoğan yer
almaktadır. Hatay halkı bunlarla birlikte olmayacak, cumhuriyeti ve cumhuriyet değerlerini
savunacaktır.
Sonuçta, II. Sevr dayatılırsa ve bu güzelim ülke bölünmek istenirse, biz buna karşı direneceğiz,
ülkenin bütünlükte kalması için Türk halkıyla ve diğer haklarla omuz omuza olacağız.
Bu konuda Kürtlerin yaşadığı acıları yaşamamak ve kanlı sonuçlarla anaları ağlatmamak için
devletin ve iktidarların artık komedi olacak ikinci bir deneye dalmadan Araplara anadil hakkı
vermesi, kültürel haklarıyla, ulusal kimlik haklarını tanımaları gerek. Anayasada bunun bertilmesi
ve güvenceye alınması gerek.
Özetle bunu şöyle ifade edebilirim, “devlet eğitim kurumlarında ve okullarında anadille eğitim
hakkı” . Bu hak insan olmanın en doğal hakkıdır bunun tanınması kesinlikle tescil edilmelidir.
Tugay Kılıç:

PKK terör örgütünün Suriye’de hükümetin yanında savaştığı iddia ediliyor, bununla ilgili
düşünceniz neler?
Mihrac Ural:
PKK, Türkiye devletine göre artık terör örgütü değildir. İsveç’teki gizli MİT görüşmelerinden, bu
günkü açık ve resmi görüşmelere kadar aynı sürecin birer parçası olan bir örgüt, terör örgütü olur
mu? Bilmem. Anlaşılan PKK artık Türk devletinin siyasi görüşlerde aynı masada oturan bir Kürt
halkı temsilci siyasal gücüdür

PKK’nin, Suriye’deki konumu, Türkiye’deki bu flörte benzer bir flörtü konumu değildir. PKK, Suriye
devleti dışında, kendi askeri örgütlenmesi ve siyasi örgütlenmesini yapmıştır (PDY). Bunlar,
Suriye yönetimiyle birlikte değiller, ama ÖSO ile de birlikte değiller. Olan lokal ölçekte kim kiminle
hangi nedenle belli olmayan biçimde ortaklıklardır. Bir bakıyorsunuz PYD güçleri ÖSO ile ölümüne
savaşıyor, bir bakıyorsunuz Halep’te Şeyh Maksut’ta devlete karşı savaşıyorlar. Türkiye’deki Kürt
medyasının son zamanlarda Erdoğan’ın keyfine göre belirlenen yayın politikası özellikle Suriye
düşmanlığı yaparak, “kimyasal silah kullandılar” iddialarını da ortaya atarak provokasyon servisleri
yaptığı da olmaktadır. Ancak ben atanmış Kürt siyasetçisine değil emekleriyle, baştan b.eri çekilen
acılarla bu güne gelen gerçek halk liderlerine bakarak PKK’nin Suriye’ye karşı tavrını ölçmeye
çalışıyorum. Burada gördüğüm ise olumludur. Kaldı ki, Suriye anavatan savunmasında Suriyeli
Kürtler hiç kimseye kulak asmadan vatansever tutum alacağı kesindir.
Söyleyeceğim şey, Kürtler bir halk olarak kendi çıkarlarını öne alan siyasetleriyle, kendi alanlarını
açma çabasında olacaktır. Bu onların hakkıdır ve kim kazınırsa ondan yana olmaları da normaldir.
Suriye’de son durum sorunuza gelecek olursak. Şimdi Suriye’de durdum şu; 14 ilin 13 il merkezi
tam anlamıyla devletin denetiminde, okullar çalışıyor, sınavlar yürüyor, maliye yürüyor, tüm
belediye hizmetleri yürüyor, eğitim, adalet yürüyor durum medya abartma ve yalanlarının TV
ekranlarına taşıdığı özgün görüntüler boyutundan çok uzaktadır: Suriye halkı yönetimiyle bu
savaşı kazanma arifesindedir demek yanlış olmayacaktır.
Bu verilere dayanarak şunu söyleyebilirim, bu bir iç savaş değildir, bu terör örgütleriyle devletin
halkıyla birlikte teröre karşı savaşıdır. Bu savaşı halk devletiyle omuz omuza kazanmaktadır.

Tugay Kılıç:
Peki Suriye eski Suriye olacak mı?
Mihrac Ural:
Suriye, eski Suriye olmayacak. Suriye’nin yeni rejimi, soğuk savaş döneminin tek partili yönetimi
olmayacaktır. Yeni anayasa demokratik katılımcı, çoğulcu bir yönetim kuruluşunu emrediyor.
Bunun da ilk adımları atılmıştır.
Suriye’ye dayatılan zalim yıkımın ardından ise, uzun bir süre sosyolojik açıdan toplum
psikolojisinin bozulma sorunu ülkeyi uğraştıracak, ama bu geçicidir, aşılacaktır. Suriye büyük bir
inşaat hamlesi yaşayacak ve çok daha iyi çok daha güçlü bir ülke olacaktır.
Tugay kılıç:
Size son sorum şu Mihrac Ural, Beşşar Esed halka reform yapsaydı, sandığa gitseydi, daha
mantıklı olmaz mıydı bu kadar katliam olar muydu sizce?
Mihrac Ural;
Son sorunuz sizin de Suriye hakkında ne kadar ilgisiz olduğunuzu göstermeye yeterlidir. Takip
etmiyorsunuz, ve sorularınızla komşumuz hakkında hiçbir bilgi sahip olmadığınızı gösteriyorsunuz.
Kardeşim, Esad’ın reformun alasını yaptı. Dünyşada eşi benzeri bile az.
Ünlü İngiliz yazar Patrick Seale, Suriye yönetiminin karara bağladığı reform paketi için, “bu
reformlar bir devrim gibidir” ibaresini kullanmıştır. Beşşar Esadın karara

bağladığı tüm reformlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi resmi gazetede yayınlanarak çıktı. Bu
halkın kazanımları arasına girmiş oldu. Bu noktadan sonrası halka aittir. Yönetime kalan bir şey
yoktur. Ama dünyanın tüm şer güçleri yol kesen ekşiye gibi terörü Suriye’ye dayatınca bu halk
kendi kazanımlarını nasıl kullansın ki. Eşkıya yolları kesince bu halk nasıl güvende olsun ki.

Siz bunu bilmeden konuşup duruyorsunuz, sorup duruyorsunuz. Bu da olmaz ki. Bakın şu listeye
ve dünyada böylesi etkin reform paketini devleti yıkmadan, orduyu bölmeden ülkeyi de
parçalamadan uygulayan bir başka ülke var mıdır?
REFORM PAKETİ

  1. Kürtlerin vatandaşlık hakkı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi no:49 7 Nisan 2011
    2.Sıkıyönetimin ilgası 21 Nisan 2011
    3.DGM kaldırıldı 21 Nisan 2011
  2. GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞLERİN DÜZENLENMESİ YASASI 21 Nisan 2011
  3. PARTİLER YASASI ( 100 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 5 Ağustos 2011 Resmi
    gazetede yayınlanış tarihi)
  4. SEÇİM KANUNU 4 Ağustos 2011 (Resmi gazetede yayınlanış tarihi)
  5. MAHALLİ İDARE KANUNU ( 107 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi 24 Ağustos 31 Temmuz
    2011
  6. BASIN YAYIN YASASI ( 108 nolu C.Başkanlığı kararnamesi. 28 Ağustos 2011)
  7. Genel seçimlerin denetim ve izlenmesiyle ilgili bağımsız adli heyet kararnamesi ( 374 nolu
    kararname 28 Eylül 2011)
  8. Anayasa oluşturma komisyonu (33 Nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29 kişilik heyeti
    Mazhar el Amberi başkanlığında. 4 ay içinde yeni anayasa oluşturulması)
    Bu çizelgeyi Beşşar Esad en zor koşullarda yaptı. Resmi gazetede yayınlandı ve bitti. Aynı süreçte
    de üç seçim yaptı hep kazandı. Sizin haberiniz yok. Daha ne yapsın.
    Ülkemiz Türkiye, 135 yıldır bir sivil anayasa bile yapamadı.
    Tugay kılıç:
    Bizlere zaman ayırdığınız için sizlere teşekkür ediyorum son mesajınızı alalım ..
    Mihrac Ural:
    Son mesajım şu. Türkiye halkı, ey tarihlerin tüm cefasına meydan okuyan Türkiye halkı, Suriye
    senin kardeşin, senin en yakının, senin dostun, senin komşun, yönetimler gelip geçer ama
    halkların kardeşliği hep bakidir, iki halk olarak el ele verin, birbirinize dayanın ve birbirinizi sevin,
    savaşa karşı barışın yanında olun, savaş kışkırtıcılarına karşı barışı birlikte savunun. Düşmanlık
    zarar verir, dostluk güçlendirir.
    Siz zaten iki halk, bir birinizi seviyor ve sayıyorsunuz, bunu hiç bir yönetim karartmasın sağ olun
    Tugay kılıç:

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum, iyi akşamlar…
3- Avusturya “Der Standard” gazetesiyle röportaj (19 Haziran 2013):
GERÇEKLER, DİKTATÖR ERDOĞAN’I YENİLGİYE UĞRATACAKTIR
Mihrac Ural – 19 Haziran 2013 / Çarşamba
Avusturya kamuoyuna gerçeklerin aktarılması amacıyla, “Der Standard” güncel gazete adına
gazeteci Rusen Timur Aksak’ın benimle yaptığı röportajı siz okurlarımla paylaşıyorum. Daha önce

sorulmamış sorulara da verdiğim cevaplar, konular ve bölge hakkında önemli bilgi paylaşımı
içermektedir.
SORU: Reyhanli saldirisi ile suclandiniz lakin Radikal’e verdiginiz röportaj’da alakanizin olmadigni
tam tersine Israil’in parmagi olabilcegni demistiniz? Banyas’daki olaylarin neresindeydiniz ne de
olsa “Suriye Mukavemeti” diye bir milis yönetiyorsunuz?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
İki sorunuz da aynı çevrelerin ortak kirli ve karanlık akıllarca yargısız infaz amacıyla, şahsımı
karalamak için üretilmiştir. Bu soruların muhatabı ben değilim. Bunu bilmeyen yok ama medyanın
boş teneke çok ses çıkarır hesabıyla, çamur at izi kalır mantığıyla sorulmaktadır. Bu sorularınıza
cevabım da şudur.
Öncelikle, Banyas katliamını kim yaptıysa onu lanetliyorum. Bu katliam bir vahşettir bir cinnettir.
Böylesi bir vahşetle ilişkilendirilmem, faillerin kendilerini örtme çabasından başka bir anlama sahip
değildir; ne zaman ne de mekan açısından ne de başka hiçbir açıdan benim Banyas’ta olmamın
mümkünü yoktur. Böyle bir iddiayı yapma saçmalığı sadece izleyenleri hafife almak, okuru
küçümsemektir, Kurgudan ibaret olan bu itham, belgesiz, kanıtsız, yargısız infazdır. Kaldı ki, bu
katliamı yapanlar bunu açıkça üstlendiler. Selefi Nusra cephesi “Sahil volkanı” adı altında bir yıldır
sesiz kalan Suriye sahil şeridini kana bulamak için bu katliama girişti. Bayada camii imamı şeyh
Ömer Beyasi ve tüm ailesini çoluk çocuk kadın ihtiyar demeden öldürdü. Bu katliamı sırtıma
yıkmak için benim aynı günlerde Lazkiye’de bir şehit taziyesindeki videomdan kırpıntılarla oluşan
görüntülere dayanarak yaygara kopardılar.
Bu video tümüyle izlenirse orada da söylüyorum “ Yardım için bizi çağırırlarsa bu hafta Banyas’a
gidebiliriz” tarih 2 Mayıs 2013. Yani bizler katliamın olduğu sırada Banyas’ta değildik. Ne ben ne
de benimle ilgili bir militan ordaydı. Banyas’a hiç gitmedim, orada da ne bir işim var ne de gitme
durumundayım. Benim tüm mücadelem bir halk savunma mücadelesi olarak Lazkiye’nin Kuzey
kırsalındadır yani tam ters yöndedir. Bunun yüzlerce tanığı da var. Ama sahtekar medya yaygara
için

videoda söylediğim askeri terimlere sosyal boyut mezhebi içerik katarak ifade etmesi saçmalığı ve
aldatmacası bu suçlamalara zemin hazırladı. “Tahirir” ( Kurtarma) ve “tathir” (Temizleme) dedim.
Bu iki kelime askeri termonolojiye ait kelimelerdir; bir yerin kurtarılması (Tahrir) ve ardından da
tuzakların, bombaların, gizlenmiş kınasın, tuzakların temizlenmesi anlamına gelir. Ve ben de bunu
kast etmiştim. Asker olanlar bunu çok iyi bilir. Banyas vatan hainlerinin evinden kurtarılmalı (tahrir)
ve mayınlardan, bubi tuzaklarından, pusuya yatmış olanlardan da temizlenmelidir (tathir). Bu iki
kavramı bir mezhebin diğerini temizlemesi olarak algılamak sadece bir aptallıktır, abesle iştigaldir.
Kaldı ki benim içinde olduğum Mukaveme Suriyyi laik bir savunma örgütüdür. Halkın refleksleriyle
Sünni, Alevi, Hıristiyan, Dürzi, Arap, Türkmen, Kürt, Asuri vb herkesin içinde yer aldığı bir
vatansever savunma gücüdür. Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki yerleşim birimlerinin insanlarından
oluşur ve hareketli değildir, sorumluğu altındaki alanlar dışına çıkmaz. Bu güç yüz yüze savunma
savaşında bile halka zarar vermez; Yaşlılara, kadınlara, çocuklara asla dokunulmaz. Esire asla
dokunulmaz, cesetlere asla dokunulmaz. Bu yüksek ahlakı taşıyan Mukaveme Suriye Banyas’taki
vahşetle ilişkilendirilmeye çalışılması halkı aldatmanın tarihteki en çirkin türlerinden biridir. Banyas
katliamını kim yaptıysa, arkasında kim duruyorsa tümden ve şiddetle lanetliyorum. Yargısız infaza
karşı, tüm şer güçlerini adıl bir uluslararası mahkemede birlikte yargılanmaya meydan okuyarak
davet ediyorum.
Reyhanlı olaylarını da sırtıma yargısız infazla yıkmak isteyenlere bir çift sözüm var. Reyhanlı
benim Hatay ilimin, dostlarımın, akraba ve arkadaşlarımın İlçesidir. Bu beldeye uzanan elleri, bu

beldenin insanına yönelik kıyımı, kim düşünmüş, kim desteklemiş ve kim yapmışsa tümünü
şiddetle lanetlerim.
Reyhanlıda patlatılan bombalar bir vahşettir, bir insanlık kıyımıdır.
Hayatımın her döneminde, halkım için çalıştım, özgürlük ve demokrasiyi savundum, bu eylemleri
hep kınadım, benim böylesi bir eylemde olmamın hiç bir nedeni ve ahlaki ve vicdani yanı olamaz.
SORU: Sizin milisiniz’de sadece Arap kökenli Nusayri mi var?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Mukaveme Suriyyi gerçek anlamda bir halk refleksidir. Bu refleksi klasik anlamda bir milis gücü
olarak da görmek yanlış gibi geliyor bana. Bunu daha çok II. Dünya savaşı sırasında Hitlerin
Fransa’yı işgaline karşı Fransız halkının gösterdiği “Rezistans de France” a benzetebiliriz. Bir
işgalciye, bir dış müdahaleye karşı halkın elindeki her araçla direnmesi olayıdır.
Böylesi bir hareketi bildiğimiz bir askeri güç olarak milis ya da gerile örgütleri gibi emir komuta
zincirinde düzenli birlikleri olan bir askeri yapı olarak görmemek gerek.

İçinde doktorlardan, avukatlara, bilim adamlarından üniversite öğretim üyelerine, üniversiteli
öğrencilerinden sıradan halka kader tüm vatanseverler kadın erkek demeden vatan savunması
refleksi göstererek bu oluşumu var ettiler. Böyle olunca, bu yapı laik ve tüm etnik, dini; mezhebi,
inançsal yada inançsız her dokudaki insanı vatan ortak paydasında içinde barındırır.
Mukaveme Suriyyi, Hıristiyan dininin tüm mezheplerini, Sünnileri, Alevileri, Şiileri, Dürzileri,
Arapları, Türkmenleri, Ermenileri, Kürtleri içinde barındıran Suriye mozaiğinin temsilcisidir. Arap
Alevilerin oranı ise tamamen bulunduğumuz yörenin demografik yapısına uygun bir yoğunlukları
vardır; Cisir el Şuğur’da Sünni arkadaşlar vatan savunmasında daha yoğundur, Lazkiye’de
Aleviler. Ancak her yerde ve her koşulda, Suriye’nin tüm dokuları bu mücadelenin içinde eşit ve
adil temsil konumlarıyla yer almaktadır.
SORU: Sizin milisiniz’de Türkiyeliler varmi?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Mukaveme Suriyyi hareketine, Türkiye’den gelip katılmak isteyen binlerce müracaat
bulunmaktadır. Bizler bu katılımı şimdilik kesinlikle kabul etmiyoruz. Herkes ülkesinde bulunduğu
yerde barış için çalışsın diyoruz. Türkiye ve Suriye, tarihten gelen halkların kardeşliğiyle bağlı
bağlarının kopmaması, kanlı süreçlerin açılmaması, diktatör Erdoğan yönetiminin savaş
eğilimlerinin önüne geçilmesi, Yen- Osmanlıcı yayılmacılığın bölgeyi yıkıma götürecek
pervasızlığını dizginlenmesi için çalışmalarını öneriyoruz.
Mukaveme Suriyyi saflarında çok az sayıda Türkiyeli bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmı ise
12 Eylül 1980 darbesiyle sürgün olanlardır. Türkiye’nin anti-demokratik yönetimi ve yasalarının
haksızca mahkum ettiği ve zaman aşımı haklarını gasp ettiği için geri dönemeyenler Mukaveme
Suriyyi saflarında ekmeklerini yediği bu ülkeyi sonuna kadar savunma kararlılığıyla vatan
savunmasında yer almaktadırlar. Bunların başında oda beni bulunmaktayım ve şöyle
düşünmekteyim; ister Amerika’da ister Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde yaşıyor olayım,
yaşadığım ülke haksızca bir emperyalist işgale ya da dış müdahaleye kalırsa orda da vatan
savunmasında yer almam onurlu bir insan davranışı olacaktı. Benim yaptığım da her onurlu
erdemli insanın yapacağıdır.
SORU: Amerika’nın silah tesvik etmek istediğne ne diyorsunuz, bu Suriye’deki dengeleri nasıl
etkiler?
MİHRAC URAL’IN CEVABI

Amerika zaten yetkililerinin de sık sık açıkladığı gibi onayı olmasaydı hiç b.ir a Arap ülkesi bu eli
kanlı canilere yardım bile demezdi. Bu anlamıyla Amerika olayların başından itibaren bu kirli
savaşın ortasında ana güç olarak Suriye halkının birbirini

kırması için çaba vermektedir: bunu anlamak için, Amerikalı diplomatların; büyük elçilerin, dışişleri
bakan yardımcılarının eli silahlı teröristlerden hiç farklı olmayan, olayların içinde yer aldıklarını
bilmek yeterlidir.
Amerika Akdeniz üzerinden Kafkaslara kadar tüm bölge üzerinde hükümranlık sürmek
istemektedir. Petrol, gaz, stratejik madenler, tatlı su kaynakları, tahıl alanları ve bunları korumak
için gerekli olan askeri üsler için yarım asırdır ısrarlı bir çaba içindedir. Bunlara önemli eklenmesi
gereken İsrail’in korunmasını da eklediğimizde en gerçekçi talan senaryolarının sac ayakları
belirlenmiş olur; Lübnan iç savaşı bunun için alevlendirilmiş (1975), İsrail bunun için 1982
savaşıyla Lübnan’ı işgal etmiş eski işgallere yeni topraklar eklemiş ve 2000 yılına kadar süren
amansız böl yönet yöntemi uygulanmıştır. Onlarca kıyım saldırısı yapılmıştır. BOP, İsrail’in
Lübnan’a açtığı haksız son savaşla (12 Temmuz 2006) da sonuç alamayınca Suriye en büyük
engel olarak saldırının açık savaş hedefi olmuştur. Suriye’deki sorunların gerçekçi nedenleri de
budur. Bunu mezhep savaşı, Suriye içi bölgeler savaşı, demokrasi ve özgürlük amaçlı halk
ayaklanması olarak yorumlamak ise abesle iştigaldir. Dolaysıyla Amerika bu savaşın baş aktörü
olarak eli kanlı katil sürüleri olan selefi şebekelere mali ve askeri destek vermekten
çekinmemektedir. Hiçbir insan kakı ve hukuku tanımadan uyardığım yapmaktadır.
Şimdi kongreden geçirilen karar ise yapılanı resmileştirmekten ve süreç üzerinde siyasi-diplomasi
etkinlik kurma amacından başka bir anlamı yoktur. “Gizli yapıyordum şimdi de açık yaparım”
demenin İngilizcesidir…
SORU: Suriye’de Abdullah Öcalan ile uzun zaman beraber kalmışsınız, peki bu tanisiklik sizin ve
size yakin olan cevrenin ve de PKK’nin yakinlasmasina sebep olmusmudur?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
!2 Eylül faşist askeri darbe biz Türkeli devrimcileri en güvenli liman olarak gördüğümüz Suriye’ye
attı. Bu ülke benim gerçek anavatanımdır. Akrabalarımın yarısından çoğu da bu ülkede bilinen ilk
uygarlıklardan buyana yaşar Finikelilerden bu yana gelen tüm uygarlıkların mayası olan bir halka
mensubum. Bu güvenli limanda, tüm çevreler farklı siyasi görüş ve algılarına rağmen bir araya
gelince bizlerde ülkemizdeki faşist yönetime karşı ortak bir cephede birleştik. Faşizme Karşı
Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) 10 devrimci siyasal örgüt tarafından böylece kurulmuş oldu. Bu
örgütte ve yönetiminde ben de, Öcalan da, Taner Akçamda, Teslim Töre de, Mihri Belli ve diğerleri
yer aldık. Bu bir kader birliğiydi ve çok iyi dostluk geliştirip güçlendirdik.
Bu gün Kürt halkının kazandığı hakların döşeme taşları buradaki çabalarla da ilgiliydi. Doğal
olarak yakınlaşmalar oldu, kader birliğinin yollarında birlikte omuz omuza olmak vardı. Ancak bu
zaman zaman kesintilere uğradığı da ya da bu gün olduğu gibi “Açılım süreci” ne bakışta
farklılıkları da içermektedir. Daha da ötesi Kürt

halkının atanmış siyasi temsilcilerinin diktatör Erdoğan’la giriştikleri balayı türü gelişmeler
neticesinde ortaya çıkan tutumlarına karşı, ciddi rahatsızlıklarımızın olduğunu söyleyebilirim.
Birilerinin çıkıp “Lazkiye’yi ilhak” edebileceğini pervasızca ve cahilce seslendirmesi (sonra tekzip
etse de) korkunç bir hataydı. Diğer taraftan Suriye’ye karşı eli kanlı terör şebekleriyle Suriyeli
Kürtleri ortaklaşa harekete davet eden Erdoğancı sürüklenişler ciddi rahatsızlıklar oluşturdu.
Ama biz inanıyoruz Kürt halkının gerçek liderleri, bu atanmış siyaset maymunlarının düşündükleri
gibi bir duruş içinde değiller: Kürt halkı on yıllar içinde kazandığı özgürlük ve demokrasi etkinliğini

özelikle Türkiye solunun yaptığı katkıları bir kenara iterek, bir diktatör bozuntusunun arkasında
sürüklenmeyecektir. Kürt Halkı Taksim direnişinde hala yer almama hadikabını bir biçimde aşması
gerekmektedir. Bunun da belirtileri geç olsa da görümlüye başladığını umuyorum; Selahittin
Demirtaş’ın 18 Haziran 2013 meclisteki grup toplantısında yaptığı açıklamalar ve direnişi
sahiplenme yönünde Türkiye sol güçleriyle omuz omuza olduğunu açıklaması, sanırım 7
Haziranda Öcalan’ın basına yansıyan Taksim direnişini sahipleniş konuşmasının etkisidir.
SORU: İç savaş cercevesinde milisiniz Suriye Ordusu ile koordine oluyormu?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Öncelikle Suriye’de bir iç savaş yoktur. Dünya medyasının sansasyonelliğe önem veren yayın
politikasının ekrana yansıttığı görüntülerle kıyametin koptuğu sanılır. 14 ili olan Suriye’nin 13 ilinde
bir devletin vermesi gereken tüm hizmetler, hiç aksamadan meşru yönetim vasıtasıyla
yürümektedir; eğitim hizmetleri, belediye hizmetleri, mali, yargı, adalet, öğrenim, sağlık, ulaşım,
iletişim, kültürel ve sanatsal etkinlikler kesintisiz yürümektedir.
Suriye’de meşru yönetimin halkın güvenliği için peşine düştüğü selefi terör örgütleriyle mücadelesi
vardır. Olayı bu şekliyle doğru tanımlamak gerek. Sahil şeridini kapsayan illerde ise tek bir terör
eylemini dahi kalmamıştır, Halk normal yaşamını tatilini ve rahatını tam anlamıyla yaşamaktadır.
Karşıt medyanın özel olarak kameralarına zom yaptırdığı hadiseler, gerçeğin çarpıtılarak
abartılmış halidir yalan ve dolandır.
Dolaysıyla Mukaveme Suriye güçlerinin konuşlandığı Lazkiye’nin kuzey kısal alanlarında da sıcak
temas hattı dışında hiçbir olağanüstü halin olmadığını belirtirim:Şu an ben bu satırları sizlere
Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye sınırında olan meşhur basit beldesinden deniz kenarından
yazıyorum. İnsanlar yığınlarla yaz tatilini yapıyor su sporları dahil her konforu yaşayarak günlerini
geçirmektedirler. Ve bu hat tam da temas hattıdır yanı yüzlerce metre ötede eli silahlı katil
sürülerinin mevzileri bulunmaktadır.

Anlatmak istediğim, dış güçlerin haksız ve meşru olmayan müdahaleleri olmasaydı Suriye’de
hiçbir şey olmazdı ve bu kirli savaş anında biterdi. Ama bölgede çıkarı ve talan eğilimleri olanlar
buna müsaade etmemektedirler.
Bu koşullarda, bir halk refleksi hareketi olan Mukaveme Suriyyi’nin halkın ayrılmaz bir parçası,
güvenliğinin yegane teminatı olan Suriye halk ordusuyla dayanışma içinde olması kadar doğal
hiçbir şey olamaz. Zaten kendi başımıza hiçbir sorumsuz süreçte olmayacağımız da ilkelerimiz
arasındadır. Bu açıdan ilk sorunuzda ifade ettiğim ne Reyhanlı ne de Banyas olaylarıyla uzak
yakın bir ilgimizin olması mümkün değildir.
SORU: Esinizin Esed’in akrabası oldugu iddaa edildi, sizin Suriye Devlet Baskanın’la herhangi bir
tanisikliginiz varmi?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Öncelikle böylesi soruların muhatabı olmayacağımı ifade edeyim. Ailevi sorunları siyasete taşıyan
hayasızların bu konudaki yalan yanlış karalama almaçlı çamurlarını ciddiye almayacağımı
bilmelisiniz. Bu kof iddiaların kaynağını herkesin bilmesini de isterim.Şahsım hakkında bilinen
bilinmeyin tüm karalamaların tek bir kaynağı var. Başka kaynak bulanı alnından karışlarım. O da
MİT ajanı itirafçı Engin Erkiner ve ortağı İbrahim Yalçın denilen ikilidir. Bunlar mensup olduğum
örgüte MİT tarafından örgütü ve tüm devrimci mücadele yoldaşlarımı tasfiye etmek için
görevlendirilmiştir. Bunun önemli ölçüde de başardılar, Malatya Beylerderesi katliamında, İlker
Akman ve arkadaşlarının pusuya düşürülmesine yol açan ihbarı MİT ajanı Engin Erkiner
yapmıştır, Ankara biriminde tüm arkadaşlarımızın tasfiyesi yakalanması ve Ömür
Karamollaoğlu’nun ölümüne yol açmıştır. Ankara’da işi bitince İstanbul birimini yok etmek için

MİT’in talimatıyla İbrahim Yalçınla bir araya gelmiştir. Burada da her şeyi tasfiye etmiş bildiği
bilmediği herkesi suçlayacak ifadeler vererek itirafçılık yapmıştır. Bu ikili şu sürede, benim Suriye
anavatan savunmasında halkımın mücadelesini verirken diktatör Erdoğan’a bağlı olan MİT
kurumunu bir görevlisi olarak basında çıkan karalamaları, ahlaksızca servis etmiştir: tümü yalan ve
tümü soytarıca söylemlerdir.
İşte bu yalanlar arasında çocuklarımın anasını hiçbir düşmanlık türünde dile gelmemesi gelen
aileleri karıştırma ahlaksızlığı yaparak Beşşar Esad’la akrabalığı olduğu iddia edilmiştir. Bu asılsız
iddia da sırf, sırtıma yıkılan yargısız infazlarla Suriye’yi ilişkilendirme amacı taşımaktadır. Bu kadın
onurlu, emekçi bir ailenin kızıdır. Esad’larla uzak yakın hiçbir akrabalığı ya da komşuluğu yoktur.
Ülkesinin devrimci gençlik teşkilatında görev almış yaşantımın önemli bir bölümünün tüm
zorluklarını benimle paylaşmış arkadaşlarıma annelik yapmış hizmet etmiş, dil öğretmenliği
yapmış kadındır. Ailesi Türkiye ve Suriye arasında bölünmüş, Amcası ve amca çocuklarının tümü
Mersin/Tarsus’ta ikamet etmektedir.. Karalama

yapacağım diye suratını karalayan bu soysuzları ve onlara alet olan aşağılık medya kuruluşlarını
kınamakla yetiniyorum.
Beşşar Esad’ı, her Suriyeli kadar ben de tanırım. Ancak bu tanıma, hiçbir şekilde ne resmi bir ilişki
yada herhangi bir konuyla özel olarak ilgili bir tanışma değildir. Yaşadığım ülkenin, halkının ezici
çoğunluğunca seçimle başa geçmiş meşru cumhurbaşkanı olarak Beşşar Esad, bu halkın simgesi
ve lideri olarak kendi üzerinde taşıdığı yükümlülük kadar, vatandaşları olarak, temsil ettiği makam
nedeniyle taşıdığı yükümlülüklerle da yakından ilgiyim. Suriye halkı için bu gün en büyük vatani
değer olarak da görmekteyim.
SORU: Suclamalari kabul etmeyip adil bir yargilama olursa Türkiyeye dönebilcegnizi
belirtmisdiniz?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Evet, bunu belirttim ve yeniden sorunuz üzerine bir kez daha deklere ederim. Adil bir yargılamanın
olacağı an ülkeme dönüp bana yargısız infaz yapanlarla adalet önüne çıkmaya hazırım. Bu benim
medeni cesaretim ve alnımın aklığıyla ilgili bir onursal duruyumdur. Meydan okuyorum; kim zerre
kadar ülkeme, ülke vatandaşlarıma zarar verdiğimi ispat ederse boynum onun önünde kıldan
incedir.
Ancak herkes bilmeli ki benimde kul hakkım vardır. Hakkımı sonuna kadar takip edeceğim bu
dünyada olmasa da ahirette varsa bir hak hukuk mercii, ondan bunu isteyecek ve alacağım,
Hakkımda zerre kadar mesnetsiz, kanıtsız belgesiz suçlama ve karalama yapanların da
suratlarına tükürme hakkını kullanacağım.
SORU:Suriye de yasamaniza ragmen hem Facebook, hem de Twitter’i Türkce olarak kullanmaniz
dikkat cekiyor?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Suriye benim devletler hukuku çerçevesinde mülteci olduğum bir ülke. Bu ülke doğal coğrafyasıyla
anavatanımdır; memleketim Antakya bu coğrafyanın tarihsel kapsayıcılığı içindedir. Dolaysıyla
dünyanın tüm sınır şeritlerinde olanlar için geçerli olan çok kültürlülük içinde yaşıyorum. Ancak
siyaset dilim Türkçedir. Bu güzel dili de seviyorum. Arapça kavram zenginliğinin sonsuz
okyanusundan bol blo yararlanarak Türkçe siyasal yazılarıma zenginlik katıyorum. Çünkü hedef
kitlem ülkemdir halkımdır Türkiye’dir. Bu güzel ülkenin aşığıyım, tutkum da köklerim de orada,
farklılıklarıyla Türkiye’ye aşık bir insanım, bundan hiçbir zaman kopmadım.

Dolaysıyla Arapça yazılarım olmasına yaygın kısa anekdotlarım bulunmasına rağmen halkımla en
uygun anlaşma dili olarak Türkçeyi tercih ettim. Konuşmalarda video çekimlerinde ise sıklıkla
Arapça hitaplarla bu dengeyi sağlıyorum. Bu da bana

çok geniş çevreye kanaatlerimi davamı ve taleplerimi aktarma olanağı yaratmaktadır. Fransa’da
yaşamaya devam etseydim, Fransızcayı da kullanacaktım ama bu olmadı iki anavatanımda
yaşamayı daha onurlu saydım mücadeleye ve halkıma daha yakın gördüm ve bunu ikame ettim.
SORU: Türkiye sinirinda siginan Suriyeli mülteciler sinir illerdeki mezhep ve etnik dengeyi tehdit
edebilir mi sizce?
MİHRAC URAL’IN CEVABI
Bu sorunuzun cevabını zaten Antakya halkı, Antep ve Adana halkı açıkça verdi. Diktatör Erdoğan
Suriye olayları henüz yokken bu sığınmacılar üzerine kurguların yapmış, hazırlanan senaryolara
uygun çadır kentleri kurmuştu. Bu politikanın nasıl bir eli kanlı politika olduğu ise iki yıldır süren
Suriye olaylarında görülmüştür; selefi teröristleri mali ve askeri destekle Suriyelileri katletmek için
910 km lik sınırını açmasının nedeni de budur.
Bunun ötesinde de, Komşu Suriye’ye böylesine kirli ve kanlı saldırıları organize ederken ilticacı
Suriyelilerin ülkede demografik dengeleri, inanç ve mezhepsel dengeleri alt-üst edecek
konumlanışlarına da kolaylık sağlamaktadır. Son dönemlerde ırkçı yönelimlerle Türkmenler
üzerine yürütülen Türkleştirme politikaları kadar her soy ve boydan mülteciye Türkiye vatandaşlığı
vererek yüz binlerce seçmen oyun AKP’ye akması için çalışmaktadır.
Bu durum bu topraklarda binlerce yıldır yaşamış olan, bu bakir toprakları ziraata ve yaşama
açarak gerçek vatan haline dönüştüren yerli halka karşı, bir soy kırım olarak dayatılmaktadır.
Zaten yer yer ortaya çıkan çatışmalarda bunu göstermektedir. Hiçbir kültürel ortaklıkları olmayan,
hiç bir tarihi birliktelikleri olmayan yeryüzünün dört bir yanından insan katletmek için toplanmış
azılı katillerle bir arada olmak korkunç tedirgin edici bir vakıadır. Gerginliktir korku ve kaygıdır.
Bu gün özellikle Hatay, diktatör Erdoğan tarafından, metre kare başına yeryüzünde an çok azılı
katil düşen ili haline getirilmiştir: Bu insanlık dışı karanlık akıllar, Libya’da, Yemen‘de, Tunus’ta,
Mısır’da, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Suudi’de, Haliç ülkelerinde, kendi halklarını katlettikleri
yetmezmiş gibi bir de Suriye’de ve Türkiye’de kıyım için gelmektedirler. İşin en korkuncu da
Suriye’de kaybedecekleri kesin hale geldikçe, sınırlardaki öbekleşmeleriyle Hatay başta olmak
üzere her yerde kanlı eylemlere girişme eğilimleri artmaktadır. Kimisinde patlayıcı, kimisinde
kimyasal bulunmakta ve bu ipi kopmuş azılı katiller her an patlayacak bir bomba halinde sağda
solda dolaşmaktadırlar. Reyhanlı olaylarında kesinlikle parmakları olduğunu söylemek abartılı
olmayacaktır. Yayınlanan jandarma gizli belgeleri buna yeterince işaret etmiştir.
Bunun için tek önlem, eli silahlı tüm ilticacı maskesi koymuş teröristleri aileleriyle birlikte sınır dışı
etmeyi gerektirir. Savaş korkusuyla iltica edenleri ise insanı

nedenlerle korumak bir haktır: Ancak Suriye’den gelenlerin çok küçük bir azınlığı bu sürükleniş
içinde olmuştur diğerleri Türkiye’yi bir askeri üs olarak kullandıkları ise açıktır:
İletişim adresi:
rusentimur@yahoo.de saygilarimla, Rusen Timur Aksak
4- Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Kurucusu Rami Abdulrahman’a Mektup (1
Eylül 2025):
RAMİ ABDULRAHMAN’A ÖZEL MEKTUP

Ali Kiyyeli (Mihrac Ural) hakkında yayılan yanlış ve yanıltıcı bilgiler üzerine
Sayın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Müdürü Rami Abdulrahman,
Çalışmalarınızı uzun yıllardır takip ediyorum ve değerli çabalarınızı takdir ettiğimi belirtmek
istiyorum. Yayınlarınız Suriye halkı açısından hayati konuları ele almaktadır; sizi yürekten
selamlıyorum. Özellikle önceki yönetimin yıkılmasından sonra çalışmalarınızın olumlu yönleri haklı
davaların desteklenmesine katkıda bulunmuştur. Ancak konu şahsımla ilgili olduğunda gerçekleri
bizzat açıklama gereği duyuyorum. Mezhepçi ve itibarımı kasıtlı olarak zedelemeye çalışan El
Meşhed kanalının hakkımda yürüttüğü yalan ve yönlendirilmiş propaganda kampanyasını yorum
yapmadan paylaştınız. Bu içeriği yorum yapmadan da olsa paylaşmanız, bu mektubu yazmamın
nedenidir.
Hakkımda yürütülen karalama kampanyasıyla ilgili şu gerçekleri bilmenizi istiyorum:
Banyas olaylarının hiçbir aşamasında bulunmadım, hayatım boyunca oraya gitmedim. Ne benim
ne de Suriye Mukavemeti mensuplarından herhangi birinin orada yaşanan çatışmalarla ilgisi vardır.
Bu olaylarda bulunduğumu gösteren tek bir fotoğraf bile yoktur. Dolaşımdaki videolar beni bir
taziye toplantısında otururken, Banyas’ta yaşananlar hakkında konuşurken göstermektedir.
Banyas’ta çatışan taraflar belliydi: Bir tarafta silahlı kuvvetler ve Ulusal Savunma, diğer tarafta
silahlı gruplar bulunuyordu. Oraya müdahale etmemiz için hiçbir neden yoktu. Bu gerçekleri
Banyas videomda açıkladım; kaydın tamamını size göndereceğim. O videoda, “Devlet isteseydi bir
haftalık hazırlıktan sonra giderdik” dedim. Ancak videoyu yanıltıcı biçimde kestiler ve tamamen
askerî anlamda, kurtarılan bölgelerin temizlenmesi anlamında kullandığım “kurtarma ve temizleme”
gibi sözlerimi çarpıttılar. Bu sözlerin hiçbir mezhepsel anlamı yoktu.
Yorumum Banyas olayları sırasında yapılmıştı. Bir yoldaşımızın, Ali Yasin’in babasının
taziyesindeydik; ardından şehit Ali Halil’in taziyesine gittik. Banyas hakkındaki konuşmam bu
taziyede yapılmıştı ve yalnızca terörizme karşı vatanı savunan bir konuşmaydı. Katar’ın El Cezire
kanalı bu videoyu istismar ederek propaganda mekanizmasına kattı; ardından başkaları da beni
karalamak için kullandı. Banyas’ta bulunduklarını söyleyen kişilerle, örneğin Hatim Ali ve Halim
Steiteh ile yapılan ve El Monitör’de “Suriye’de Savaş Baronları” başlığıyla yayımlanan röportajlar
dâhil bütün belgeleri arşivledim.
Bu haksız kampanyaya katılmanızı kınıyorum. Bu kampanyadan desteğinizi çekmenizi istiyorum;
zulme karşı mücadelenizle bağdaşan ahlaki tutum budur. Beni iyi tanıyan ve hakkımda tanıklık
edecek olan Sayın Fatih Camus’a sorabilirsiniz.
Dört yıl boyunca dışarıdan gelen terör saldırılarına karşı Suriye’yi savunan Suriye Mukavemeti adlı
örgütün parçasıydık. Doktorlar, mühendisler ve avukatlar gibi farklı mesleklerden geliyorduk.
Sivilleri ve kutsal mekânları savunan sol görüşlü bir örgüttük. Ancak ilkelerimizi bilmeyen tarafların
saldırılarına uğradık. Her türlü dış finansmanı reddettik; bunu Fatih Camus’a sorabilirsiniz.
Aralık 2024’ten bu yana Suriye’deki yeni yönetim bizi hiçbir şeyle suçlamadı. Ancak Türk istihbarat
unsurları olan “Türkmen Dağı Tugayı” bize saldırdı, evimi yağmaladı, 10.000 kitabımı ve tablolarımı
yaktı. Suriye Mukavemeti mensuplarından bazılarını tutukladılar; aleyhlerinde hiçbir delil
bulamayınca bazı tutukluları işkence yaptıktan sonra serbest bıraktılar. Beni karalamak için
sahteleştirilmiş Banyas videosunu kullanıyorlar.
Vatanı onurumuzla savunduk ve başkalarının işlerine karışmadık. Talep edilirse Türkiye’deki
herhangi bir bağımsız mahkemenin önüne çıkmaya hazırım.
REYHANLI HAKKINDAKİ SUÇLAMALARA İLİŞKİN
Olayı yazılarımda açıkça kınamama ve Reyhanlı’da yerel bir gazeteye röportaj vermeme rağmen
olaydan birkaç saat sonra beni delilsiz suçladılar. Operasyon, Hatay’da mezhep çatışması

yaratmak amacıyla Türk ve İsrail istihbaratı tarafından düzenlenmişti. Otuz iki sanıktan hiçbiri beni
tanımıyor veya adımı anmıyordu. Hakkımdaki suçlamalar yalandır ve adil yargılanmaya hazırım.
SONUÇ OLARAK
Banyas olaylarıyla hiçbir ilgim yoktur. Suçlarını itiraf eden gerçek failleri kınadım. Konuşmam
yalnızca terörizmi kınayan bir konuşmaydı. Türkiye’nin hakkımdaki bütün iddiaları asılsızdır;
Reyhanlı olayları bakımından masumum. Özgür yargı önüne çıkmaya hazırım.
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Ali Kiyyeli
https://youtu.be/vLr3cxHdcFA?si=70uxyo-Ss2e1xRUM
https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-
militia.html
RAMİ ABDULRAHMAN’A ÖZEL MEKTUP (1 Eylül 2025)
Konu; Ali Kiyyeli (Mihrac Ural) hakkında yapılan yalan – yanlış bilgilerle ilgilidir.
Sayın Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi sorumlusu Rami Abdülrahman!
Sizleri uzun yıllardır takip ediyorum, çalışmalarınızın değerli olduğu kanaatimi bildirmek isterim.
Yaptığınız yayınlar Suriye halkı için can alıcı yanlara sahiptir. Sizi yürekten kutluyorum. Özellikle
eski rejimin yıkılması ardından sürdürdüğünüz olumlu çalışmalar, haklı olanlara ilişkin ciddi destek
oluşturuyor. Ancak konu bizatihi ben olunca olayı yakından takip etme ve anlatma gereği
duyuyorum. Sizler yorum yapmadan, Meşhed TV’nin tamamen yanlı, tamamen kasıtlı olarak
hakkımda yürütülen anlamsız propagandasını paylaşmış bulunmaktasınız. Benim bu mektubu
yazmamın nedeni de sizin yorumsuz bile olsa yaptığınız paylaşımdır.
Hakkımda yürütülen karalama kampanyasıyla ilgili olarak bilmenizi isteyeceğim konu şudur;
Banyas olaylarının hiçbir aşamasında olmadım, hayatımda hiçbir şekilde

Banyas’a gitmedim ve hiçbir biçimde oradaki çatımalarla ilgim olmadı. Bunu sizlere binlerce
kaynaktan ispat etmem mümkündür. Benim bir karelik fotoğrafımın gösterilemeyeceğini buradan
sizlere iletirim. Kaldı ki, dolaşıma sokulan videolarda, benim, oturduğum yerden, konuşmamı
sürdürdüğüm yerden başka bir alan gösterilemeyecektir.
Banyas’ta vuruşan taraflar bellidir; bir tarafta Ordu güçleri ve “Difa’ el Vatani”, diğer tarafta ise
teröristler bulunuyordu. Çatışan taraflar bunlar olunca bizlerin Banyas’a gelip müdahil olmamızın
bir anlamı yoktu. Bu gerçeği ben ayrıca Banyas videomda da açıkça dile getirdim. Sizlere o video
kaydının tümünü göndereceğim. O videoda, “devlet isterse gidebileceğimizi, bunun için bir haftalık
hazırlık gerektirdiğini” anlatıyorum. Bu kadar açık ve net olan anlatımlarım yerine kendi kirli
propagandaları için videomun belli yerlerini keserek, askeri belirleme olarak dile getirdiğim “tahrir
ve tathir” kelimelerini, mezhepsel anlamda “tathir” olarak ele aldılar. Oysa bu kavramlar belirli
yerlerin kurtarıldıktan sonra gözden geçirilmesi ve temizlenmesi anlamında kulanıldı. Başka
anlamı da yoktu.
Benim yaptığım yorumun tarihi Banyas olayları sırasında idi. Bizler Ali Yasin adlı bir arkadaşımızın
babasının taziyesinde idik. Sabah taziyesini bitirdikten sonra ikinci bir taziyeye gitmiştik; şehit
kardeşimiz Ali Halil’in taziyesinde öğle saatlerinde bulunduk. Yaptığım Banyas konuşması bu
şehidin taziyesinde oldu. Videomu ön yargısız sonuna kadar dikkat ederek incelerseniz, bizlerin o
taziye sırasında yaptığı sıradan bir vatan savunması konuşması olarak görebileceksiniz. Bu
videoyu olayların tarafı olan Katar çevresinden El Jezire TV alıp propaganda mekanizmasına kattı.
Oradan alanlar o malzemenin aleti olarak bizi karalamak üzere karalama kampanyasına alet
oldular. Ben bu konuyu, ileride bir gün yargılama gündeme gelir düşüncesiyle, belgeleriyle birlikte

toplayıp arşivledim. Bu arşivde, Banyas olaylarında yer aldığını söyleyen kişilerin, Türk
yazarlarından Fehim Taştekin ile yaptığı röportaj da var. Röportajda yer alanlardan ikisi Hatim Ali
ve Halim Stehte’dir. Bu kişilerle yapılan röportajda her şey açıkça dile getiriliyor. Bu röportajlar
Fehim Taştekin’in AL MONİTÖR dergisinde yer almaktadır; yazının başlığı da şudur: “Suriye’de
Savaş Baronları”. Ekte bu yazının tercümesini de vereceğim.
Bana yöneltilen haksız, insafsız ve zalimce olan bu propagandaya sizlerin katılmasını doğru
bulmuyorum. Lütfen imzanızı çekin, size yakışan da budur. Zulme karşı başlattığınız ve hala
yiğitçe sürdürdüğünüz çabalara yakışan tutum da bu olacaktır. Bakın, sizin de yakından tanıdığı
yoldaş Fatih Camus’u, bu dürüst insanı, ilkeleriyle tutarlı kişiyi şahit olarak gösteriyorum. Onu
arayın. Fatih Camus’un benim hakkımda yapacağı beyan ne olursa, kabulümdür.
Bizler MUKAVEME EL SURİYYİ adlı yapıda yerimizi aldık. Bu yapı 4 yıl süresince, almış
olduğumuz karar gereği, ordunun girdiği yerlerde dış terörist saldırılara karşı vatan savunması
içerisinde yer aldı. Sorumluluğumuz saldırı değil savunmadır. Suriye vatanına dış güçlerin ve
onların kuklası olan terörist katillerin saldırılarına

karşı vatan savunması yapmak, bu tür sızmalara karşı nöbet tutmaktır. Tüm kadrolarımız doktor,
mühendis, avukat ve değişik mesleklerden insanlardan oluşmaktadır. Mukaveme el Suriyyi sol
görüşlü bir örgüttü, tüm dinlerden, tüm milliyetlerden katılımcıları vardı. Kadınlarımız bizimle
birlikteydi, doğayı ve inanç merkezlerini korumak, eli silah tutmayan tüm insanları kollamak gibi
ilkelerimiz vardı. Ama bu ilkeleri tanımayan, bilmeyen ve ilgisi olmayanların her türden saldırısına
maruz kaldık. Bizler solcu idik ve ilkelerimize bağlıydık, bize sunulan yardımları da red ediyorduk.
Bu konuda Fatih Camus’a sorabilirsiniz, Fatih Camus’un örgütünün gönderdiği maddi bir meblağı
kabul etmediğimizi o da biliyor.
8 Aralık 2024’ten itibaren Suriye’de iktidarı ele geçirenler, Mukaveme El Suriyyi aleyhinde tek
kelime bile etmediler. Bizim tüm eski üyelerimize “Türkmen Dağı Tugayı” özel olarak saldırdı.
Bunlar Türk istihbarat elemanları olarak Suriye’de görev görüyorlardı. Beni ele geçirmeye
çalışanlar da bunlardır. “Türkmen Dağı Tugayı” unsurları evimi ve yüzlerce yağlı boya tablolarımı,
10 000 (on bin) kitabımı, 45 yılda biriktirdiğimiz tüm eşyalarımızı, aklınıza gelebilecek her türden
ev ve işyeri malzememizi çaldılar, yaktılar da. Kendi dünya görüşlerine göre bu, savaş
ganimetidir, alırlar ve kimse buna ses çıkaramazdı!
Yakaladıkları bazı kişileri Türkiye’ye götürdüler, işkenceden geçirdiler ve sonuçta hiçbir olumsuz
eyleme rastlamadıkları için gerisin geriye Suriye’ye iade ettiler. Türkiye kaynaklı bu güçler
evlerimizi ve tüm varlıklarımızı gasp edip yerle bir ettiler. Geriye benim yakalanmam kalmıştı.
İnsanlıktan nasibini almamış olan bu haydutlar sağa sola gönderdikleri Banyas videosuyla
karalama yapmaya çalışıyorlar. Bunların Türk İstihbarat elamanları olarak Suriye’de yer almalarını
şiddetle kınıyorum. Onurlu bir Suriye Devleti’nin, böylesi teşkilatları, derhal ellerinden silahları alıp
tutuklaması gerekmektedir.
Bizler vatan savunduk. Bu vatana saldıranlara karşı dik durduk ve asla yanlış yapmadık. Kimsenin
özeline müdahil olmadık.
Buradan Türkiye’nin beni istemesi üzerine gelebiliriz.
Geçmişte, 1980 öncesinde Türkiye’de ben yakalandıktan sonra, 3,5 yıl cezaevinde kaldım ve 1980
Temmuz başlarında Adana cezaevinden firar etim, kısa bir süre sonunda anavatanım Suriye’ye
girdim. Suriye’de resmi kimlik sahibi bir Suriye vatandaşı oldum. Siyasi açıdan Liva İskenderun
davasını savundum. Arkasında kararlılıkla durduğum bu davamı nereye gittiysem aynı kararlılıkla
savundum. Aradan geçen 45 yıl boyunca Türkiye’ye yönelik fiili bir çaba içinde olmadım. Evet
yoldaşlarım gelip gittiler, sol cenahtan olanlarla Liva İskenderun’un zorla ilhak edildiğini, halkının
gerçek kanaatlerinin anavatandan yana olduğunu, Liva İskenderun’un ilhakı zamanında yapılan

seçimlerde yürütülen tüm sahtekarlıkları, sahtekarlıkların boşa çıkartıldığını ısrarla anlattım. Ama
sonuçta Fransızların çabasıyla, Türk ordusu 2500 askerle Albay Şükrü Kanatlı Liva İskenderun’a
girdi.

Girişiyle birlikte tüm seçim sonuçlarını yok saydı, Arapları mezheplerine göre ayırdı; Alevi, Sünni,
İsmailî, Hristiyan! Türkleri de tek parça “Türk” diye sınıflandırdı. 40 kişilikli Meclisin 22 üyesi Türk,
geriye kalan 18 kişiyi mezheplere göre ayırarak böldü. Bu sahtekarlığa karşı halk ayaklandı,
şehitler verdi ama dinleyen yoktu. Liva İskenderun böylece “Hatay” olarak Türkiye’nin bir ili olarak
ilhak edildi. Ben böylesi bir anlatım dışında Türkiye’yle ilgili bir şey yapmadım. Ama onlar beni yok
etmek için, zaman aşımını doldurup işlevsiz hale gelen yargılama davalarını yeniden
canlandırmak için ellerinden geleni yaptılar, yeni yeni yargılama davaları açtılar. Önemsemedim,
45 yıldır Demokrasi mücadelesi ve Liva İskenderun davası dışında bir şey yapmadım. Son olarak
Reyhanlı olayını ahlaksızca sırtıma yıkmaya çalıştılar.
Reyhanlı olayı patlak verdiğinde henüz saatler geçmeden beni suçladılar. Bu tavır, pozitif tüm
bilimlere aykırıydı. Hiçbir bilgiye dayanmadan suçlama yapmak işleriydi. Ben Reyhanlı olayını
duyduğum an tepkimi ortaya koyan makaleler yazdım, bu olayı lanetledim. Tek amacı halkı
katletmek olan böylesi bir eylemi asla tasvip etmedim. Kendi siyasal geleneğimizden yola çıkarak
bu eylemi lanetledim. Benim bu tepkimi gören Reyhanlı yerel gazetesiyle de röportaj yaptım. Bana
göre, bu çirkin eylemin tarafı olanlar; Türk istihbaratı ile İsrail el ele verip, para karşılığı satılmış
insanları kullanarak karanlık senaryolar uğruna bu olayları gerçekleştirdiler. Yargılama
dosyasında Türk istihbarat elemanlarının adları geçiyordu. Bu karanlık senaryonun temel amacı
Hatay’da Alevi – Sünni çatışması yaratarak bu alanda demografik yapıyı değiştirme çabasıydı.
Kullanılan kişiler arasında İŞİD’li olanların da yer aldığı açıktı. Ancak devlet ısrarla benim adımı ilk
başa yazdırdı. Sonraki günlerde bu eylemi yapanların tümü yakalandı. 32 kişi bir biçimde bu
eylemde yer almış. Bu 32 kişiden bir teki bile beni tanımazdı. Hiç birinin ifadesinde yerim yoktu.
Savcılar, ısrarla benim adımı ifadeye sokmak istediler ama tutuklananların hiç biri benim
hakkımda bilgi sahibi değildi, beni tanımazdı. Reyhanlı olayıyla uzak yakın hiçbir bağım yoktu,
olamazdı da. Fakat faşist Türk devleti ısrarla beni işaret edip durdu. Gerçeği en doğru şekilde Türk
istihbarat teşkilatı biliyordu, benimle ilgili hiçbir kişinin tek kelime bile söylemediği bu davada
benim yerim yoktu. Hakkımda çıkarılan “tutuklama kararı ve ihbar edene ödül vaadine” kadar her
türden zorba dayatmaları yapan Türk devleti, her zamanki gibi yalanlarla halkı boğmak istedi. Bu
videoda dile gelen her şey yalandı ve kumpaslarla işlenmişti. Ben yargılanmaya da hazırım,
bağımsız özgür bir mahkemeye kendim gelir ifademi veririm. Erdoğan’ın iktidardan düşeceği yıllar
yakındır. Bu zalim insan, bu Allah tanımaz insan, bu görgüsüz zorba kişi yıkıldığında geleceğim ve
ifademi vereceğim.
45 yıldır anavatanımda çalışan, siyaseti yazılarıyla takip eden bir insan olarak bana yapılanlar
haksız ve infazsızcadır. Bunlara inanmak onurlu insanların işi değildir. 32 kişisi yakalanmış olan
Reyhanlı davasını lanetleyen biri olarak, bu davada yerim olmadı, olmayacak da.
Son sözüm açıkça şudur: Banyas olayında uzak yakın hiçbir ilişiğim yoktur, bu işi yapanları
lanetledim ve kendileri açıkça yaptıkları röportajlarla bu eylemlerin faili

olduklarını açıkladılar. Benim ya da benimle birlikte olanların uzak yakın hiçbir ilgisi yoktur.
Yaptığım konuşmanın, vatan sever bir insanın teröristlere karşı, terör saldırılarını kınamaktan
başka bir anlamı yoktur.
Türkiye’de aleyhimde yapılan tüm karalamalar asılsızdır. 45 yıldır Türkiye’ye gitmedim. Herhangi
bir eylemde bulunmadım. Reyhanlı eyleminden 32 kişi yakalandı, bunların hiçbirinin polis, savcılık
veya mahkeme sürecinde benimle ilgili tek bir sözleri olmadı, olamazdı da. Ben bunları tanımam.
Ben siyaseti insanlar için yapıyorum, insan katli için değil. Reyhanlı eylemi insanlık suçudur. Bunu

yapanlar haindi, pervasızca satılmışlardı. Türk devletinin bilinçli ve kasıtlı olarak beni suçlaması
hukuki bir veriye dayanmamaktadır. Buradan ifade ediyorum ki, özgür mahkemelerde ifademin
alınmasına hazırım. Özgür bir mahkemede bu davayla ilgili bir tek kişinin aleyhimde yer
alamayacağı açıktır.
Sözlerimi böylece bağladıktan sonra sizlere yaptığınız işlerde başarı dileklerimi iletiyorum.
https://youtu.be/vLr3cxHdcFA?si=70uxyo-Ss2e1xRUM
https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-
militia.html

Paylaş
Önceki İçerikTÜİK Ekim ayı verilerini açıkladı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.