Mihraç Ural’a Adil Yargılama Hakkı

0
85

THKP-C/Acilciler ve Mukaveme Suriye örgütlerinin lideri Mihraç Ural’ın aleyhine burjuva yayın organlarında çok yoğun bir kötüleme kampanyası yapılıyor. Bu kampanya, Mihraç Ural’ın Suriye’de yakalandığı haberi ardından başlatıldı. Atak Dergisi, Mihraç Ural’ın aslında MİT tarafından Lübnan’dan kaçırılıp Suriye’deki HTŞ iktidarına teslim edildiğini açıkladı. Biz Mihraç Ural aleyhine yürütülen kampanyanın, onun Suriye’de cihatçı güçlere karşı mücadelesinden ileri geliyor olduğunu biliyoruz. Burjuva basınının kötüleme kampanyasına ne yazık ki sol bildiğimiz kesimden bazı kişiler de katıldı. Atak Dergisi; IŞİD ve El Kaide uzantısı HTŞ iktidarına teslim edilmiş ve kendini savunma hakkından yoksun bırakılmış Mihraç Ural ile dayanışma amacıyla bir kampanya başlattı. Kampanya, Mihraç Ural için adil bir yargılama talep ediyor. Türkiye solunun ve bölgemizdeki anti-emperyalist güçlerin bir parçası olarak bu talebi destekliyoruz. Aşağıdaki yazıyı bu amaçla yayınlıyoruz. – Odak Dergisi

MİHRAC URAL’LA DAYANIŞMA KOMİTESİ – Dosya ve Basın Bildirisi

İletişim: Mehmet Güzel – E-posta: info@atakdergi.com (WhatsApp: +30 697 742 1203 – Mobil: +46 76 906 7478)

Bu dosya, Mihrac Ural’ın yaşam güvenliğinin sağlanması, avukatına ve ailesine erişiminin güvence altına alınması ve Suriye dışında bağımsız ve adil yargılanması çağrısını içermektedir. Reyhanlı ve Banyas olaylarına ilişkin iddiaları ele almakta; açıklamaları, röportajları, kaynakları ve destekleyici belgeleri bir araya getirmektedir.

BASIN BİLDİRİSİ (21 Ekim 2026)

MİHRAC URAL İÇİN ADALET: SURİYE DIŞINDA BAĞIMSIZ VE ADİL YARGILANMA TALEP EDİYORUZ!

Mihrac Ural’ın yaşamı, özgürlüğü ve temel insan hakları güvence altına alınmalıdır!

Uluslararası kamuoyuna, Birleşmiş Milletlere, uluslararası hukukçulara, insan hakları kuruluşlarına ve basın emekçilerine çağrımızdır!

Mihrac Ural’ın Lübnan’dan kaçırılarak Suriye’ye götürülmesinin ardından, hakkında Türkiye ve Suriye’de, ayrıca uluslararası medya alanında geniş yankı bulan suçlamalar ve peşinen mahkûm etmeye yönelik bir kampanya yürütülmektedir. Henüz bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde adil bir yargılama yapılmadan kendisinin “Reyhanlı katliamının sorumlusu” ve “Banyas Kasabı” gibi ifadelerle kamuoyuna sunulması, masumiyet karinesini ve hukukun evrensel ilkelerini ağır biçimde zedelemektedir.

Hiç kimse, hakkında ortaya atılan iddialar nedeniyle yargılanmadan suçlu ilan edilemez. Bir insanın suçlu olup olmadığına siyasi iktidarlar, medya kampanyaları, propaganda faaliyetleri veya kamuoyu baskısı değil; bağımsız, tarafsız ve hukuka uygun bir yargılama sonucunda ortaya konulan deliller karar vermelidir.

YARGILANMADAN MAHKÛM EDİLMEYE HAYIR!

Mihrac Ural, geçmişten bu yana kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmiş ve Reyhanlı ile Banyas katliamlarıyla hiçbir ilgisinin olmadığını açıklamıştır. Hazırladığımız dosyada, bu olaylara ilişkin iddialar; yargılama süreçleri, sanık ifadeleri, tanıklıklar, basın haberleri ve çeşitli raporlar çerçevesinde ele alınmaktadır.

Bu iddiaların hangisinin doğru olduğuna karar verecek olan, siyasi yönlendirmeler ve medya üzerinden yürütülen kampanyalar değil, hukukun güvenceleri altında işleyen bağımsız bir mahkemedir. Suçlamaların peşinen kabul edilmesi, savunma hakkının fiilen ortadan kaldırılması ve kamuoyunun tek taraflı bir anlatıyla yönlendirilmesi kabul edilemez.

Suriye, Türkiye ve uluslararası medyada yürütülen, Mihrac Ural’ı henüz yargılanmadan suçlu ilan etmeye yönelen kampanyayı en temel insan haklarına ve adil yargılanma ilkelerine aykırı buluyoruz. Gazeteciliğin görevi, kanıtlanmamış suçlamaları hüküm gibi sunmak değil; iddiaları araştırmak, farklı görüşlere yer vermek ve gerçeklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmaktır.

TUTSAKLIĞI VE YAŞAM GÜVENLİĞİ KONUSUNDA CİDDİ KAYGILARIMIZ VAR!

Mihrac Ural şu anda Suriye’de savaş tutsağıdır. Ancak nerede tutulduğu ve hangi koşullarda bulunduğu bilinmemektedir. Avukatına ve ailesine erişimi yoktur. Bu durum, yaşamı, fiziksel bütünlüğü, savunma hakkı ve temel insan hakları bakımından son derece ciddi kaygılar doğurmaktadır.

Kendisine işkence yapılmış veya kötü muamelede bulunulmuş olabileceğine ilişkin güçlü kaygılar da bulunmaktadır. Bu kaygıların giderilmesi için yetkili makamlar derhâl açıklama yapmalı; Mihrac Ural’ın nerede ve hangi koşullarda tutulduğu kamuoyuna bildirilmelidir. Avukatıyla ve ailesiyle iletişim kurması sağlanmalı, bağımsız gözlemcilerin durumunu incelemesine imkân tanınmalıdır.

Mihrac Ural’ın işkenceye, kötü muameleye, insanlık dışı veya aşağılayıcı uygulamalara maruz bırakılmaması güvence altına alınmalıdır. Bu konuda uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve ilgili mekanizmaların acilen harekete geçmesini istiyoruz.

ADİL YARGILANMA SURİYE DIŞINDA, BAĞIMSIZ BİR MAHKEMEDE SAĞLANMALIDIR!

Suriye’deki yargı sisteminin bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin ciddi kaygılarımız bulunmaktadır. Mihrac Ural hakkında oluşturulan siyasi ve medyatik atmosfer, kamuoyu nezdinde peşinen mahkûm edilmesi ve savunma haklarına erişemediğine ilişkin bilgiler, adil bir yargılama yapılabilmesi konusunda endişelerimizi daha da artırmaktadır.

Bu nedenle talebimiz açıktır: Mihrac Ural’ın davası Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız bir uluslararası yargı mekanizmasında ele alınmalıdır. Bunun için uluslararası hukukun imkânları çerçevesinde gerekli hukuki yollar araştırılmalı ve ilgili uluslararası girişimler başlatılmalıdır.

Talebimiz, herhangi bir kişi hakkındaki suçlamaları peşinen kabul veya reddetmek değil; iddiaların bağımsız bir yargılama sürecinde incelenmesini, savunma hakkının korunmasını ve adaletin sağlanmasını istemektir. Adil yargılanma hakkı bir ayrıcalık değil, herkes için geçerli temel bir insan hakkıdır.

ULUSLARARASI KAMUOYUNU GÖREVE ÇAĞIRIYORUZ!

Birleşmiş Milletleri, uluslararası insan hakları kuruluşlarını, hukukçuları, demokratik kurumları, basın emekçilerini ve uluslararası kamuoyunu Mihrac Ural’ın durumuna acilen müdahil olmaya çağırıyoruz.

Taleplerimiz açıktır:

  • Mihrac Ural’ın nerede ve hangi koşullarda tutulduğu derhâl açıklanmalıdır.
  • Avukatına ve ailesine erişimi sağlanmalı; yaşamı ve fiziksel bütünlüğü güvence altına alınmalıdır.
  • İşkence ve kötü muamele riskine karşı gerekli önlemler alınmalı, bağımsız izleme mekanizmaları devreye sokulmalıdır.
  • Masumiyet karinesi, savunma hakkı ve adil yargılanma güvenceleri eksiksiz biçimde korunmalıdır.
  • Davasının Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız bir uluslararası yargı mekanizmasında görülmesini sağlayacak hukuki yollar araştırılmalı ve gerekli girişimler başlatılmalıdır.
  • Siyasi baskıların ve medya kampanyalarının yargılama sürecini etkilemesine izin verilmemelidir.
  • Mihrac Ural hakkındaki iddialar ancak bağımsız bir yargılama sonucunda değerlendirilebilir. Hiç kimse propaganda yoluyla suçlu ilan edilemez; hiç kimse savunma hakkından ve temel insan haklarından mahrum bırakılamaz.
  • Mihrac Ural için adalet istiyoruz! Suriye dışında bağımsız ve adil yargılanma talep ediyoruz!
  • Hiç kimse yargılanmadan mahkûm edilemez!

Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi Adına: Mehmet Güzel

AYRINTILI RAPOR

ÖNSÖZ 

Mihrac Ural, 14 Ekim’i 15 Ekim’e bağlayan gece yarısını biraz geçe, resmî geçici  oturum izniyle bulunduğu Lübnan’ın Mansuriye Mahallesi’ndeki evinden MİT  operasyonuyla kaçırıldı. Evine yapılan baskın sırasında evde bulunan kendisi, eşi ve  damadı kelepçelendi. Eşi ve damadı kelepçeli olarak evde bırakılırken kendisi  götürüldü. Bu operasyon MİT’in (Milli Istihbarat Teskilati) operasyonudur. Baskını yapan tim elemanlarının  uyrukları bu konuda fazla önem taşımıyor. Mihrac Ural, evinden kaçırıldıktan hemen  sonra doğrudan yakındaki Suriye Elçiliğine götürüldü ve ilk fotoğrafları elçilikte  çekildi. Ardından diplomatik araçlarla Suriye’ye götürüldü. 

Mihrac Ural, yakalandığı andan itibaren Suriye’deki Banyas Katliamı ve Türkiye’deki  Reyhanlı Katliamı’ndan sorumlu tutularak yargılanmadan, peşinen mahkûm ilan  edildi. Gerek Suriye’nin başında bulunduğu yönetim gerek Körfez sermayesinin  denetimindeki medya gücü gerekse Türkiye egemenlerinin eliyle çok yoğun bir siyasi  linç kampanyası yürütülerek yargısız bir infaz gerçekleştirildiğine tanık oluyoruz.  İtham edildiği insanlık suçlarından kesin olarak sorumluymuş gibi bir algı  oluşturularak bu algı, bir tufan gibi kitlelerin üzerine boca edilmektedir. Öyle ki bu algı operasyonunun etkisi uluslararası boyuta ulaşmaktadır. 

Bütün bu yapay algı operasyonları çok yaygın olmalarına rağmen çok kalabalık ama  içi boş balonlar gibidir. Somut gerçekler, kanıtlar, tanık beyanları ve yaşanmışlıklar,  bütün bu algıların tersini gösteriyor. Gerçekler, mutlaka bu kalabalık ve içi boş  balonları söndürecektir. 

Suriye’nin 2011’den 2024 sonuna kadar maruz kaldığı şey, uluslararası bir saldırı ve  buna karşı Suriye yönetiminin halkı ve ordusuyla birlikte yürüttüğü savunmadır.  Suriye’ye yapılan saldırılarda bütün Batılı emperyalist devletler, bunların Körfez’deki  iş birlikçisi Arap devletleri ve Suriye’nin komşuları olan, başta Türkiye olmak üzere,  Ürdün, Irak ve İsrail yer almıştı. Suriye’ye yapılan bu uluslararası saldırılarda temel  yönlendirici devletler ABD, İsrail ve Türkiye idi. Suriye’nin üzerine saldıkları Vahhabi- cihatçı terör örgütleri, Suriye halkına tarihin tanık olduğu en kanlı ve vahşi katliamları  uyguladılar. Suriye yönetimi de genel seferberlik ilan ederek ordusu ve halkıyla  birlikte 14 yıl boyunca vatan savunması temelinde direniş gösterdi. Dolayısıyla bu  savaş, başta Türkiye’nin de içinde yer aldığı uluslararası bir savaştı. Buna karşı  yürütülen direniş ise Suriye yönetiminin ordusu ve halkıyla birlikte gerçekleştirdiği bir  vatan savunması niteliğindeydi. 

Mihrac Ural’ın da 1980’den beri yaşadığı ve vatandaşı olduğu bu ülkenin  savunmasına katılması en doğal reflekstir. Hangi ülkede olursa olsun, her insanın  ülkesi dış veya iç saldırılara maruz kaldığında vatan savunması yapması doğal ve  insani bir tutumdur. Bundan dolayı hiç kimse yargılanamaz. Yeter ki uluslararası  hukuka ve savaş kurallarına bağlı kalsın. Mihrac Ural’ın savaş kurallarına aykırı  davrandığına ilişkin iddialar, tamamen algı yaratma çabasından ve ithamlardan  ibarettir. Bütün somut veri ve kanıtlar bunun tersini ortaya koymaktadır. Bu dosyanın  içerisinde söz konusu somut kanıt ve verileri kaynaklarıyla birlikte bulacaksınız.  Burada sunulan veriler, muktedir güçlerin yarattığı ve gökyüzünü kaplayan boş  balonları söndürecek niteliktedir. 

Suriye savaşı uluslararası bir savaştı ve dolayısıyla Mihrac Ural, uluslararası bir  savaşta esir alınmış durumdadır. Suriye’ye savaşı dayatanlar ve saldırgan  konumunda olanlar, sonuçta bu savaşı kazandılar. Yenenler bu savaşın hikâyesini  yazıyorlar. Dolayısıyla vahşi saldırganlar ve işledikleri bütün vahşi suçlar haklı, vatan  savunması yapanlar ise haksız ilan edilerek tarihe böyle geçirilmeye çalışılıyor. Bu,  insanlığın trajik bir hikâyesidir. 

Savaşı kazananlar, geçmişin bütün günah ve suçlarını yendikleri kişilerin sırtına  yüklemeye çalışırken insan haklarının en temel ilkelerini bile uygulamıyorlar. Adil  yargılanma, savunma yapma, delillere ulaşma, avukatlarına ve ailesine ulaşma gibi  haklardan yararlandırmıyorlar. “Bağımsız ve adil bir mahkemede suçları  kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur.” ilkesinin bugün esamesi bile okunmuyor.  Tam tersine, yaratılan algı sonucunda Mihrac Ural peşinen suçlu ilan edilmiş ve  siyasi olarak linç edilmiş durumdadır. 

Bu dosya, uluslararası insan hakları kurumlarını ve aktivistlerini, hukuk kurumlarını,  siyasi kurumları ve sorumluları acilen harekete geçirmeyi gerektirmektedir. 

Öncelikle Türkiye’nin, MİT aracılığıyla uluslararası hukuku ve Lübnan’ın devlet  egemenliğini ihlal ederek gerçekleştirdiği bu korsan eylem mahkûm edilmeli ve  bunun hesabı sorulmalıdır. 

Ardından Mihrac Ural, her insan gibi, itham edildiği suç ne olursa olsun, bağımsız bir  mahkemede, bütün haklarına erişerek kendisini savunabileceği koşullarda  yargılanmalı ve suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masum kabul edilmelidir. Bunun için  Suriye dışında yargılanması zorunludur. Çünkü Suriye’de sözünü ettiğimiz adil  yargılanma koşulları yoktur. Şimdiden kamuoyu önünde suçlu ilan edilmesi,  avukatlarına ve akrabalarına ulaşma imkânının bulunmaması, yerinin bile meçhul  olması ve işkence ve kötü muameleye maruz bırakıldığına dair çok güçlü endişelerin  bulunması, Suriye’de adil yargılanma koşullarının olmadığının açık kanıtlarıdır. 

Bu nedenlerle Mihrac Ural’ın Suriye dışında, bağımsız bir mahkemede adil  yargılanmasını sağlayacak koşulların yaratılması için gerekli yollar aranmalıdır. 

Bu dosya, yaratılan boş, mesnetsiz ve haksız algılara karşı gerçeğin haykırılması ve  adaletin talep edilmesi niteliğindedir. İnsan haklarından ve adaletten yana olan bütün  kişi ve kuruluşları, uluslararası organizasyonları bu konuda duyarlı olmaya davet  ediyor, harekete geçmeleri çağrısında bulunuyoruz. 

(19 Ekim 2026) Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi adına: Mehmet Güzel 

KAÇIRILMA VE YARGISIZ MAHKÛMİYET

Mihrac Ural 15 Ekim 2026 tarihinde MİT’in korsan bir operasyonu ile Lübnan’dan  kaçırılarak Suriye’ye götürüldü. Bu operasyonun kendisi bile uluslararası hukuka,  Lübnan’ın egemenlik haklarına karşı bir saldırı olduğu açıktır. 

Mihrac Ural Suriye’ye götürülür götürülmez, Türkiye ve Suriye iktidarları eliyle  yargısız mahkûmiyet çabalarına başlandı. Kitleler merkezi kanallarla yönetildiği belli  olan yoğun algı operasyonlarına başlandı. “Reyhanlı katliamının sorumlusu” ve  “Banyas Kasabı” ifadelerini onun isminin önüne bir unvan gibi yerleştirerek insanların  algılarında bir peşin kabul yaratıldı. 

REYHANLI KATLİAMINA İLİŞKİN İDDİALAR

Oysa Suriye’deki Banyas katliamında da Reyhanlı katliamında da Mihrac Ural’ın  zerre kadar ilgisi yoktu.

Öncelikle genel olarak devrimcilerin böyle bir tarzları yoktur ve hiçbir devrimci böyle  bir katliam yapmaz, yapamaz; dünya görüşüne, düşüncesine, vicdanına ve  mücadele tarzına aykırıdır. Mihrac Ural’ın başında olduğu Mukaveme Suriyyi milis  örgütü de sadece Alevilerden oluşan bir yapı değildir; Alevilerin yanı sıra çok önemli  sayıda Sünni ve Türkmenlerden de oluşmaktaydı. 

Ayrıca, her iki katliam gerçekleştiği zaman en başta Mihrac Ural bu katliamları  şiddetle ve defalarca kınadı. Türkiye egemenlerinin onu töhmet altına alma  çabalarına karşı yalanlamalarda bulundu. 

https://www.bbc.com/turkce/haberler/2013/05/130514_hamsici_ural_reyhanli

Reyhanlı katliamı gerçekleşir gerçekleşmez, şimdi Cumhurbaşkanlığı koltuğuna  oturtulmuş olan Colani (Ahmet El Şara) liderliğindeki El Nusra Cephesi katliamı  üstlenmişti. Hem de Facebook’ta El Nusra adına açıklama yapan bir profil, “ey köpek  Erdoğan, bir sonraki Ankara’da olacak inşallah” cümlesiyle bunu üstlenmişti. 

https://sendika.org/2013/05/suriye-mi-el-kaide-mi-psikolojik-harp-dezenformasyon- ve-gercekler

El Nusra Cephesi, Reyhanlı katliamının yapıldığı gün, daha önceden, patlama  yerlerini iyi gören iki tepeye profesyonel kameralar yerleştirerek patlama anını çok  kaliteli görüntülerle kayda almış ve servis etmişti. Ülke ve dünya basını bu görüntüleri kullanmıştı. Ayrıca patlamalar olur olmaz ellerinde profesyonel mobil kayıt  cihazlarıyla görüntü alan kişiler peydahlamıştı. Bunun yanı sıra, olayın sıcaklığı  içinde Alevileri hedef gösteren söylemlerle ilçedeki halkı provoke etmeye çalışan  kişiler faaliyete geçmişti. 

Buna rağmen dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bu katliamı Mihrac Ural’ın  sırtına yıkmaya çalışıyordu. Daha cesetler yerden toplanmadan, olayın faili olarak  “Suriye istihbaratıyla bağlantılı yasadışı terörist bir örgüt” ifadeleriyle devrimcileri  işaret ediyordu. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da “olayda 53 SÜNNİ  vatandaşımız şehit olmuştur” vurgusuyla bir Alevi Sünni provokasyonu yaratma  niyetlerini belli etmişti.

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/53-sunni-vatandasimiz- sehit-edildi-427810

Reyhanlı patlaması yargılama davasında yer alan sanıklar gerek Emniyet Müdürlüğü  gerek Savcılık soruşturmalarında gerekse de Mahkeme sorgularında özel bir çabayla  Mihrac Ural ile ilişkilendirilmeye çalışıldı ancak Mihrac Ural’ın bu olayla ilgisinin  olduğuna dair hiçbir ifade alınamadı. Bu katliamın hiçbir aşamasında Mihrac Ural  veya herhangi bir devrimcinin dahli olduğuna dair tek bir kanıt veya emare olmadığı  gibi sanık ifadelerinde de böyle bir şey geçmemektedir. Türkiye devlet yetkilileri ve  polisinin yoğun çabasına rağmen sanıkların hiçbirinden Mihrac Ural’ı suçlayan ifade  alınamamış olması dikkatle üzerinde durulması gereken bir noktadır. 

Tam tersine, sanıklar ifadelerinde olayla ilgili olarak Heysem TOPALCA’nın ilgisi  olduğunu açıklamışlardır. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün El Kaide raporunda  TOPALCA’nın 2011-2014 yılları arasında 873 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı,  Özgür Suriye Ordusu’nun toplantılarına katıldığı, El Kaide ve El Nusra örgütleriyle de  bağlantısı olduğuna dikkat çekilmişti. Türkiye’de iki kez gözaltına alınan ancak  serbest bırakılan Topalca adı, 53 kişinin öldüğü Reyhanlı katliamında gündeme  gelmişti. Davanın tutuklu sanıkları Yusuf Nazik ve Mehmet Gezer, Topalca’yı  kendilerini ‘tuzağa düşürmekle’ suçlayarak, “Reyhanlı’dan mal geçirmek için iş birliği  yapıyorduk. Patlamada kullanılan minibüsler kaçakçılık için hazırlanmıştı” demişti.  MİT’e çalıştığı iddiaları sıkça gündeme gelen Heysem Topalca, Niğde’nin Ulukışla ilçesinde 1 astsubay, bir polis ve bir vatandaşın öldüğü IŞİD saldırısına da adı  karışmıştı. Davanın iddianamesinde sanık olan Topalca hakkında mahkeme  yakalama kararı çıkarmıştı. İddianamede, şüpheliler Çendrim Ramadani, Benyamin  Xu ve Muhammed Sakiri’nin Suriye’deki IŞİD’e bağlı kamptan, İstanbul’da silahlı ve  bombalı eylem yapmak için ayrıldıkları öne sürülürken, bu kişilerin Topalca  tarafından Yayladağı’ndan yasadışı yollarla Türkiye’ye sokulduğu, İstanbul’daki  bağlantılarının da yine aynı kişi tarafından ayarlandığı anlatılmıştı. Ayrıca 

Topalca’nın adı, Adana’da 7 Kasım 2013’te, dorsesinde 933 roket başlığı ve 10 farklı  ebatta alüminyum boru bulunan TIR olayında da geçmişti. Ama buna rağmen  HEYSEM TOPALCA Reyhanlı patlaması davasına sanık veya tanık olarak dahil  edilmemişti. 

https://www.indyturk.com/node/321146/haber/reyhanlı-ve-niğde-saldırılarında-adı-geçen-heysem-topalca-konyada-trafik-kazasında

Reyhanlı davası sanıkları ifadelerinde, patlama öncesinde, ilişkide oldukları MİT  elemanlarına bilgi verdiklerini, eylemin bütün ayrıntılarını anlattıklarını  açıklamışlardır. Yargılama dosyasında bütün bu bilgiler yer alıyor. 

Reyhanlı patlaması olayı ile ilgili olarak Adana Milletvekili Tülay Hatimoğulları 11  Mayıs 2020 tarihinde, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi vermiş ancak iktidar makamları bu olayı  aydınlatmaktan kaçınmıştır.

https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D27/Y3/T7/WebOnergeMetni/dac516a3- 368b-489a-a696-8b4b5f6803f5.pdf

Sol TV YouTube kanalının 19 Ekim 2026 tarihinde Reyhanlı Katliamı konusunda  yapmış olduğu dosya yayını yukarıdaki anlatımları da teyit eden ve önemli gerçekleri  bir arada sunan bir belge niteliğindedir.

https://youtu.be/uyMrFvPdj78?is=QU_5RpFhMeF7N-D9

BANYAS KATLİAMI 

Banyas katliamı 2 Mayıs 2013 tarihinde yapıldı. Bu katliam da Mihrac Ural’ın sırtına  yıkılmak istenmektedir. Banyas katliamı yapıldığı gün 2 Mayıs 2013’te Mihrac Ural bir  taziye ziyareti esnasında bir konuşma yapmıştı. Konuşmada “Banyas’ın terörden  temizlenmesi gerektiğini” ifade etmişti. Bu taziye ziyareti ve konuşmanın yapıldığı  gün Banyas katliamı oldu. Söz konusu videoyu Mukaveme Suriyyi kamuoyuna yaydı.  Katliamdan sonra Mihrac Ural’ın söz konusu konuşma kaydının olduğu video El  Cezire kanalının eline geçmiş. El Cezire bu video üzerinde oynayarak sanki katliama  çağrı yapıyormuş gibi her tarafa servis etti. Ve Mihrac Ural bunun üzerine Banyas  katliamından sorumlu tutulmaya başladı. Oysa Banyas katliamı yapıldığı gün olan 2  Mayıs 2013 tarihinde Mihrac Ural ve arkadaşları kalabalık bir ekiple, bir  arkadaşlarının babasının (Selim Yasin) ve ardından, bir gün önce çatışmada ölen Ali  Bedii Halil’in taziyelerindeydiler. Hatta suçlanmasına vesile edilen video da bu taziye çadırında çekilmiştir. Bu video bunun kanıtıdır. Bir insan aynı anda iki farklı yerde olamayacağına göre bu  iddianın saçmalığı buradan da anlaşılmaktadır. 

Oysa Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi bu suçlamaları başından beri şiddetle  reddetti. Mihrac Ural, Mukaveme Suriyyi veya ona bağlı hiçbir kişinin Banyas katliamında yer almadığını hatta Mihrac Ural, Banyas’a hiçbir zaman gitmediğini  açıkladı. 

Mihrac Ural’ın başında olduğu Mukaveme Suriyyi’nin sorumluluk alanı Lazkiye’nin  kuzeyindeki bölgeydi. Lazkiye’nin kuzeyinde, içinde onlarca Türkmen köylerinin de  olduğu Türkiye sınırına kadar olan bölgeydi. Ve bu nedenle Mukaveme Suriyyi  içerisinde bu Türkmen köylerinden çok sayıda Türkmen milis vardı. Mihrac Ural’ın  Türkiye devletinin saldırganlığıyla karşı karşıya olduğu halde savaş boyunca  sorumluluk alanlarındaki onlarca Türkmen köyünde hiçbir olay yaşanmadı, kimse  öldürülmedi, kimseye saldırılmadı, hiç kimse rahatsız edilmedi. 

Mukaveme Suriyyi’nin kendisine tahsis edilen görev alanları dışında bir bölgede  faaliyet yürütmesi mümkün değildi. Buna ordu birlikleri ve Suriye yönetimi izin vermezdi. 

Banyas’ta operasyon yapanlar, Suriye ordu birlikleri ve “Difa el Vatan” (Vatan  Savunması – Ulusal Savunma) birlikleri idi. Difa el Vatan’ın Banyas’taki Komutanı  FADİ SAKR’dır. Vahşeti uygulayanlar Difa el Vatan birlikleri idi. 

Al Jazeera kanalı 23 Şubat 2014’te köyün sakinleri ve görgü tanıklarıyla bir röportaj  yaptı. Tanıkların anlatımlarına göre Homs ve Tartus’tan gelen ordu birlikleri, Askeri  Emniyet Birimi ve Difa el Vatan (Ulusal Savunma) kuvvetlerinin operasyonu yaptığını  anlattı. Al Jazeera’nın yaptığı bu röportaj ve videodaki anlatımlar, faillerin FADL SAKR komutasındaki Difa el Vatan (Ulusal Savunma) olduğunu kanıtlamaktadır. 

Ayrıca “zaman Alwsl” adlı kanal da köyün sakinleriyle yaptığı röportajda olayın failleri  olarak Difa el Vatan (Ulusal Savunma) güçlerini açıkça belirtmektedir. 

https://www.youtube.com/watch?v=gB4RCc8uatQ

Kimdir bu FADL SAKR? 

Fadl Sakr, Suriye yönetimi yıkıldıktan sonra şimdiki yönetimde resmi görev aldı; “Silm El Ehli” (Toplumsal Uzlaşma) adındaki resmi kuruluşun başında yer alıyor.  Alevileri mevcut Suriye yönetimine bağlamaya çalışıyor. 

Gazeteci Fehim Taştekin El Monitör dergisinde bir röportaj yayınlamış ve Banyas olaylarını işlemişti. Bu röportaj da olayın asıl faillerine işaret ediliyordu. Bu röportaj  da Banyas olaylarında Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi’nin hiçbir dahlinin  olmadığını kanıtlamadır. 

https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer-command-militia.html

Anlaşılıyor ki şu anda Suriye yönetimi ile birlikte hareket eden ve resmi görevler  üstlenmiş olan Fadl Sakr sırtında taşıdığı ve sorumlu olduğu suçların  sorumluluğundan kurtulmak için bu olayların Mihrac Ural’a mal edilmesini istemektedir. Ancak konu bununla sınırlı değil. Mevcut Suriye yönetimi de bu yolla  geçmişteki bütün katliamlarından aklanmaya çalışmaktadır. 

İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ’NÜN (HTW) BANYAS RAPORU 

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) Eylül 2013 tarihli 78 sayfalık raporunda ayrıntılı  olarak Banyas olayları incelenmiş ve bu olaylarda Mukaveme Suriyyi ve Mihrac Ural  hiçbir şekilde suçlanmamıştır.

https://www.hrw.org/report/2013/09/13/no-ones- left/summary-executions-syrian-forces-al-bayda-and-baniyas

TÜRKİYE’NİN SURİYE’DEKİ HEDEFLERİ

Ancak Mihrac Ural’ın bütün bu suçlamalara maruz bırakılmasının en büyük nedeni Türkiye devletinin Mihrac Ural ve Mukaveme Suriyyi düşmanlığıdır. 

Şöyle ki; 

Suriye savaşı boyunca Türkiye devletinin ulusal hedefi, Suriye’nin kuzeyini bir hat  boyunca Akdeniz kıyılarına kadar kendi nüfuzu altına almaktı. Bu hedef  doğrultusunda doğrudan askeri harekatlarla bazı bölgelerde askeri kontrol ve hatta  ilhaka doğru bir nüfuz alanı sağlamıştır. Bunlar; Fırat Kalkanı Bölgesi (2016):  Cerablus, El-Bab, Azez ve kırsalındaki yerleşim birimlerini kapsar. 

Zeytin Dalı Bölgesi (2018): Afrin şehri ile Cinderes, Rajo ve çevresindeki köyleri kapsar. 

Barış Pınarı Bölgesi (2019): Tel Abyad ve Resulayn arasındaki geniş sınır hattını ve çevresindeki yerleşimleri içerir. 

İdlib ve Halep Çevresi (Astana Süreci / Gözlem Noktaları): Rejim ve muhaliflerin  durumuna göre şekillenen, savunma hatları ve gözlem noktalarının yer aldığı  bölgedir. 

Bu nüfuz alanlarının uzantısı olarak Lazkiye’nin kuzeyini deniz kıyısına kadar bu  bölgedeki Türkmen nüfusu da suistimal ederek kontrol altına almaya çalıştı. Sultan  Murat Tugayları, Nureddin Zengi Tugayları, Türkistan İslam Partisi, El Nusra Cephesi  ve ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) kapsamındaki diğer gruplarla bu bölgeyi ele  geçirmeye çalıştı. Türkiye bu “ulusal hedef” için milyarlarca dolar para harcadı.  Binlerce tır dolusu silah sevketti. https://tr.euronews.com/2021/05/30/sedat-peker- den-8-videoda-erdogan-hedef-ald-tum-dunyaya-gosterecegim

Ama buna rağmen Türkiye, Lazkiye’nin kuzeyinde bu “ulusal hedefi”ne ulaşamadı.  Bunda dış saldırılara karşı Suriye ordusuna yardımcı olan Mukaveme Suriyyi  direnişinin belirleyici payı olduğunu düşünen Türkiye yöneticileri bu milis direniş  örgütünün liderine karşı özel bir düşmanlık güttüler. Mihrac Ural’a karşı terör örgütleri  eliyle defalarca suikastlar düzenlediler. 

https://web.archive.org/web/20180906230340/https:/tr.sputniknews.com/columnists/201809061035079727-mihra-urala-bombali-suikast-girisimi/

Neden Mihrac Ural? 

2011’den itibaren başlayan Suriye’ye karşı saldırılar boyunca Mukaveme Suriyyi’nin  üstlenip yerine getirdiği direniş Türkiye’nin Ulusal hedeflerinin Lazkiye kuzeyinde ıskata uğramasına neden olmuştur. Zaten 1980 öncesinde devrimci faaliyetleri  nedeniyle Türkiye tarafından aranmakta olan Mihrac Ural bu özel nedenle de  Türkiye’nin özel hedefi haline getirilmiştir. Bir yandan kendisine karşı suikastlar  düzenletmiş diğer taraftan başkaları tarafından işlenen insanlık suçu niteliğindeki  suçlar sırtına yıkılmaya çalışılmıştır. Bölgede güçlü ve etkin bir devlet olması  nedeniyle algı yaratma, sahte deliller üretme yoluyla Mihrac Ural’ın üzerine  kendisinin ve işbirlikçisi olan güçlerin suçlarını yıkmaya ve böylece suçlarından  temize çıkmaya çalışmaktadır. 

Oysa Mihrac Ural solcu/devrimci bir insandır. Felsefi bakış açısı gereği halkının haklı  olduğuna inandığı davasını savunmuştur. Suriye’de de Suriye savaşı boyunca  halkıyla beraber vatan savunması içerisinde bulunmuş, vatanı olarak gördüğü  Suriye’yi halkıyla beraber dış saldırılara ve terör saldırılarına karşı savunma  pozisyonunda sorumluluk üstlenmiştir. Kendisine tahsis edilen sorumluluk alanı olan  Lazkiye’nin kuzeyi dışında herhangi bir bölgede görev üstlenmemiştir. Hele hele  Suriye dışına yönelik hiçbir faaliyette bulunmamıştır. Mezhepsel veya etnik temele  dayalı bir anlayışı yoktur. Liderliğini yaptığı Mukaveme Suriyyi içinde Alevi, Sünni,  Arap, Türk, Kürt, Hristiyan, Ermeni, Ateist çeşitli görüş ve toplumsal kesimlerden  insanlar bulunmaktadır. Dolayısıyla bu yapılanmanın mezhepsel eylemlerde  bulunması söz konusu olamaz. 

https://www.milliyet.com.tr/gundem/hakli-mucadele-icinde-yer-almaktan-mutluyum- 1793743

MİHRAC URAL’IN ÖZGEÇMİŞİ 

Mihrac Ural, 1956 yılında Antakya’da doğdu. Genç yaşta devrimci siyasal  mücadeleye atıldı. 16. yaşını Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de uğradığı  katliama ve Denizlerin idamına karşı düzenlenen okul boykotları sırasında geçirdi. 19. yaşını ise devrimci vaftizini yaşadığı Diyarbakır’da, 24 Haziran 1975’te, üniversite  sınavları sırasında, kente gelmek isteyen Türkeş’e karşı Kürt kardeşleriyle birlikte  geçit vermedikleri kale kapılarının önünde geçirdi. 

Bu dönemde yoldaşlarıyla beraber “TEK YOL DEVRİM” gazetesini çıkardı, Antakya  ve çevresinde devrimci kültür dernekleri kurdu, faşistlere karşı mücadeleyi yükseltti  ve onlarca siyasal seminer verdi. 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Öğrenciliği sırasında  hakkındaki takibatlar nedeniyle öğrenimini bırakmak zorunda kaldı. Antakya’da “TEK YOL DEVRİM” dergisinden sonra THKP-C (Acilciler) örgütünün merkez yayın organı  olan “CEPHE” dergisini çıkardı. 

20. yaşını İstanbul’da devrimci siyasal faaliyetler içinde geçirdi. 21. yaşını, illegal  örgütlü siyasal yaşamın bir parçası olarak Binboğa Dağları’nda eğitim çalışmalarında  yer aldı. Bu sürecin ardından, 19 Ağustos 1977’de, firari koşullarda ve hakkındaki  kovuşturmalar geçirdi. Bu sürgün acılarına yol açan süreçte, itirafçı bir polis  işbirlikçisinin bir MİT ajanıyla birlikte çeşitli suçları üzerine yıkması belirleyici oldu.  Firari koşullarda yoldaşlarıyla beraber merkez yayın organı “CEPHE”yi çıkarmaya  devam etti ve örgütünün ülke çapında yaygınlaşması ve etkinleşmesi için çalıştı. 

10 Mart 1978’de 22 yaşındayken Ankara’nın Yukarı Ayrancı semtinde yakalandı.  Ankara ve İstanbul emniyet müdürlüklerinde 21 gün boyunca işkence altında kaldı.  23. yaşını bulunduğu zindanlarda direniş ve siyasal eğitim faaliyetleriyle geçirdi. On  iki zindan arasında süren mahpusluk ve sürgün sürecinin ardından, 31 Temmuz  1980’de Adana Cezaevi’nden, idam hükümlüsü 30 devrimci örgüt kadrosuyla birlikte  firar etti. 

Ağustos 1980’in ortalarında Suriye’ye geçti. Filistin örgütleriyle mevcut bağları  yeniden kurarak eğitim kampları için zemin hazırladı. 12 Eylül 1980 askerî-faşist  darbesine karşı örgütünü yeniden toparladı, yoldaşlarının güvenliğini sağlayarak  eğitim süreçlerini başlattı ve parti okulunu kurdu. 12 Eylül rejimine karşı direnişi  örgütlemeye çalıştı. İskenderun’da bildiri dağıtan Hasan İnce, bu çatışmalar  sırasında askeri cunta tarafından öldürüldü. 

George Habbaş liderliğindeki Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin saflarında 1990’lı yıllara kadar eğitim faaliyetlerini sürdürerek örgütün 12 Eylül rejimine karşı savaş  etkinliğini sağlamaya çalıştı. 

24 yaşında, sürgünde ve Filistin kamplarında İsrail’e karşı savaşta yer alarak ve ülkedeki mücadele mevzilenmesini organize etti. Haziran 1982’de İsrail’in Lübnan’a  saldırmasıyla başlayan savaşta, Lübnan ve Filistin davasını savunmak üzere  yoldaşlarıyla birlikte örgütlü bir güç olarak yer aldı. Trablus’ta İsrail’e, Mısır’a,  İngiltere’ye ve Arap gericiliğine karşı yürütülen savaşta devrimci güçlerle omuz  omuza savaştı; bu mücadelede yoldaşları şehit oldu. 

Siyasal doğrularından ve ilkelerinden ödün vermeden halkını aydınlatmak ve  mücadelesini sürdürmek için çalıştı. Bu mücadele nedeniyle Almanya’da, Fransa’da,  Suriye’de ve Libya’da zindanlarda yattı. 

24 Kasım-1 Aralık 1986 tarihleri arasında gerçekleştirilen THKP-C (Acilciler) 1. Kongresi’nde, Başkan Öcalan’ın uzun bir konuşmayla katkı sunduğu kongrede, delegelerin oy birliğiyle genel sekreterliğe getirildi. 

Bu tarihsel süreç boyunca, örgütünün olanaklarıyla imkânları ölçüsünde bütün  devrimci örgütlere çeşitli biçimlerde yardım ve katkıda bulunarak devrimci hareketin  gelişmesi için emek harcadı. Haziran 1982’de kurulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş  Cephesi’nin (FKBDC) kurucu üyesi olarak Libya’da da örgütlenme çalışmaları  yürüttü. Daha sonra Devrimci Birlik Platformu’nun kurucu üyeleri arasında yer alarak  devrimci hareketin Türkiye’deki mücadelesine katkıda bulundu. 

1980’li yılları Suriye’de Müslüman Kardeşler Örgütü olarak adlandırılan siyasal İslamcı silahlı yapılara karşı savaşta ve 12 Eylül rejimine karşı Türkiye’de yürütülen mücadeleye bütün gücüyle destek vererek geçirdi. 

Evi bir misafirhane gibiydi. Kapısını yoldaşlarına, dostlarına, tanıdıklarına ve farklı görüşlere sahip olsa da düşünsel ilişkileri içselleştirmiş, insani ve barışçıl olan  herkese açıktı. 

Kendisini sınıfsal, etnik ya da inançsal etkilerin belirleyiciliğine girmeden, kültürel  birikiminin doğruları doğrultusunda hareket eden devrimci bir militan olarak  tanımlıyordu. 

2011 yılında, anavatanı Suriye’de teröre karşı direnişe hiç tereddüt etmeden katıldı.  Silahını kuşanırken yazmayı da sürdürdü; yılların birikimini ve düşüncelerini  yazılarına aktardı. Mukaveme Suriyyi örgütünü kurarak sivil halk milisleriyle vatan  savunması mücadelesine katıldı. Sevenleri ona “komutan” der. Ancak kendisi, bir  okurunun “O, Mir militandır” sözünde olduğu gibi, kendisini her zaman bir militan  olarak tanımladı. 

Nefes almaya fırsat bulamadan tehlikelerle boğuşarak bugünlere geldi. Tek serveti, yayımladığı kitap ve broşürler ile binlerce makalesinde ortaya koyduğu siyasal  düşünceleri ve yazılarıdır. Suriye’de yaşanan olayları birinci elden ve olayların  merkezinde olan biri olarak yüzlerce makaleyle açıkladı ve kamuoyunu bilgilendirdi. 

Savaştan nefret ediyordu. Ancak savaş, vatanı Suriye’ye dayatıldığı için silaha  sarıldı. Buna rağmen savaş kurallarını belirleyen Cenevre Sözleşmeleri’ne ve ek  protokollerine bütünüyle riayet ettiğini beyan ediyordu. 

Suriye’nin emperyalist, sömürgeci, gerici ve yayılmacı güçlerin desteklediği, 80  ülkenin desteğini aldığını belirttiği terör tehdidine karşı direnişinde, Mukaveme  Suriyyi örgütünün komutanı olarak mücadeleyi yoldaşlarıyla beraber yürüttü. Bu  mücadeleyi bütün bölge halklarının çıkarları doğrultusunda yürütülen bir mücadele  olarak gördü. 

Mücadele süreci boyunca ortak vatanda Kürt halkının bütün haklarını kazanması için  mücadele etmeyi tarihsel bir görev saydı. Bu hakların anayasal ve yasal kurum ve kuruluşlar aracılığıyla güvence altına alınmasını savundu. 

MİHRAC URAL İÇİN ULUSLARARASI ADİL YARGILANMA TALEBİ 

ADİL YARGILANMA HAKKI VE TALEPLER

Mihrac Ural, 14 Ekim 2026 tarihinde, geçici oturum izniyle bulunduğu Lübnan’da  Türkiye MİT’i tarafından kaçırılarak Suriye’ye götürülmüştür. Bu operasyon  uluslararası hukuka ve Lübnan’ın egemenlik haklarına aykırıdır. 

Kaçırılmasının ardından Türkiye ve Suriye’de devlet kontrolündeki medya aracılığıyla  yoğun bir linç kampanyası başlatılmış; Mihrac Ural, Suriye’nin Banyas ve Türkiye’nin  Reyhanlı kentlerinde yaşanan katliamlardan sorumlu gösterilerek henüz adil bir  yargılama yapılmadan kamuoyu nezdinde peşinen mahkûm edilmiştir. 

Mihrac Ural, geçmişten bu yana kendisine isnat edilen suçlamaları reddetmiş ve bu  suçlarla hiçbir ilgisinin olmadığını ifade etmiştir. Hakkındaki iddialar bağımsız ve  tarafsız bir yargılama sonucunda kanıtlanmadan suçlu ilan edilmesi, hukukun temel  ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. 

Suriye’de devlet eliyle yürütülen algı operasyonları ve kamuoyu yönlendirmeleri  karşısında, yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına ilişkin ciddi kaygılar taşıyoruz. Bu  nedenle, Mihrac Ural’ın adil yargılanma hakkının güvence altına alınmasını ve  davasının Suriye dışında, bağımsız ve tarafsız bir uluslararası yargı  mekanizmasında görülmesini sağlayabilecek hukuki yolların değerlendirilmesini talep  ediyoruz. 

Bu çerçevede; 

Masumiyet karinesinin, savunma hakkının ve avukata erişimin güvence altına  alınmasını, 

Hakkındaki suçlamaların bağımsız, tarafsız ve hukuka uygun biçimde incelenmesini, 

Siyasi baskıların ve algı operasyonlarının yargılama sürecini etkilemesinin  önlenmesini, 

Davanın Suriye dışında bağımsız bir uluslararası yargı mekanizmasında görülmesi  için gerekli hukuki imkânların araştırılmasını, 

Birleşmiş Milletlerin, uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve hukukçuların bu  konuda girişimde bulunmasını talep ediyoruz. 

Uluslararası kamuoyunu, insan hakları savunucularını, hukukçuları ve demokratik  kurumları çağrımıza destek vermeye davet ediyoruz. 

Adil yargılanma bir ayrıcalık değil, temel bir insan hakkıdır. Hiç kimse yargılanmadan  mahkûm edilemez. 

Mihrac Ural için uluslararası adil yargılanma talebinde bulunuyoruz! 

Mihrac Ural’la Dayanışma Komitesi 

EKLER: 

1- Banias ve Reyhanlı üzerine Mihrac Ural’ın kendi açıklamaları (4 Mayıs 2016): YARGISIZ İNFAZIN AHLAKSIZLIĞI BANYAS – REYHANLI İTTİHAMI…

Mihrac Ural – 4 Mayıs 2016 / Perşembe – Lazkiye 

Birileri nedense Banyas çatışmalarını ve sonuçlarını sırtıma yıkmak istedi. Bunu  özellikle tekfirci terör şebekelerini yapması ilginçti. Oysa aklı başında muhalefet  çevrelerinin yaptığı tüm araştırmalar onlara kimlerin neler yaptığını yeterince açık  göstermişti. Ancak işin kolayına kaçıp beni suçlamanın ikna edici bir yanı yoktur.  Tüm veriler tüm deliller Banyas kıyımının tekfircilerin başlattığı ve sahili kana  bulamayı planlayan “Sahil Volkanı” adlı operasyon girişiminin ürünüdür. Onlar  saldırdı ve ortaya çıkan Refleksin boyutları altında ezildi. Olay budur.  

Biz Mukaveme Suriyyi güçleri olarak ise olayları sadece haberlerden izlerdik ne bir  yerimiz ne de bir katkımız vardı çünkü bizler Lazkiye kuzey kırsalında konuşlanan bir  hareketiz. Banyas olayları vuku bulurken bir arkadaşımızın babasının  taziyesindeydik; yanımızda Şeyh Zülfikar Ğazal, Şeyh Muvaffak Ğazal ve onu aşkın  militanımız vardı (2 Mayıs 2013). Oradan da ara vermeden Datur mahallesindeki  şehit Ali Halil’in cenazesini taziyeye gitmiştik. Bu sıralarda ortaya çıkan Banyas  olayları teziye çadırında birileri tarafından bana soruldu ve ben konuyu uzunca  anlatmaya çalıştım. Video’yu kayıtları yapıldı ve videoyu bizler yayınladık.  

Bu videoda geçen ve tamamen askeri terimlerden oluşan “tatvik” (kuşatma) “tahrir”  (Kurtarma) ve “Tathir” (temizleme) ön görülerimi aktardım. Bu konuşmadan “tathir”  kelimesi cımbızla çekilip, bakın mezhepsel temizlik yapma hedefi koymuştur diye  başta El cezirede ve diğer yandaş yayınlarda günlerce aylarca tekrarlarla yer alan  haberler yapılmaya başlandı. Hiçbir hukuk kaidesine uymayan bu yargısız infazla  olay sırtıma yıkılmaya çalışıldı. Bizde buna karşı kendi video analizlerimizi içeren  cevabı bir video yaptık ve yayınladık. Ancak yalanın bu dev medya organlarında cevap hakkı olmadan yayılmasıyla baş etmek zamana kalmış bir şeydi biz de bu  olayda zamanı hakem koyduk. 

REYHANLI OLAYLARI GERÇEĞİ 

Reyhanlı olayı ise çok daha feci bir hamakat ürüne olarak sırtıma yargısız infazca  yıkılmaya çalışıldı. Olay üzerinden yarım saat geçmeden zamanın İçişleri Bakanı ve  başbakan olarak RTE hiçbir veri olmadan olayı sırtıma yıkarak adımı basına ilan  ettiler. Olay 11 Mayıs 2013’ta 8 Mayıs’ta bir gazeteye yansıdığı kadarıyla Bir muhbir,  “…MİT’e açtığı telefonda “Mihrac Ural’ın bombalama eylemleri yapacağı” ihbarın da  bulunmuştur. Star gazetesinin bu ilanına dayanarak sanki her şey önceden  kurgulanmış gibi hep bir ağızdan bana saldırdılar. 

Oysa Reyhanlı olayını ben de sıradan bir vatandaş gibi gece bültenlerinden duydum.  Olayı bir vahşet olarak değerlendirip ilanımı yaptım. Masum insanların katledilmesi  ne ilkelerimde ne de hayatım boyunca halkım için yürüttüğüm devrimci mücadelenin  kapsamında gördüm. Bu olaya karışanların tümünü cani olarak değerlendirdim ve  eylemi korkakça, lanetlik bir eylem olarak ilk kınayanlardan oldum.  

Ama nafile, hükümet kararını vermişti. Adaleti yönlendirme geleneğinden gelenler,  Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesinin mutfağında hazır reçete gibi  bekleyen iddialar öne sürüldü; zaten 2010 seçimleri öncesi aynı kaynaklar “Alevi liderlerine suikast” yapacağımı ilan ediyordu. Bu yargısız infazcı medya kuruluşlarını  babam ölümünden kısa süre önce mahkemeye vermeyi ihmal etmedi.  

Hedef Mihrac Ural’dı. Konu bu yanıyla Banyas katliamına bağlanarak da  kamuoyunda algı operasyonu yapılmaya başlandı. Ama halkımız buna çok sert  cevap verdi. Tepki gösterdi ve hükümeti yalıncılıkla suçladı. Yürüyüşler ülkenin dürt  bir yanını sarmaya başladı, ardından Gezi olayları da gelince iktidar büyük bir sarsıntı  içinde korku ve kaygıya sürüklendi. 

Reyhanlı olaylarında 32 kişi gözaltına alındı. Tümü polis işkencesi altında ifade verdi.  Sorgularından bir türlü Mihrac Ural adı çıkmadı. Savcılık ve mahkeme sorgularında  da durum aynıydı; kimse tanımıyordu hayatlarında da bu isimle buluşmamışlardı.  Mihrac Ural adı paraşütle iddianameye indirildi. Vehim üzerinden hayal ürünü  senaryolarla adımın sokuşturulmasına rağmen bir türlü bunu onaylayacak ifade  bulunamamıştı. Hayret olan şey de olayın birinci derece sorumlularından olması  gereken, ifadelerde de adı geçen iki kişinin adları sihirli bir el tarafından  iddianameden çıkarılıyordu; biri Kesaplı kaçakçı Nişan İndikizyan’dı. 

Uzak yakın hiçbir ilgimin olmadığı ve asla olmayacağı bu vahşet eylemlere  bulaştırılmamın ana nedeni Suriye’ye karşı düşmanlıktı. Suriye’ye savaş açmak  isteyenler bu işi MİT’in ilgili kişileriyle MOSSAD ve Lübnan mafyasıyla tetikçi Antakya  mafyasıyla yaptılar. Amaç, bu kanlı menfur kıyımı sırtıma yıkarak olaya siyasi bir  boyut verip, Suriye düşmanlığına, savaş ortamı gerginliği oluşturmak için kullandılar. 

Reyhanlı olayı dolaysızca MİT’in olayıdır. Bu olayla yaratılmak istenen savaş  gerginliği işe yaramadı. TSK Amerika’nın NATO’nun onayı olmadan bir savaşa  girmeyeceği gerçeği bu amacı sınırlıyordu. Amerika istihbaratı olayın tüm gerçekliğini  biliyordu ve bölge bataklığına girmek istemiyordu, bu nedenle bu kanlı eylemde olan  masum 53 kişinin canına olmuştu. Kukla TSK, diktatör Erdoğan’ın ordusu olarak bu  kanlı vahşetten eli boş çıkıyordu. Halkın büyük tepkisi ise iktidarın sarsılmasına yol  açmıştı. Bu konuda söyleyeceğim son söz, bu tür eylemleri organize eden şebekeler  halkları birbirine düşürmek isteyen bölgedeki savaşın uzamasından çıkarı olan  devletlerin kuklalarından başka bir şey değildi. Zaman bunu delileriyle insanlığa  gösterecektir. Ben de zamanı bu gerçek için hakem koymakla yetiniyorum. 

KONUYLA İLGİLİ TWİTLERİM 

1- Bininci kez tekrar ediyorum. Ama sorunda samimiyet olduğu için cevaplayacağım.  Hayatımda Banyas’a gitmedim orada savaşmadım.  

2- Mukaveme Suryyi temas hattı Kuzey Lazkiye kırsalıdır Türkmen dağı Kesap  yöresidir. Tek militanımız bile Banyas’a ayak basmamıştır 

3- Katliam olduğu iddia edildiği gün ben ve arkadaşlarım, bir arkadaşımızın  babasının taziyesindeydik. 2 Mayıs 2013 / s:11:15.  

4- Yanımızda onu aşkın militan ve Şeyh Zülfikar ve Muvaffak Ğazal vardı. Oradan da  Hırbıt Sulas mıntıkasında bizimle omuz omuza olan NDF’li şehit militanın taziyesine  yöneldik. 

4- Yakın mahalledeydi (Dautur). Şehit Ali Halil’in taziyesinde bana Banyas olayları  soruldu, cevap verdim. Banyas’ta sözü edilen olaylar da bu sıralarda vuku bulmuştu.  

5- Olaylardan haberimiz de yoktu. Konuşmamın videosu elimizde. Oradaki  konuşmam cımbızlandı ve kullanıldı; askeri bir terim olan “tathir” (temizlik) kelimesi  üzerine kurgular yapıldı 

6- Videoda askeri terimlerle “Banyas kuşatılmalı kurtarılmalı ve “tathir” (temizlik)  yapılmalı” dedim.  

7- Bu askeri “tathir” (temizlik) kelimesi videodan cımbızlanarak “mezhep temizliği”ne  çevrildi. Oysa Banyas’ta bile değildik. 

8- Tathir kelimesiyle de kastettiğim, geride kalan mayın, bubi tuzakları, kannas ya da  gizlenin hücrelerin temizliğiydi ki bunun askeri olarak başka bir anlamı yok 

9- Banyas katliamı İŞİD’e ait Bayda cami imamı Beyati’nin ve ailesini “Sahil volkanı”  operasyonunu başlattılar diye katlettiler. 

10- Mukaveme yoktu yeri de değildi ilkelerinde asla sivillere dokunulmazdı Mukveme  laik bir yapılanmadır farklılıkları içerir 

11- Mukaveme Suriyyi saflarında, Sünniler, Aleviler, İsmaililer, Dürziler, Hıristiyanlar  Türkmen Kürt ve Araplar yer alır. 

12- Banyas katliamını Mihrac Ural’ın sırtına yıkmak yargısız infazdır ve yalandır. Bu  yalana ihtiyacı olanlar ise gerçek katildir. 

13- Banyas olayını daha iyi anlamak için Fehmi Taştekin’in olaylarla ilgisi olan  Humus’lu Hatim Ali Styti’yele röportajını okuyun.

A-) Fehim Taştekin’in Banyas’la ilgili röportajı: http://www.al- monitor.com/pulse/tr/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-militia.html#

B-) Fehim Taştekin’in ikinci Banyas röportajı:  http://www.radikal.com.tr/yazarlar/fehim-tastekin/trajik-bir-donusum-patrondu- sebbiha-oldu-1411955/

C-) 2 Mayıs 2013, Şehit Ali Halil taziyesinde Banyas’la ilgili soru üzerine cevabım: https://www.youtube.com/watch?v=Humwna0EW4Y

D-) Banyas olaylarıyla ilgi El ARABİYA TV’nin yaptığı yanıltma algı operasyonu yayını: https://www.youtube.com/watch?v=6mFL1H3XyFc

E-) Algı operasyonlarına karşı gerçekleri açıklayan videomuz: https://www.youtube.com/watch?v=lY9ql16JoPc

14- Banyas’ta bir kıyım varsa tekfircilerin “sahil volkanı” operasyonuyla başlayan bir  kıyım vardır.  

15- Başaramadıklarında ortaya çıkan refleksin olumsuz sonuçlarını başkalarının  sırtına yıkmaya kalktılar. 

16- Bu gün tüm yönleriyle, tutukluların işkence altında polis sorguları, savcılık ve  mahkeme ifadelerinde açığa çıktığı gibi Reyhanlı olayıyla da uzak yakın bir ilgim  yoktur olamazdı da. 

17- Devrimci inancım, ilkelerim asla masumları katletmeyi içermez, sivillere zarar  vermeyi kapsamaz Reyhanlı olayı Banyas olayları ardından gelince ikisini sihirli bir el  hareketiyle birleştirenler gerçek katillerdir. 

18- Hükümetin İçişleri Bakanı ve Başbakanın hiçbir kriminolojik verileri incelemeden  olay üzerinden yarım saat geçmemişken adımı anarak beni suçlu ilan etmeleri  manidardı zaten. 

19- Halk buna inanmadı ardından gösteriler ve Gezi olayları geldi. Halk katilin  Suriye’yle savaş çıkartmak isteyenler olduğuna işaret etti gerçekte buydu 

20- Adımı iddianameye paraşütle indiren savcının da arandığı bir ülkede adalet  aramayacağız; ama bu ahlaksız suçlama, lanetlediğim bu vahşet kıyımın kimlerce  irtikap edildiğine yeterli bir göstergedir. 

21- Reyhanlı kıyımı MİT’in savaş taraflıları + MOSSAD + Lübnan ve tetikçi Antakya  mafyasının para karşılığı yaptığı bir vahşettir. Savaş çıkartmak için MİT müsteşarı  Hakan Fidan’ın sözlerini hatırlayın yeter 

22- Vicdanım temiz, hayatımı halkım için adadım böylesi ahlaksız eylemlerde yer  almam ve kimse beni almaya zorlayamaz da. 

23- Masum insanları katletmek halkları birbirine düşürme amacında olan emperyal  çıkarların ve kuklalarının işidir. Hiçbir yönüyle halka ve insana hizmet etmez. 

24- Üzerime yıkılmak istenen tüm suçlamalarla adil uluslararası bir mahkemede  yargılanmaya da hazırım. Beni kim suçlamışsa şahıs şahıs onların da aynı davada  yer alması koşuluyla bu yargılanmada kendi irademle yer alırım.  

İHBARLAR: 

http://www.cnnturk.com/turkiye/reyhanli-iddianamesinde-ilginc-detaylar

8 Mayıs: “Bombalı saldırı olacak” 5’i Türk 18 kişinin öldüğü, 24 kişinin de yaralandığı  Cilvegözü Sınır Kapısı’ndaki bombalı araç saldırısının üzerinden 3 ay geçmeden 8  Mayıs 2013’de Hatay polisini arayan bir kişi, Suriye istihbaratı ile bağlantılı olduğu  iddia edilen ve liderliğini Mihraç Ural’ın yaptığı THKP-C Acilciler terör örgütünün  Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı yapacağını 155 Polis İmdat telefonu yerine,  Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün telefonuna iletti. İhbarcı, bombalı saldırının  Ankara’da yapılacağın, patlayıcıların nereden hangi saatte sokulacağını bir gün  önceden belirterek şunları söyledi: “Bombalama olayı ile ilgili Temir Dükancı 9 Mayıs  2013’te tahminen 22.00- 24.00 saatleri arası, Yayladağı Sınır Kapısı’ndan giriş  yapacak. Temir Dükancı’yı, Yusuf Nazik veya Nasır Eskiocak isimli şahıslar gelip  alacak ve daha önceden bombalama eylemi için hazırlanan araçların olduğu yere  götürecek. Daha önceden bombalama işinde kullanılmak üzere 2 adet kapalı kasa  minibüs alındı, bu araçlara Harbiye’de Mehmet Gümüşlü isimli kaportacıda gizli  bölmeler yapıldı. Araçlar şu an Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta kadar  önce, 25-30 kiloluk paketler içerisinde toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi  Samandağ Meydan Köyü yakınlarında denizyolu ile balıkçı Cengiz diye biri  aracılığıyla geçirilerek Hatay Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar perşembe  gecesi araçlara yüklenerek Nasır Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya  hareket edecek. Bu işler için 2 hafta kadar önce Lazkiye’de Yusuf Nazik ve Nasır  Eskiocak isimli şahıslara, 4-5 milyon Suriye parası ile bomba eğitimi verildi. 

Lazkiye’den yüklenen bombaları bizzat gördüm. Bunu Lazkiye’de olan Acilciler lideri  Mihraç Ural ve yanında kalan Hacı kod adlı biri planladı.” 

http://onedio.com/haber/reyhanli-bombacilari-telefonda-114453

Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer  tarafından, “Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli  bölmeler yaptığı iki adet 100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem  düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve Temir Dükancı’nın da yer  aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi. Savcılık da  çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve  Jandarma’ya bildirdi. 

http://www.haberler.com/reyhanli-patlamasinda-ihmali-oldugu-iddia-edilen-8063393- haberi/

Cumhuriyet Savcısı Özcan Şişman tarafından hazırlanan iddianameye göre  patlamadan 3 gün önce 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü 155 Polis İmdat telefonu  yerine İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nü arayan bir kişi Suriye  istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen ve liderliğini Mihraç Ural’ın yaptığı THKP- C Acilciler terör örgütünün Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı yapacağını söyledi.  Bombalı saldırının da Ankara’da yapılacağını belirten ihbarcı, eylemi  gerçekleştirecek kişilerin isimlerini de vererek şunları söyledi:  

“Daha önceden bombalama işinde kullanılmak üzere 2 adet kapalı kasa minibüs  alındı, bu araçlara Harbiye’de Mehmet Gümüşçü isimli kaportacıda gizli bölmeler  yapıldı. Araçlar şu an Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta kadar önce,  25-30 kiloluk paketler içerisinde toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi  Samandağ Meydan Köyü yakınlarında denizyolu ile balıkçı Cengiz diye biri  aracılığıyla geçirilerek Hatay Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar perşembe  gecesi araçlara yüklenerek Nasır Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya  hareket edecek.” 

http://bianet.org/bianet/insan-haklari/166169-isid-reyhanli-nigde-diyarbakir-ve-suruc

Av. Hatice Can “Reyhanlı davasında etkin soruşturma yapılmadığı çok net.  Soruşturma evresi ve savcılık iddianamesi alelacele hazırlanmıştı. Savcı, şu anda  tutuklu olan Özcan Şişman’dı. Savcılık, radikal İslamcı örgütlerle ilgili elinde olan bilgileri kullanmadı. Örneğin Heysem Topalca’nın da olayın içinde olduğu söyleniyor  ama iddianamede yok. Asıl sanıklara ulaşılmadı, asıl sanıklarla ilgili soruşturma  savsaklandı. Niğde dosyasında Heysem Topalca’nın Reyhanlı katliamını planladığı iddia edilirken, Reyhanlı davasında patlamadan Mihraç Ural ve Beşar Esad sorumlu  tutuluyor.” 

İDDİANAMEDEN: 8 Mayıs’taki dördüncü duruşmada MİT, Emniyet ve Jandarma  İstihbarat patlamaya ilişkin cevap yazısı gönderdi. Jandarma, ellerinde bilginin  olmadığını iletti. Emniyet İstihbarat yazısında, “Suriye’den gelen ihbar üzerine,  saldırının olduğu tarihten iki gün önce bölgedeki MİT unsurları, yapılacak eylemle  ilgili bilgilendirildi” dedi. Emniyet, saldırıyı gerçekleştirecek kişilere, saldırıda  kullanılacak araçlara ve hedef yerlere (Antep, Niğde ve Ankara) dair bilgilerin MİT’e  gönderilen notta ayrıntılı olarak yer aldığını bildirdi. 

http://www.aktifhaber.com/mit-reyhanli-bombacilarini-23-gundur-dinliyormus- 792909h.htm

Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 Mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer  tarafından, “Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli  bölmeler yaptığı iki adet 100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve Temir Dükancı’nın da yer  aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi. Savcılık da  çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve Jandarma’ya  bildirdi. 

http://t24.com.tr/haber/mitin-1-gun-once-uyardigi-reyhanli-katliami-ihbarini-emniyet-9- saat-sonra-gormus,313217

33 sanığın yargılandığı ana davanın iddianamesinde, 8 Mayıs 2013 Çarşamba günü  155 Polis İmdat telefonu yerine İl Emniyet Müdürlüğü TEM Şube Müdürlüğü’nü  arayan bir kişi Suriye istihbaratı ile bağlantılı olduğu iddia edilen ve liderliğini Mihraç  Ural’ın yaptığı THKP-C Acilciler örgütünün Türkiye’ye yönelik bombalı saldırı  yapacağını söyledi. Bombalı saldırının da Ankara’da yapılacağını belirten ihbarcı,  eylemi gerçekleştirecek kişilerin isimlerini de vererek şunları söyledi: “Daha önceden  bombalama işinde kullanılmak üzere 2 adet kapalı kasa minibüs alındı, bu araçlara  Harbiye’de Mehmet Gümüşçü isimli kaportacıda gizli bölmeler yapıldı. Araçlar şu an  Harbiye’de ancak tam yerini bilmiyorum. 1 hafta kadar önce, 25-30 kiloluk paketler  içerisinde toplam 1000 kilo kadar C-3 bomba malzemesi Samandağ Meydan Köyü  yakınlarında denizyolu ile balıkçı Cengiz diye biri aracılığıyla geçirilerek Hatay  Harbiye Beldesi’ne getirildi. Bu bombalar perşembe gecesi araçlara yüklenerek Nasır  Eskiocak ve Yusuf Nazik önderliğinde Ankara’ya hareket edecek.” 

http://arsiv.taraf.com.tr/haber-yazdir-124452.html

18 saat önce bilgi verilmiş Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs:  Emniyet’e, Mehmet Gezer tarafından, “Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli  kaportacının içerisine gizli bölmeler yaptığı iki adet 100’lük Ford Transit araç ile  Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve Temir  Dükancı’nın da yer aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na  iletildi. Savcılık da çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve Jandarma’ya bildirdi. 

10 mayıs saat 19:25: MİT, olayın sorumlularından Nasır Eskiocak, Mehmet Genç,  Yusuf Nazik ve Yusuf Büyükkasım’ın söz konusu eyleme yönelik hazırlıklarına ilişkin  teknik takip neticesinde 18 nisandan itibaren elde ettiği yukarıdaki bütün detaylı  bilgileri, dinleme tutanaklarını ve GSM bilgilerini içeren notu Beşir Atalay, Emniyet  Genel Müdürlüğü ve Jandarma’ya gönderdi. Notta, Mehmet Genç’in adına-saldırının  gerçekleştirildiği araçlar olan- 06 AH 6072 plakalı 2004 model aracın 25 nisanda, 31  ARS 83 plakalı aracın ise 29 nisanda tescil edildiği bilgisi de yer aldı. Yani MİT, 23  gündür elinde olan bilgileri patlamadan sadece 18 saat önce paylaştı. 

Ve bir gün sonra araçlar patlatıldı.. 

http://onedio.com/haber/reyhanli-bombacilari-telefonda-114453

Saldırı öncesi, raporlara şöyle yansıdı: 8 mayıs: Emniyet’e, Mehmet Gezer  tarafından, “Hatay/Harbiye’de Mehmet Gümüş isimli kaportacının içerisine gizli  bölmeler yaptığı iki adet 100’lük Ford Transit araç ile Ankara’da eylem düzenleneceği, ekibin içerisinde Nasır Eskiocak ve Temir Dükancı’nın da yer  aldığına” dair bir ihbar geldi. İhbar, Cumhuriyet Savcılığı’na iletildi. Savcılık da  çalışma başlatılması talimatını verdi. Emniyet ihbarın içeriğini, MİT ve Jandarma’ya  bildirdi. 10 Mayıs saat 19:25: MİT, olayın sorumlularından Nasır Eskiocak, Mehmet  Genç, Yusuf Nazik ve Yusuf Büyükkasım’ın söz konusu eyleme yönelik hazırlıklarına  ilişkin teknik takip neticesinde 18 nisandan itibaren elde ettiği yukarıdaki bütün  detaylı bilgileri, dinleme tutanaklarını ve GSM bilgilerini içeren notu Beşir Atalay,  Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma’ya gönderdi. Notta, Mehmet Genç’in adına- saldırının gerçekleştirildiği araçlar olan- 06 AH 6072 plakalı 2004 model aracın 25  nisanda, 31 ARS 83 plakalı aracın ise 29 nisanda tescil edildiği bilgisi de yer aldı.  Yani MİT, 23 gündür elinde olan bilgileri patlamadan sadece 18 saat önce paylaştı. 

Reyhanlı davasında 9 sanığa 53’er kez ağırlaştırılmış ömür boyu ve 4 bin 32’şer yıl  hapis cezası veren mahkeme gerekçeli kararını açıkladı. 

Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde 11 Mayıs 2013’te gerçekleşen ve 53 kişinin yaşamını  yitirmesiyle sonuçlanan bombalı saldırıyla ilgili 33 sanığın yargılandığı davada 9  sanığa 53’er kez ağırlaştırılmış ömür boyu ve 4 bin 32’şer yıl hapis cezası veren  mahkeme, gerekçeli kararını açıkladı. Kararda sanık Nasır Eskiocak’ın her iki  bombalama eyleminin planlama, hazırlık, koordinasyon ve icra aşamalarında bizzat  görev aldığı belirtildi. Eskiocak’ın kovuşturma aşamasında verdiği savunmalarında  kaçak içki ve sigara işi yaptığını iddia etmesinin gerçeklikle bağdaşmadığı  belirtilirken, “Ankara Kocatepe Camii ve Konya’da bir AVM ziyareti gibi insanların  yoğun olarak bulunduğu yerlere gitmelerini kaçakçılık olgusu ile açıklamak mümkün  değildir” denildi. Eskiocak’ın Mehmet Genç, Yusuf Büyükkasım ve Ahmet  Mansuroğlu ile de irtibat kurduğunun görüldüğünün altını çizen mahkeme, saldırıdan  önce bu kişilerin bir türbeye gittiğini ve birbirlerine sahip çıkacaklarına dair karşılıklı  yemin ettiklerini ifade etti. Mahkeme, bu kişilerin saldırının en başından itibaren Eskiocak’la birlikte hareket ettiğinin anlaşıldığını belirtti. SALDIRIDAN ÖNCE  BULUŞUP YEMİN ETTİLER Sanık Doğan Özdemir’in de Eskiocak’la yakın ilişki  içerisinde olduğunu belirten mahkeme, saldırıdan önce ikilinin Efes tepesine araba  ile gittiklerini ve burada karşılıklı yemin ettiklerini belirtti. Mahkeme saldırıdan önce  Yusuf Büyükkasım, Mehmet Genç, Doğan Özdemir ve Nasır Eskiocak’ın Reyhanlı  ilçesinde bomba yüklü araçları koyacakları yerleri tespit etmek amacıyla Yusuf  Büyükkasım tarafından kiralanan araçla keşif yaptıklarını belirtti. Sanık Süleyman  Evet’in saldırı planına olaydan bir gün önce dahil edildiğini belirten mahkeme Evet’in  sanıklardan Doğan Özdemir ile görüştüğünü ve para vaadi ile ikna edildiğini belirtti. 

İŞLETTİKLERİ DÜKKANLAR BULUŞMA NOKTASI  

Sanık Fikret Nazik’in de işlettiği tavukçu dükkanının irtibat ve buluşma noktası gibi  kullanıldığını belirten mahkeme Nazik’in, saldırıyı yapan Mehmet Genç, Yusuf  Büyükkasım ve Ahmet Mansuroğlu’nun olaydan bir gün önce ve olaydan sonra  takipten kurtarmak için kalacakları kulübeyi ayarladığını belirti ve Nazik’in bu kişilerin  2 gün boyunca barınmalarını ve ihtiyaçlarını karşıladığı vurguladı. Sanık Ergin  Ördek’in de yine Eskiocak’la yakın ilişki içinde olduğunu belirten mahkeme, saldırı  öncesi, saldırı sırası ve sonrası aşamalarda Ördek’in arabası ile Nasır’ı ve onun  yönlendirmesi ile diğer sanıkları istediklere yerlere götürdüğünü belirtti. Sanık  Mehmet Kılıç’ın da Eskiocak’la yakın ilişki içinde olduğunu belirten mahkeme, saldırı  öncesi, saldırı sırası ve sonrasında Kılıç’ın Eskiocak’a yardım ettiğini ve işlettiği  börekçi dükkanını da örgütün irtibat ve buluşma noktası olarak ayarladığını belirtti. 9  KİŞİYE 53’ER KEZ AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET Mahkeme bu 9 kişinin suçlarının  sabit olduğunu ve 53 kişinin ölümden dolayı 53’er kez ağırlaştırılmış ömür boyu;  öldürmeye teşebbüs, yaralama ve diğer suçlardan da yaklaşık 4 bin 32’şer yıl hapis  cezasına çarptırdı. Mahkeme diğer 13 sanığı da bombalı eylemden suçlu bulmadı.  Mahkeme bu sanıklara ‘Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüte yardım etme’  suçlarından 15 yıldan 22.5 yıla kadar değişen hapis cezası verdi. 3 sanığı suçsuz  bulan mahkeme, beraatlerine hükmetti. Mihraç Ural’ın da bulunduğu 8 firari sanığın  dosyalarının ayrılması kararlaştırıldı. (İstanbul/EVRENSEL) 

AÇIKLAMALARIM 

Bu şahıs, bölge üzerinde en ciddi araştırmacı olarak öne çıkan Fehim Taştekin’le röportaj yaptı. Sanırım bu yayınınızın kaynağı da söz konusu olan röportajdır. İki link vereceğim daha geniş okumalar için:

1- http://www.al-monitor.com/…/turkey-syria-lords-of-war…#  

2- http://www.radikal.com.tr/…/trajik-bir-donusum…/

Ancak bu linkler şimdi açılmıyor. Buna rağmen dile getireceğim şey şudur; 

Terör üreticisi ve destekçileri ve terör medyası Banyas katliamını benim (Mihrac  Ural) yaptığına dair kesilmeden devam eden yayınları oldu. Bugün de aynı algı  Reyhanlı olayıyla birlikte sırtıma yıkıldı. 

Gerçeklerden uzak bu algı operasyonlarına karşı bir dizi yazı yazdım ve uluslararası  bir mahkemede yargılanmaya hazır olduğumu belirttim. Ne Reyhanlı ne de Banyas  olayları ne biçim ne de içerik açısından benim ilkelerimle hiçbir biçimde uyuşmaz.  Masum insanların katli, ilgisiz olanların öldürülmesi benim devrimci ahlak ve ilişki  anlayışımla asla bağdaşmaz.  

Banyas olayı vuku bulduğunda, Lazkiye’de taziyedeydim. Saati ve kim olduğu belli  olan bu taziyeden (arkadaşımız olan birinin babasınn taziyesi 2 Mayıs 2013  Saat:11.30 ) ardından Hırbıt Sülas mıntıkasında şehit olan Ali İbrahim adlı bir militanın taziyesine gittik. Orada Banyas üzerine sorulan soruları cevaplandırdım  Cevabımızı da video olarak kendimiz yayınladık. Bu videodan alınan bir iki saniyelik  kısımda benim “Banyas’ın tahrir ve tathir” edilmesi gerektiği sözlerimden “tathir”  (temizlik) kelimesine alarak üzerine inşa ettikleri “mezhep temizliği” yalanıyla bugüne  kadar ahlaksız yayın yapmaktadırlar.  

Mukaveme Suriyyi ‘nin askeri alanı Türkiye sınırıdır hayatımızda Banyas’a gitmedik  gitme gibi bir yükümlülüğümüz yoktur da. Ama yalan makineleri susmadı hala aynı  karalamayı yapmayı sürdürüyor. Reyhanlı olayında dün gerekçeli karar yayınlandı.  Bu olayda çok alçakçaydı ve masum insanlar katledildi. Olay üzerinden yarım saat  geçmeden kriminoloji ilmine katkı gibi faili tespit edip, adım üzerine yargısız infaz  yapıldı. 

Her iki olay bir cinnettir. Banyas olayını bu şahıs Fehim Taştekine ayrıntılarıyla  anlattı. Radikal’de yayınlanan bu röportajlarda Banyas olayıyla kimin birinci derecede  ilgili olduğu açıktır. Üstelik Banyas olayı terör şebekelerinin “sahil volkanı” adlı toplu  kıyım çabalarına karşı bir savunma etkinliği olarak gelişti. Buna rağmen masum  insanların bu ölçekte katli doğru değildir demeliyim. 

Bu iki olayı sırtıma yıkanlar bellidir. Terör şebekelerinin sıklıkla yaptığı bu yön  şaşırtma işleri, yaptıkları işlerin utanılacak kadar insanlık dışı olmalarındandır.  Okurların bilgisine sunarım. ( Mihrac Ural) 

2- Reyhanlı “Dedikodu” Gazetesiyle Röportaj (14 Haziran 2013): 

DÜŞMANLIK ZARAR VERİR, DOSTLUK GÜÇLENDİRİR 

Mihrac Ural – 14 Haziran 2013 / Perşembe 

Reyhanlıda dedikodu adlı bir yerel gazete facebook üzerinde benimle bir röportaj  yapmak istedi. Tam o saatlerde BBC muhabiri Mahmut Hamsici de röportaj yapmak  istediklerini dile getirdi (13 Haziran 2013 / Perşembe). Biri dünyanın en büyük medya  etkinliği, diğeri ise adı sanı bilinmeyen Rayhanlı’nın mahalli gazetesi.  Önce Reyhanlı  gazetesini tercih ettim. BBC röportajı ardından gelecek. Birlikte okuyalım. 

Tugay Kılıç: 

Öncelikle reyhanlı dedikodu gazetesine hoş geldiniz Mihrac Ural, bizi kabul ettiğiniz  için sizlere teşekkür ediyorum 

İlk sorum şu Banyas katliamını siz mi organize ettiniz? 

Mihrac Ural: 

Banyas katliamını kim yaptıysa onu lanetliyorum. Bu katliam bir vahşettir bin  cinnettir. Bu katliamı yapanlar zaten kendileri üstlendiler. Selefi Nusra cephesi “ Sahil  volkanı” adı altında bir yıldır sesiz kalan Suriye sahil şeridini kana bulamaya çalıştı.  Bayada camii imamı şeyh Ömer Beyasi ve tüm ailesini çoluk çocuk kadın ihtiyar  demeden öldürdü. Bu katliamı sırtıma yıkmak için benim aynı günlerde Lazkiye’de bir  şehit taziyesindeki videomdan kırpıntılarla oluşan görüntülere dayanarak yaygara  kopardılar. 

Bu video tümüyle izlenirse orada da söylüyorum “ Yardım için bizi çağırırlarsa bu  hafta Banyas’a gidebiliriz” tarih 2 Mayıs 2013. Yani bizler katliamın olduğu sırada  Banyas’ta değildik. Ne ben ne de benimle ilgili bir militan ordaydı. Banyas’a hiç  gitmedim, orada da ne bir işim var ne de gitme durumundayım. Benim tüm  mücadelem bir halk savunma mücadelesi olarak Lazkiye’nin Kuzey kırsalındadır yani  tam ters yöndedir. Bunun yüzlerce tanığı da var. Ama sahtekar medya yaygara için  videoda söylediğim askeri terimlere sosyal boyut mezhebi içerik katarak ifade etmesi  saçmalığı ve aldatmacası bu suçlamalara zemin hazırladı. “Tahirir”( Kurtarma) ve  “tathir” (Temizleme) dedim. Bu iki kelime, askeri anlamda bir yerin kurtarılması ve  ardından da tuzakların, bombaların, gizlenmiş kanasın, tuzakların temizlenmesi  anlamına gelir. Ve ben bunu kast etmiştim. Asker olanlar bunu çok iyi bilir. Bunu bir  mezhebin diğerini temizlemesi olarak algılamak sadece bir aptallıktır ve vahşettir. 

Kaldı ki benim içinde olduğum Mukaveme Suriyyi laik bir savunma örgütüdür. Halkın  refleksleriyle Sünni, Alevi, Hıristiyan, Dürzi, Arap, Türkmen, Kürt, Asuri vb herkesin  içinde yer aldığı bir vatansever savunma gücüdür.  Bu güç yüz yüze savunma  savaşında bile halka zarar vermez; Yaşlılara, kadınlara, çocuklara asla dokunulmaz.  Esire asla dokunulmaz, cesetlere asla dokunulmaz. Bu yüksek ahlakı taşıyan  Mukaveme Suriye Banyas’taki vahşetle ilişkilendirilmeye çalışılması halkı aldatmanın  tarihteki en çirkin türlerinden biridir. Banyas katliamını kim yaptıysa, arkasında kim  duruyorsa tümden ve şiddetle lanetliyorum. Yargısız infaza karşı, tüm şer güçlerini  adıl bir uluslararası mahkemede birlikte yargılanmaya  meydan okuyarak davet  ediyorum. 

Reyhanlı olaylarını da sırtıma yargısız infazla yıkmak isteyenlere bir çift sözüm var.   Reyhanlı benim Hatay ilimin, dostlarımın, akraba ve arkadaşlarımın İlçesidir. Bu  beldeye uzanan elleri, bu beldenin insanına yönelik kıyımı, kim düşünmüş, kim  desteklemiş ve kim yapmışsa tümünü şiddetle lanetlerim 

Reyhanlıda patlatılan bombalar bir vahşettir, bir insanlık kıyımıdır 

Hayatımın her döneminde, halkım için çalıştım, özgürlük ve demokrasiyi savundum,  bu eylemleri hep kınadım, benim böylesi bir eylemde olmamın hiç bir nedeni ve  ahlaki ve vicdani yanı olamaz.  

Tugay Kılıç: 

Nasır Eskiocak’ı tanıyor musunuz. Reyhanlı saldırısının baş failli 

Mihrac Ural: 

Bu itham yargısız bir infazdır, nitekim ilk gün adımı bu ithamın içine sokanlar,  gerçekler ortaya çıktıkça, adım adım gerileyerek adımı anmaz oldular. Ancak illa bu  kanlı, karanlık ve kirli eylemi Suriye üzerine yığmak istedikleri için adımı ortaya  atmakta ısrarlı davranıyorlar 

Ne kriminolojik ne de hukuki bir gerekçe göstermeden yapılan medya abartma ve  yalanı asla geçerli değildir.  İnsanların onur ve haysiyetiyle oynamak ise alçakçadır.  Kul hakkı yemektir: Adımı böylesi menfur bir saldırıda kullananların amaçları siyasidir  gerçekleri bulmak değildir zira kedileri bu kirli eylemin orta yerinde elleri kanla  durmaktadırlar. Bunu birçok yazımda ve TV konuşmalarımda açıkladım. Reyhanlı  eylemlerinin arkasında Lübnan Başbakanı Refik el Hariri’yi katledenler  bulanmaktadır; tetikçi kim olursa olsun bu işin arkasında İsrail MOSSAD’ı ve Türkiye  MİT’inin savaş yanlısı üst kadroları yer almaktadır. 

Nasır Eskiocak diye bir insanı hayatımda tanımam, bilmem. Ne kendisini ne de  Eskiocak’lardan bir kimseyi tanımam. 33 yıl sürgündeyim, dürüst olmayan siyasi  olmayan hiç bir kimseyle de ilişki kurmamaya özen gösterdim. 

Siyasi ilişkim ise bölge halkları için, Türkiye ve Suriye halklarının barışı için, sevgiyle  örülü bir siyasi duruştur.  

Tugay Kılıç: 

Suriye’de yüz binlerce insan katledildi bunlara ne diyeceksiniz? 

Türkiye’yi tehdit ettiğiniz iddia ediliyor bununla ilgili görüşleriniz nelerdir? 

Suriye’de yüz binlerce insan katledildi bunlara ne diyeceksiniz? 

Mihrac Ural : 

Türkiye benim ülkem vatanım, ben Türkiye’yi sadece severim, katkı yaparım, barışı  için canımı veririm, hayatımın hiç bir döneminde iktidarlarla mücadele dışında  ülkeme zarar verecek zerre kadar bir şeyle ilgili olmadım. Alnım açık, emeklerimle yaşadım ne devlet memurluğu yapıp devletin parasını yedim ne de devletten ihale  aldım 

Ben sade bir vatandaş olarak gencecik yaşta (22) düşüncelerimden dolayı suçlanıp  zindana atıldım. Bir itirafçı olan MİT ajanı Engin Erikner ve MİT ajanı İbrahim Yalçın  adlı kişilerin İstanbul’da kendilerinin yaptığı işlere adımı karıştırıp bu güne kadar  süren sürgünlüğüme yol açtılar. Aynı adamlar bu gün de gazetelere beni karalamak  için ağızları salyalı saldırıp duruyorlar. Basının hakkımda dile getirdiği karalamaların  çoğu aynı kaynaktadır. Bu ikili, bordrolu MİT elemanları olarak görevlerini abesle  iştigal ederek ifa ediyorlar.  

Bu zalim yaratıklar, devletin zulmü üzerine zulüm yağdırarak, ahlaksızlıklarına  vicdansızlıklarına soytarılıklarına soytarılık ekleyip adımı karalamaya çalışıp  duruyorlar. Yargısız infazın bir boyutunda da bu alçaklar bulunmaktadır. 

Suriye’deyim yanıma gelip giden Türkiyeli dostlarım ülkemi ne kadar sevdiğimi iyi  biliyor. Hiç bir siyasi ayrım yapmadan herkesi karşılayıp dururum. Yardım ederim, iki  ülkenin barışına ortaklığına hizmet eder dururum. Bu bizim geleneğimiz, Bunlar  arasında iyilerin ya da kötülerin çıkması kadar doğal hiçbir şey yok.  

Tugay Kılıç: 

Beşşar Esad çoluk çocuk, kadın erkek demeden yüz binlerce insan evsiz kaldı ve  yüz binlerce insan mülteci konumunda bununla ilgili ne düşünüyorsunuz?  

Mihrac Ural: 

Suriye’de çok insan öldü, sayısı tam nedir bilmiyorum ama on binlerce kişi öldü.  Bırakın bu kadar insanı bir tek insanın ölümü bile korkunçtur. 

Bu durumda akıl hükmü verecek olursak, oturup dünyanın en güvenli ve en ucuz  ülkesi de olan Suriye’de kimin ilk silahları patlattığın, kimin ilk bombaları ve intihar  bombalarıyla yoldan geçin masum insanları katlettiğini sormak gerek. Gerçekleri  arayan buradan başlar ve kimin acımasızca insan katlettiğini belirler. 

Bu kıyımın öncelikli sorumluları, Katar Suudi, İsrail, Amerika, Fransa ve İngiltere’nin  satılmış uşaklarıdır. Bu artık belgeleriyle ve açıkça savaşta yer alarak  göstermişlerdir. Erdoğan yönetimi bütün bu devletlerin en azılı katil yönetimidir. 

Erdoğan’ın eli Suriye halkı, çocukları ve Askerlerinin kanıyla bulanmıştır.; bu zalim  diktatör komşuluk ahlak erdem ve onurunu ayaklar altına alarak Türk halkının  boyuna silinmesi zor bir sorumluluk yüklemiştir. ve tarihin en kirli işlerini komşusuna  yaparak Suriyeli tetikçileri gelince onlar da farkında olmadan emperyalistlerin  Akdeniz üzerinden Kafkaslara uzanan bölgeyi talan etme planlarının kuklası oldular.  Bunlar kıyım yaptı, bunlar bu kanlı süreci açtı.  

Evet devlette vuruyor, ama devletin insan katletme amacı yoktur, olamaz da.  Özellikle Suriye devleti halkçı karakteriyle bunu asla ve hiçbir zaman yapma eğilimi  taşımamıştır. Suriye devleti,  devlet olmanın yükümlülüğü olarak halkı koruma ve  savunma amacı taşır. Dolaysıyla halkı terörden korumak için silah da kullanır, bunu  yapacaktır bunu yapmayan devlet, devlet olamaz. Türkiye’ye bir bakalım, 30 yıldır  süren savaş bir yana, bu son günlerde Taksim direnişine karşı gösterdiği tepkiye  bakalım. Taksim direnişçileri silah kullansaydı ne olacaktı onu düşünelim… Her şey  açıktır, Suriye’de kıyımı da savaşı da başlatan eli kanlı  azılı katil sürüleridir bunları  yönetenler de  Emperyalist devletler ve bölgedeki kuklası Erdoğan yönetimidir  Katar’dır, Suudi’dir.. 

Suriye’de halka düşmanlık yapan, halkı katledenin kim olduğunu anlamak için  seçimlere gidilse çıkacak sonuçtan da bunu anlamak mümkündür. Böylesi bir seçimi  açık farklı yine Beşşar Esad kazanır; çünkü halk ona inanıyor. 

Bu lider en zor koşullarda bile onlarca reform yaptı. Halkının kazanımlarını artırdı.  DGM leri kaldırdı, sıkıyönetim yasalarının en gerekli olduğu zamanda onları özgürlük  ve demokrasiyi genişletmek için kaldırdı, seçim kanunu, basın yasası, gösteri  yasasını çıkarttı. Tek partili sistemi değiştirdi, sivil anayasa yaparak halkın onayına  sunup ezici çoğunlukla halkın onayını aldı; çoğulcu, katılımcı bir sistem yerleştirdi,  halkın diyalogla kendi sistemine sahip çıkması için ulusal barış konseylerini harekete  geçirdi, Baas’çı soğuk savaş döneminden kalan rejimi demokratik katılımcı çoğulcu  bir rejim haline getirdi. 

Bu yönetim, halkı için çok şey yaptı. Küçük bir karşılaştırma yapacak olursak görürüz  ki,  ülkemizde 135 yıldır bir sivil, demokratik bir anayasa yapılmaz iken, kimse  kimseyle anlaşamaz haldeyken, kurulan komisyona rağmen bir sonuç alınmaz iken,  Suriye 4 ayda yeni demokratik bir anayasa yaparak halkoyuna sunup, %89.4 evet  oyu alarak resmileşmiştir 

Bu gerçekleri bilmeden Suriye’yi kavramak mümkün değildir. Ülkemiz, Suriye  cahilleriyle dolu bir ülke medyada olduğu kadar devlet şahsiyetleri arasında da  bunlar az değildir. 

Ve maalesef bunlar durmadan ve bilmeden konuşuyorlar. Bunun için de hep duvara  tosluyorlar 

Suriye, Türkiye’yi seven, kucak açan bir ülke. Hiç yoktan düşman olundu bu güzel  ülkeye bu kardeş ülkeye. Çünkü emperyalistlerin bölgeye egemen olma stratejilerine  ortak olunacağı sanıldı, petrol, gaz, stratejik madenler, tahıl ambarları, tatlı su  kaynakları ve askeri üsler için süren bu mücadeleden pay alınacağı sanıldı. Oysa  emperyalistler kimseye pay vermezler, Taksim olayların derinleşirse bunun ne  anlama geldiğini hepimiz gereceğiz. Bunu ise sonra uzunca anlatacağım ama altını  çizin bu sözlerimin. 

Diyeceğim o ki,  kimse kimseyi aldatmasın Suriye’de mezhep çatışması yok. Var  olan,  bir tarafta emperyalist çıkarlar, diğer tarafta ise Suriye halkının ve tüm bölge  halklarının haklı çıkarları ve davası bulunmaktadır.  

Tugay Kılıç: 

Hizbullah’ın ve İran’ın, Suriye iç işlerine karışmasına yorumunuz nedir? Hizbullah’ın  ve İran’ın Suriye’nin iç işlerine karışmasıyla ilgili bir soru sordum ve cevabımı  alamadım bununla ilgili görüşleriniz neler? Genel Kurmay Başkanı Mahir Esed’le ilgili  çok spekülasyonlar var, Mahir Esed öldü mü? Kusayr’de durum nedir? 

Mihrac Ural: 

Hizbullah ve İran’a gelince. Hizbullah ve İran’ın, Suriye iç işlerine karıştığını iddia  etmek çok yanlıştır. İran ve Suriye arasında stratejik askeri ortaklık ve anlaşmalar  var, birbiriyle yardımlaşma yaparlar, alırlar verirler bu da tüm devletlerin yaptığı bir  şeydir. 

Bu ilişkilerin doğal sonucu, Suriye’nin İran’dan her konuda ve her askeri kalemde  yardım alması kadar doğal hiçbir şey yoktur. Türkiye Amerika’nın uşaklığını bile  yapıyor bir parça silah almak için, Kürtlerin peşine Kuzey Irak’a pilotsuz uçakları  (Heron) İsrail’den alıyor İsrail’le tankların onarım ve geliştirilmesi için ihaleler veriyor.  Türkiye’ye hak olan, tüm devletlere hak olan neden Suriye’ye haram olsun ki? 

Bunları bilmek gerek ki olayın normal boyutu kavranabilsin. İşin askeri yanına gelince  iddiayla söylüyorum, İran tek bir savaşçı asker göndermedi, zaten buna gerek de  yok. İranlı asker teknikerler, uzmanlar var bu da çok doğal.  

Hizbullah’a gelince, evet Hizbullah Kusayr’de savaşa katıldı, ama bu, abartılan  sayılarla değil Bilmeyenlerin, cahilce, medyatik abartmalarla söyledikler gibi değildir. 

Savaş nedir bilenlere sorsunlar, böylesi bir savaşta Hizbullah’ın ne kadar savaşçı  asker  katkısı yapabileceğini söyler. Ama Türkiye’de devlet adamları dahil medya bile  kendini genel kurmay başkanı sayarak yorum yapmaktan utanmaz.  

Size savaşın içinden bir insan olarak şu bilgiyi vermekle yetineceğim. Suriye’de en  az şu an savaşa katılmaya hazır 200 bin gencin beklediğini belirteceğim. Bu sayının  çok üstünde vatan savunmasına hazır vatandaş silah almak üzere sıra bekliyor. Bu  güç ihtiyat olarak duruyor üstelik bir tek bölgedeki ihtiyat güçtür. Ama bazen 50 – 100  kişilik gerilla savaşı eğitimi almış grup 10 bin kişiye bedel olabilir. Hizbullah Suriye  ilişkisinde b.öylesi bir orantı görmek olayı anlama açısından önemlidir. 

Hizbullah bu konuda yardım ediyor, bu doğrudur. Sonra neden olmasın ki,  yeryüzünün tüm selefi canilerini Erdoğan yönetimi Türkiye’ye getirip, mali ve askeri   ve lojistik ihtiyaçlarını karşılayıp 910km sınırı da açarak, ambulansları taşıma aracı  yaparak Suriye’de kan dökmek üzere yabancı teröristleri sokuşturmadı mı. Suriye’de  kan döken tetikçilerin %70 çeçen, Libyalı, Afgan, Yemen, Suudi, Haliçli katiller değil  mi? Ayrıca ülkemiz medyasının ve devlet adamlarının cahilliklerine vereceğim kimi  bilgiler de var ki bunları bilmeden konuşmak çok komiktir. 

Suriye, Lübnan’ın İsrail’e karşı on yıllardır süren savaşında tam 17 000 şehit verdi.  Lübnan Suriye ilişkisini burada uzunca anlatmayacağım 

Lübnan, tarih boyunca Suriye’nin bir parçası, aileler bile ikiye bölünmüştür, hala  sınırda pasaportsuz geçip çalışanlar, sağlık ihtiyaçlarını giderenler, çocuklarını  okullara gönderenler, yemek alıp gelenler binlercedir. Durmadan süren bu canlı ilişki  Lübnan’ın tarihiyle ilgili bir gerçektir. Emperyalistlerin gelip böldüğü aynı halkı iki ayrı  devlet altına sokmanın sonuçlarıdır bu gerçekler. Doğal olarak de bu iki ülke halkının  sosyal, kültürel olduğu kadar siyasal refleksleri de aynı olacaktır.  

Bu anlamda, Hizbullah açık askeri yardımda geç kaldı da denebilir. Buna rağmen,  destek güç çok küçük bir güçtür ve lokaldir. Bu savaşta mutlak güç Suriye halk  ordusu ve halkıdır. Bu halk evlatlarını şehit üzerine şehit vererek, zalim ve karanlık  terör güçlerine karşı savaşmaktadır. Hiçbir dine sığmayan, hiçbir insan erdeme ait  olmayan, kelle kesme, kol bacak kesme gibi şeytani işlerin tek sorumsu da Suriye  halkına ve yönetimine karış savaşan selefi azılı katil sürüleridir. 

Mahir Esad’a gelince, o çok iyi, sağlık durumu da çok çok iyi. Yiğit bir komutan,  Genel Kurmay Başkanı değil, sıradan bir komutan hatta ordu komutanı bile değil.  Geçen gün köyünde akrabalarıyla birlikteydi; hakkında çıkan propaganda medyatik  yalan dizisinin bir boyutudur. Zaten Suriye’deki savaşın önemli bir kısmı medya  yalanıyla yürümektedir. Görüntü ve anlatımlara bakılırsa III. Dünya savaşının  çıktığına tüm Suriye’nin yok olduğuna inanmamız gerekir. Bunlar tümden yalandır. 

Kendim bile yaşadım, Lazkiye’nin Antakya caddesinde yürürken, EL Cezire TV  “Lazkiye’nin Antakya caddesinde bombalar patlamaktadır, devlet uçaklarla mahalleyi vurmakta her yer yıkıntı halinde ve insanlar ölmektedir”  TV’nin olduğu bakkala  baktım ve “bu ne diyor” dedim, o da “sanal savaş bu olmalı “ diye kısaca cevap  vermişti. Hepsi bu. 

Tugay Kılıç: 

Şu an Suriye’de durum nedir bize anlatabilir misiniz? 

Mihrac Ural: 

Suriye şu an halk ordusunun başarılı gidişiyle çok büyük bir moral kazandı, Suriye halkı daha etkin yardımlarla ordusunun arkasında durmakta ve destek vermeye  yöneldi. Halk Halep zaferini beklenmekte ve oradan çıkan sonuçla geri sayım  başlayacağı kanaatinde. 

Tugay Kılıç: 

Rusya ve Çin’in Suriye’deki askeri yardımıyla ilgili düşünceleriniz neler? 

Mihrac Ural: 

Çinin ne ölçüde askeri yardım yaptığı konusunda geniş bilgi olmasa da, Rusya’nın  Suriye’yle yaptığı askeri anlaşmalar yanı sıra kendisini dünya devleti olarak ortaya  koyacak tek kanalın bu olduğu gerçeğini iyi bilir. Rusya’nın Akdeniz’in sıcak sularına  inme amacı tarihi bir özlemdir. Bu özlemin tek yolu Suriye’dir. Rusya, askeri  anlaşmalara uyacağını, Esad yönetimini asla bırakmayacağını açıkça defalarca  tekrar etmiştir. Ama medya maymunları zaman zaman en küçük bir açıklamayı ters  yüz ederek, bu konuyu çarpıttıklarını biliyoruz. Ama gerçekler açıktır, Rusya sonuna  kadar Esad’ı destekleyecektir, askeri yardımları da kesmeyecektir.  

Bence Rusya’nın Suriye ile dostluğu, Türkiye’nin Amerika’yla uşaklığından bin kat daha tutarlıdır. 

Tugay Kılıç: 

İskenderun sancağı diye bir örgüt tanıyor musunuz? 

Mihrac Ural: 

Böyle bir örgüt yoktur. Hatay halkı eski deyimiyle liva İskenderun halkı için böylesi bir  örgüte gerek yoktur. Hatay halkı Türkiye’de özgürlük ve demokrasi için ortak vatanda  diğer tüm farklılıklarla haklarını kazanmak için mücadele edecektir. Bunun ana hedefi  de, Arap halkının demokratik bir anayasa altında, eşit ve adil haklarla, kurucu temel  güç olarak yerin alması şeklinde gerçekleşecektir.  

Ama II. Sevr anlaşmasını hazırlayanlar, ülkeye bölmek isteyenler ki bunların başında  Erdoğan yer almaktadır. Hatay halkı bunlarla birlikte olmayacak, cumhuriyeti ve  cumhuriyet değerlerini savunacaktır. 

Sonuçta, II. Sevr dayatılırsa ve bu güzelim ülke bölünmek istenirse, biz buna karşı  direneceğiz, ülkenin bütünlükte kalması için Türk halkıyla ve diğer haklarla omuz  omuza olacağız. 

Bu konuda Kürtlerin yaşadığı acıları yaşamamak ve kanlı sonuçlarla anaları  ağlatmamak için devletin ve iktidarların artık komedi olacak ikinci bir deneye  dalmadan Araplara anadil hakkı vermesi, kültürel haklarıyla, ulusal kimlik haklarını tanımaları gerek. Anayasada bunun bertilmesi ve güvenceye alınması gerek. 

Özetle bunu şöyle ifade edebilirim, “devlet eğitim kurumlarında ve okullarında  anadille eğitim hakkı” . Bu hak insan olmanın en doğal hakkıdır bunun tanınması  kesinlikle tescil edilmelidir. 

Tugay Kılıç: 

PKK terör örgütünün Suriye’de hükümetin yanında savaştığı iddia ediliyor, bununla  ilgili düşünceniz neler? 

Mihrac Ural: 

PKK, Türkiye devletine göre artık terör örgütü değildir. İsveç’teki gizli MİT görüşmelerinden, bu günkü açık ve resmi görüşmelere kadar aynı sürecin birer  parçası olan bir örgüt, terör örgütü olur mu? Bilmem. Anlaşılan PKK artık Türk  devletinin siyasi görüşlerde aynı masada oturan bir Kürt halkı temsilci siyasal  gücüdür 

PKK’nin,  Suriye’deki konumu, Türkiye’deki bu flörte benzer bir flörtü konumu  değildir. PKK, Suriye devleti dışında, kendi askeri örgütlenmesi ve siyasi  örgütlenmesini yapmıştır (PDY). Bunlar, Suriye yönetimiyle birlikte değiller, ama  ÖSO ile de birlikte değiller. Olan lokal ölçekte kim kiminle hangi nedenle belli  olmayan biçimde ortaklıklardır. Bir bakıyorsunuz PYD güçleri ÖSO ile ölümüne  savaşıyor, bir bakıyorsunuz Halep’te Şeyh Maksut’ta devlete karşı savaşıyorlar. Türkiye’deki Kürt medyasının son zamanlarda Erdoğan’ın keyfine göre belirlenen  yayın politikası özellikle Suriye düşmanlığı yaparak, “kimyasal silah kullandılar”  iddialarını da ortaya atarak provokasyon servisleri yaptığı da olmaktadır. Ancak ben  atanmış Kürt siyasetçisine değil emekleriyle, baştan b.eri çekilen acılarla bu güne  gelen gerçek halk liderlerine bakarak PKK’nin Suriye’ye karşı tavrını ölçmeye  çalışıyorum. Burada gördüğüm ise olumludur. Kaldı ki, Suriye anavatan savunmasında Suriyeli Kürtler hiç kimseye kulak asmadan vatansever tutum alacağı  kesindir.  

Söyleyeceğim şey, Kürtler bir halk olarak kendi çıkarlarını öne alan siyasetleriyle,  kendi alanlarını açma çabasında olacaktır. Bu onların hakkıdır ve kim kazınırsa ondan yana olmaları da normaldir. 

Suriye’de son durum sorunuza gelecek olursak. Şimdi Suriye’de durdum şu; 14 ilin  13 il merkezi tam anlamıyla devletin denetiminde, okullar çalışıyor, sınavlar yürüyor,  maliye yürüyor, tüm belediye hizmetleri yürüyor, eğitim, adalet yürüyor durum medya  abartma ve yalanlarının TV ekranlarına taşıdığı özgün görüntüler boyutundan çok  uzaktadır: Suriye halkı yönetimiyle bu savaşı kazanma arifesindedir demek yanlış  olmayacaktır. 

Bu verilere dayanarak şunu söyleyebilirim, bu bir iç savaş değildir, bu terör örgütleriyle devletin halkıyla birlikte teröre karşı savaşıdır. Bu savaşı halk devletiyle omuz omuza kazanmaktadır. 

Tugay Kılıç: 

Peki Suriye eski Suriye olacak mı? 

Mihrac Ural: 

Suriye, eski Suriye olmayacak. Suriye’nin yeni rejimi, soğuk savaş döneminin tek  partili yönetimi olmayacaktır. Yeni anayasa demokratik katılımcı, çoğulcu bir yönetim  kuruluşunu emrediyor. Bunun da ilk adımları atılmıştır.  

Suriye’ye dayatılan zalim yıkımın ardından ise, uzun bir süre sosyolojik açıdan  toplum psikolojisinin bozulma sorunu ülkeyi uğraştıracak, ama bu geçicidir,  aşılacaktır. Suriye büyük bir inşaat hamlesi yaşayacak ve çok daha iyi  çok daha  güçlü bir ülke olacaktır. 

Tugay kılıç: 

Size son sorum şu Mihrac Ural, Beşşar Esed halka reform yapsaydı, sandığa  gitseydi, daha mantıklı olmaz mıydı bu kadar katliam olar muydu sizce? 

Mihrac Ural; 

Son sorunuz sizin de Suriye hakkında ne kadar ilgisiz olduğunuzu göstermeye  yeterlidir. Takip etmiyorsunuz, ve sorularınızla komşumuz hakkında hiçbir bilgi sahip  olmadığınızı gösteriyorsunuz. 

Kardeşim, Esad’ın reformun alasını yaptı. Dünyşada eşi benzeri bile az.  

Ünlü İngiliz yazar Patrick Seale, Suriye yönetiminin karara bağladığı reform paketi  için, “bu reformlar bir devrim gibidir” ibaresini kullanmıştır.  Beşşar Esadın karara bağladığı tüm reformlar, dünyanın her yerinde olduğu gibi resmi gazetede  yayınlanarak çıktı. Bu halkın kazanımları arasına girmiş oldu. Bu noktadan sonrası  halka aittir. Yönetime kalan bir şey yoktur. Ama dünyanın tüm şer güçleri yol kesen  ekşiye gibi terörü Suriye’ye dayatınca bu halk kendi kazanımlarını nasıl kullansın ki. Eşkıya yolları kesince bu halk nasıl güvende olsun ki. 

Siz bunu bilmeden konuşup duruyorsunuz, sorup duruyorsunuz. Bu da olmaz ki. Bakın şu listeye ve  dünyada böylesi etkin reform paketini devleti yıkmadan, orduyu bölmeden ülkeyi de parçalamadan uygulayan bir başka ülke var mıdır? 

REFORM PAKETİ  

1. Kürtlerin vatandaşlık hakkı Cumhurbaşkanlığı kararnamesi no:49 7 Nisan 2011 

2. Sıkıyönetimin ilgası 21 Nisan 2011 

3. DGM kaldırıldı 21 Nisan 2011 

4. GÖSTERİ VE YÜRÜYÜŞLERİN DÜZENLENMESİ YASASI 21 Nisan 2011 

5. PARTİLER YASASI ( 100 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 5 Ağustos 2011  Resmi gazetede yayınlanış tarihi) 

6. SEÇİM KANUNU 4 Ağustos 2011 (Resmi gazetede yayınlanış tarihi) 

7. MAHALLİ İDARE KANUNU ( 107 nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi 24 Ağustos  31 Temmuz 2011 

8. BASIN YAYIN YASASI ( 108 nolu C.Başkanlığı kararnamesi. 28 Ağustos 2011) 

9. Genel seçimlerin denetim ve izlenmesiyle ilgili bağımsız adli heyet kararnamesi (  374 nolu kararname 28 Eylül 2011) 

10. Anayasa oluşturma komisyonu (33 Nolu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, 29  kişilik heyeti Mazhar el Amberi başkanlığında. 4 ay içinde yeni anayasa  oluşturulması) 

Bu çizelgeyi Beşşar Esad en zor koşullarda yaptı. Resmi gazetede yayınlandı ve  bitti. Aynı süreçte de üç seçim yaptı hep kazandı.  Sizin haberiniz yok. Daha ne  yapsın. 

Ülkemiz Türkiye, 135 yıldır bir sivil anayasa bile yapamadı.  

Tugay kılıç: 

Bizlere zaman ayırdığınız için sizlere teşekkür ediyorum son mesajınızı alalım .. 

Mihrac Ural: 

Son mesajım şu. Türkiye halkı, ey tarihlerin tüm cefasına meydan okuyan Türkiye  halkı, Suriye senin kardeşin, senin en yakının, senin dostun, senin komşun,  yönetimler gelip geçer ama halkların kardeşliği hep bakidir, iki halk olarak el ele verin, birbirinize dayanın ve birbirinizi sevin, savaşa karşı barışın yanında olun,  savaş kışkırtıcılarına karşı barışı birlikte savunun. Düşmanlık zarar verir, dostluk güçlendirir. 

Siz zaten iki halk, bir birinizi seviyor ve sayıyorsunuz, bunu hiç bir yönetim karartmasın sağ olun.

Tugay kılıç: 

Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyorum, iyi akşamlar… 

3- Avusturya “Der Standard” gazetesiyle röportaj (19 Haziran 2013): 

GERÇEKLER, DİKTATÖR ERDOĞAN’I YENİLGİYE UĞRATACAKTIR 

Mihrac Ural – 19 Haziran 2013 / Çarşamba 

Avusturya kamuoyuna gerçeklerin aktarılması amacıyla, “Der Standard” güncel  gazete adına gazeteci Rusen Timur Aksak’ın benimle yaptığı röportajı siz okurlarımla  paylaşıyorum. Daha önce sorulmamış sorulara da verdiğim cevaplar, konular ve  bölge hakkında önemli bilgi paylaşımı içermektedir. 

SORU: Reyhanli saldirisi ile suclandiniz lakin Radikal’e verdiginiz röportajda  alakanizin olmadığını tam tersine Israil’in parmagi olabilcegni demistiniz? Banyas’daki olayların neresindeydiniz ne de olsa “Suriye Mukavemeti” diye bir milis yönetiyorsunuz? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

İki sorunuz da aynı çevrelerin ortak kirli ve karanlık akıllarca yargısız infaz amacıyla,  şahsımı karalamak için üretilmiştir. Bu soruların muhatabı ben değilim. Bunu  bilmeyen yok ama medyanın boş teneke çok ses çıkarır hesabıyla, çamur at izi kalır  mantığıyla sorulmaktadır. Bu sorularınıza cevabım da şudur. 

Öncelikle, Banyas katliamını kim yaptıysa onu lanetliyorum. Bu katliam bir vahşettir  bir cinnettir. Böylesi bir vahşetle ilişkilendirilmem, faillerin kendilerini örtme  çabasından başka bir anlama sahip değildir; ne zaman ne de mekan açısından ne  de başka hiçbir açıdan benim Banyas’ta olmamın mümkünü yoktur. Böyle bir iddiayı  yapma saçmalığı sadece izleyenleri hafife almak, okuru küçümsemektir, Kurgudan  ibaret olan bu itham, belgesiz, kanıtsız, yargısız infazdır. Kaldı ki, bu katliamı  yapanlar bunu açıkça üstlendiler. Selefi Nusra cephesi “Sahil volkanı” adı altında bir  yıldır sesiz kalan Suriye sahil şeridini kana bulamak için bu katliama girişti. Bayada  camii imamı şeyh Ömer Beyasi ve tüm ailesini çoluk çocuk kadın ihtiyar demeden  öldürdü. Bu katliamı sırtıma yıkmak için benim aynı günlerde Lazkiye’de bir şehit  taziyesindeki videomdan kırpıntılarla oluşan görüntülere dayanarak yaygara  kopardılar. 

Bu video tümüyle izlenirse orada da söylüyorum “ Yardım için bizi çağırırlarsa bu  hafta Banyas’a gidebiliriz” tarih 2 Mayıs 2013. Yani bizler katliamın olduğu sırada  Banyas’ta değildik. Ne ben ne de benimle ilgili bir militan ordaydı. Banyas’a hiç  gitmedim, orada da ne bir işim var ne de gitme durumundayım. Benim tüm  mücadelem bir halk savunma mücadelesi olarak Lazkiye’nin Kuzey kırsalındadır yani  tam ters yöndedir. Bunun yüzlerce tanığı da var. Ama sahtekar medya yaygara için 

videoda söylediğim askeri terimlere sosyal boyut mezhebi içerik katarak ifade etmesi  saçmalığı ve aldatmacası bu suçlamalara zemin hazırladı. “Tahirir” ( Kurtarma) ve  “tathir” (Temizleme) dedim. Bu iki kelime askeri termonolojiye ait kelimelerdir; bir  yerin kurtarılması (Tahrir) ve ardından da tuzakların, bombaların, gizlenmiş kınasın,  tuzakların temizlenmesi anlamına gelir. Ve ben de bunu kast etmiştim. Asker olanlar  bunu çok iyi bilir. Banyas vatan hainlerinin evinden kurtarılmalı (tahrir) ve  mayınlardan, bubi tuzaklarından, pusuya yatmış olanlardan da temizlenmelidir  (tathir). Bu iki kavramı bir mezhebin diğerini temizlemesi olarak algılamak sadece bir  aptallıktır, abesle iştigaldir. 

Kaldı ki benim içinde olduğum Mukaveme Suriyyi laik bir savunma örgütüdür. Halkın  refleksleriyle Sünni, Alevi, Hıristiyan, Dürzi, Arap, Türkmen, Kürt, Asuri vb herkesin  içinde yer aldığı bir vatansever savunma gücüdür. Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki  yerleşim birimlerinin insanlarından oluşur ve hareketli değildir, sorumluğu altındaki  alanlar dışına çıkmaz. Bu güç yüz yüze savunma savaşında bile halka zarar vermez;  Yaşlılara, kadınlara, çocuklara asla dokunulmaz. Esire asla dokunulmaz, cesetlere  asla dokunulmaz. Bu yüksek ahlakı taşıyan Mukaveme Suriye Banyas’taki vahşetle ilişkilendirilmeye çalışılması halkı aldatmanın tarihteki en çirkin türlerinden biridir.  Banyas katliamını kim yaptıysa, arkasında kim duruyorsa tümden ve şiddetle  lanetliyorum. Yargısız infaza karşı, tüm şer güçlerini adıl bir uluslararası mahkemede  birlikte yargılanmaya meydan okuyarak davet ediyorum. 

Reyhanlı olaylarını da sırtıma yargısız infazla yıkmak isteyenlere bir çift sözüm var.  Reyhanlı benim Hatay ilimin, dostlarımın, akraba ve arkadaşlarımın İlçesidir. Bu  beldeye uzanan elleri, bu beldenin insanına yönelik kıyımı, kim düşünmüş, kim  desteklemiş ve kim yapmışsa tümünü şiddetle lanetlerim. 

Reyhanlıda patlatılan bombalar bir vahşettir, bir insanlık kıyımıdır. 

Hayatımın her döneminde, halkım için çalıştım, özgürlük ve demokrasiyi savundum,  bu eylemleri hep kınadım, benim böylesi bir eylemde olmamın hiç bir nedeni ve  ahlaki ve vicdani yanı olamaz.  

SORU: Sizin milisiniz’de sadece Arap kökenli Nusayri mi var? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Mukaveme Suriyyi gerçek anlamda bir halk refleksidir. Bu refleksi klasik anlamda bir  milis gücü olarak da görmek yanlış gibi geliyor bana. Bunu daha çok II. Dünya savaşı  sırasında Hitlerin Fransa’yı işgaline karşı Fransız halkının gösterdiği “Rezistans de  France” a benzetebiliriz. Bir işgalciye, bir dış müdahaleye karşı halkın elindeki her  araçla direnmesi olayıdır.  

Böylesi bir hareketi bildiğimiz bir askeri güç olarak milis ya da gerile örgütleri gibi  emir komuta zincirinde düzenli birlikleri olan bir askeri yapı olarak görmemek gerek. 

İçinde doktorlardan, avukatlara, bilim adamlarından üniversite öğretim üyelerine,  üniversiteli öğrencilerinden sıradan halka kader tüm vatanseverler kadın erkek  demeden vatan savunması refleksi göstererek bu oluşumu var ettiler. Böyle olunca,  bu yapı laik ve tüm etnik, dini; mezhebi, inançsal yada inançsız her dokudaki insanı  vatan ortak paydasında içinde barındırır. 

Mukaveme Suriyyi, Hıristiyan dininin tüm mezheplerini, Sünnileri, Alevileri, Şiileri,  Dürzileri, Arapları, Türkmenleri, Ermenileri, Kürtleri içinde barındıran Suriye  mozaiğinin temsilcisidir. Arap Alevilerin oranı ise tamamen bulunduğumuz yörenin  demografik yapısına uygun bir yoğunlukları vardır; Cisir el Şuğur’da Sünni arkadaşlar  vatan savunmasında daha yoğundur, Lazkiye’de Aleviler. Ancak her yerde ve her  koşulda, Suriye’nin tüm dokuları bu mücadelenin içinde eşit ve adil temsil  konumlarıyla yer almaktadır.  

SORU: Sizin milisiniz’de Türkiyeliler varmi? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Mukaveme Suriyyi hareketine, Türkiye’den gelip katılmak isteyen binlerce müracaat  bulunmaktadır. Bizler bu katılımı şimdilik kesinlikle kabul etmiyoruz. Herkes  ülkesinde bulunduğu yerde barış için çalışsın diyoruz. Türkiye ve Suriye, tarihten  gelen halkların kardeşliğiyle bağlı bağlarının kopmaması, kanlı süreçlerin  açılmaması, diktatör Erdoğan yönetiminin savaş eğilimlerinin önüne geçilmesi, Yen- Osmanlıcı yayılmacılığın bölgeyi yıkıma götürecek pervasızlığını dizginlenmesi için  çalışmalarını öneriyoruz.  

Mukaveme Suriyyi saflarında çok az sayıda Türkiyeli bulunmaktadır. Bunların önemli  bir kısmı ise 12 Eylül 1980 darbesiyle sürgün olanlardır. Türkiye’nin anti-demokratik  yönetimi ve yasalarının haksızca mahkum ettiği ve zaman aşımı haklarını gasp ettiği  için geri dönemeyenler Mukaveme Suriyyi saflarında ekmeklerini yediği bu ülkeyi  sonuna kadar savunma kararlılığıyla vatan savunmasında yer almaktadırlar. Bunların  başında oda beni bulunmaktayım ve şöyle düşünmekteyim; ister Amerika’da ister  Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde yaşıyor olayım, yaşadığım ülke haksızca bir  emperyalist işgale ya da dış müdahaleye kalırsa orda da vatan savunmasında yer  almam onurlu bir insan davranışı olacaktı. Benim yaptığım da her onurlu erdemli  insanın yapacağıdır. 

SORU: Amerika’nın silah tesvik etmek istediğne ne diyorsunuz, bu Suriye’deki  dengeleri nasıl etkiler? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Amerika zaten yetkililerinin de sık sık açıkladığı gibi onayı olmasaydı hiç b.ir a Arap  ülkesi bu eli kanlı canilere yardım bile demezdi. Bu anlamıyla Amerika olayların  başından itibaren bu kirli savaşın ortasında ana güç olarak Suriye halkının birbirini kırması için çaba vermektedir: bunu anlamak için, Amerikalı diplomatların; büyük  elçilerin, dışişleri bakan yardımcılarının eli silahlı teröristlerden hiç farklı olmayan,  olayların içinde yer aldıklarını bilmek yeterlidir. 

Amerika Akdeniz üzerinden Kafkaslara kadar tüm bölge üzerinde hükümranlık  sürmek istemektedir. Petrol, gaz, stratejik madenler, tatlı su kaynakları, tahıl alanları  ve bunları korumak için gerekli olan askeri üsler için yarım asırdır ısrarlı bir çaba  içindedir. Bunlara önemli eklenmesi gereken İsrail’in korunmasını da eklediğimizde  en gerçekçi talan senaryolarının sac ayakları belirlenmiş olur; Lübnan iç savaşı  bunun için alevlendirilmiş (1975), İsrail bunun için 1982 savaşıyla Lübnan’ı işgal  etmiş eski işgallere yeni topraklar eklemiş ve 2000 yılına kadar süren amansız böl  yönet yöntemi uygulanmıştır. Onlarca kıyım saldırısı yapılmıştır. BOP, İsrail’in  Lübnan’a açtığı haksız son savaşla (12 Temmuz 2006) da sonuç alamayınca Suriye  en büyük engel olarak saldırının açık savaş hedefi olmuştur. Suriye’deki sorunların gerçekçi nedenleri de budur. Bunu mezhep savaşı, Suriye içi bölgeler savaşı,  demokrasi ve özgürlük amaçlı halk ayaklanması olarak yorumlamak ise abesle  iştigaldir. Dolaysıyla Amerika bu savaşın baş aktörü olarak eli kanlı katil sürüleri olan  selefi şebekelere mali ve askeri destek vermekten çekinmemektedir. Hiçbir insan  kakı ve hukuku tanımadan uyardığım yapmaktadır.  

Şimdi kongreden geçirilen karar ise yapılanı resmileştirmekten ve süreç üzerinde  siyasi-diplomasi etkinlik kurma amacından başka bir anlamı yoktur. “Gizli  yapıyordum şimdi de açık yaparım” demenin İngilizcesidir… 

SORU: Suriye’de Abdullah Öcalan ile uzun zaman beraber kalmışsınız, peki bu  tanisiklik sizin ve size yakin olan cevrenin ve de PKK’nin yakinlasmasina sebep  olmusmudur? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

12 Eylül faşist askeri darbe biz Türkeli devrimcileri en güvenli liman olarak  gördüğümüz Suriye’ye attı. Bu ülke benim gerçek anavatanımdır. Akrabalarımın  yarısından çoğu da bu ülkede bilinen ilk uygarlıklardan buyana yaşar Finikelilerden  bu yana gelen tüm uygarlıkların mayası olan bir halka mensubum. Bu güvenli  limanda, tüm çevreler farklı siyasi görüş ve algılarına rağmen bir araya gelince  bizlerde ülkemizdeki faşist yönetime karşı ortak bir cephede birleştik. Faşizme Karşı  Birleşik Direniş Cephesi (FKBDC) 10 devrimci siyasal örgüt tarafından böylece  kurulmuş oldu. Bu örgütte ve yönetiminde ben de, Öcalan da, Taner Akçamda,  Teslim Töre de, Mihri Belli ve diğerleri yer aldık. Bu bir kader birliğiydi ve çok iyi  dostluk geliştirip güçlendirdik.  

Bu gün Kürt halkının kazandığı hakların döşeme taşları buradaki çabalarla da  ilgiliydi. Doğal olarak yakınlaşmalar oldu, kader birliğinin yollarında birlikte omuz  omuza olmak vardı. Ancak bu zaman zaman kesintilere uğradığı da ya da bu gün  olduğu gibi “Açılım süreci” ne bakışta farklılıkları da içermektedir. Daha da ötesi Kürt halkının atanmış siyasi temsilcilerinin diktatör Erdoğan’la giriştikleri balayı türü  gelişmeler neticesinde ortaya çıkan tutumlarına karşı, ciddi rahatsızlıklarımızın  olduğunu söyleyebilirim. Birilerinin çıkıp “Lazkiye’yi ilhak” edebileceğini pervasızca  ve cahilce seslendirmesi (sonra tekzip etse de) korkunç bir hataydı. Diğer taraftan  Suriye’ye karşı eli kanlı terör şebekleriyle Suriyeli Kürtleri ortaklaşa harekete davet  eden Erdoğancı sürüklenişler ciddi rahatsızlıklar oluşturdu.  

Ama biz inanıyoruz Kürt halkının gerçek liderleri, bu atanmış siyaset maymunlarının  düşündükleri gibi bir duruş içinde değiller: Kürt halkı on yıllar içinde kazandığı  özgürlük ve demokrasi etkinliğini özelikle Türkiye solunun yaptığı katkıları bir kenara  iterek, bir diktatör bozuntusunun arkasında sürüklenmeyecektir. Kürt Halkı Taksim  direnişinde hala yer almama hadikabını bir biçimde aşması gerekmektedir. Bunun da  belirtileri geç olsa da görümlüye başladığını umuyorum; Selahittin Demirtaş’ın 18  Haziran 2013 meclisteki grup toplantısında yaptığı açıklamalar ve direnişi sahiplenme yönünde Türkiye sol güçleriyle omuz omuza olduğunu açıklaması,  sanırım 7 Haziranda Öcalan’ın basına yansıyan Taksim direnişini sahipleniş  konuşmasının etkisidir. 

SORU: İç savaş cercevesinde milisiniz Suriye Ordusu ile koordine oluyormu? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Öncelikle Suriye’de bir iç savaş yoktur. Dünya medyasının sansasyonelliğe önem  veren yayın politikasının ekrana yansıttığı görüntülerle kıyametin koptuğu sanılır. 14  ili olan Suriye’nin 13 ilinde bir devletin vermesi gereken tüm hizmetler, hiç  aksamadan meşru yönetim vasıtasıyla yürümektedir; eğitim hizmetleri, belediye  hizmetleri, mali, yargı, adalet, öğrenim, sağlık, ulaşım, iletişim, kültürel ve sanatsal  etkinlikler kesintisiz yürümektedir.  

Suriye’de meşru yönetimin halkın güvenliği için peşine düştüğü selefi terör  örgütleriyle mücadelesi vardır. Olayı bu şekliyle doğru tanımlamak gerek. Sahil  şeridini kapsayan illerde ise tek bir terör eylemini dahi kalmamıştır, Halk normal yaşamını tatilini ve rahatını tam anlamıyla yaşamaktadır. Karşıt medyanın özel  olarak kameralarına zom yaptırdığı hadiseler, gerçeğin çarpıtılarak abartılmış halidir  yalan ve dolandır. 

Dolaysıyla Mukaveme Suriye güçlerinin konuşlandığı Lazkiye’nin kuzey kısal  alanlarında da sıcak temas hattı dışında hiçbir olağanüstü halin olmadığını  belirtirim:Şu an ben bu satırları sizlere Lazkiye’nin kuzeyinde Türkiye sınırında olan meşhur basit beldesinden deniz kenarından yazıyorum. İnsanlar yığınlarla yaz tatilini  yapıyor su sporları dahil her konforu yaşayarak günlerini geçirmektedirler. Ve bu hat  tam da temas hattıdır yanı yüzlerce metre ötede eli silahlı katil sürülerinin mevzileri  bulunmaktadır.  

Anlatmak istediğim, dış güçlerin haksız ve meşru olmayan müdahaleleri olmasaydı  Suriye’de hiçbir şey olmazdı ve bu kirli savaş anında biterdi. Ama bölgede çıkarı ve  talan eğilimleri olanlar buna müsaade etmemektedirler.  

Bu koşullarda, bir halk refleksi hareketi olan Mukaveme Suriyyi’nin halkın ayrılmaz  bir parçası, güvenliğinin yegane teminatı olan Suriye halk ordusuyla dayanışma  içinde olması kadar doğal hiçbir şey olamaz. Zaten kendi başımıza hiçbir sorumsuz  süreçte olmayacağımız da ilkelerimiz arasındadır. Bu açıdan ilk sorunuzda ifade  ettiğim ne Reyhanlı ne de Banyas olaylarıyla uzak yakın bir ilgimizin olması mümkün  değildir. 

SORU: Esinizin Esed’in akrabası olduğu iddaa edildi, sizin Suriye Devlet Başkanıyla herhangi bir tanışıklığınız var mı? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Öncelikle böylesi soruların muhatabı olmayacağımı ifade edeyim. Ailevi sorunları siyasete taşıyan hayasızların bu konudaki yalan yanlış karalama almaçlı çamurlarını  ciddiye almayacağımı bilmelisiniz. Bu kof iddiaların kaynağını herkesin bilmesini de  isterim.Şahsım hakkında bilinen bilinmeyin tüm karalamaların tek bir kaynağı var.  Başka kaynak bulanı alnından karışlarım. O da MİT ajanı itirafçı Engin Erkiner ve  ortağı İbrahim Yalçın denilen ikilidir. Bunlar mensup olduğum örgüte MİT tarafından  örgütü ve tüm devrimci mücadele yoldaşlarımı tasfiye etmek için görevlendirilmiştir.  Bunun önemli ölçüde de başardılar, Malatya Beylerderesi katliamında, İlker Akman  ve arkadaşlarının pusuya düşürülmesine yol açan ihbarı MİT ajanı Engin Erkiner  yapmıştır, Ankara biriminde tüm arkadaşlarımızın tasfiyesi yakalanması ve Ömür  Karamollaoğlu’nun ölümüne yol açmıştır. Ankara’da işi bitince İstanbul birimini yok  etmek için MİT’in talimatıyla İbrahim Yalçınla bir araya gelmiştir. Burada da her şeyi  tasfiye etmiş bildiği bilmediği herkesi suçlayacak ifadeler vererek itirafçılık yapmıştır.  Bu ikili şu sürede, benim Suriye anavatan savunmasında halkımın mücadelesini  verirken diktatör Erdoğan’a bağlı olan MİT kurumunu bir görevlisi olarak basında  çıkan karalamaları, ahlaksızca servis etmiştir: tümü yalan ve tümü soytarıca  söylemlerdir. 

İşte bu yalanlar arasında çocuklarımın anasını hiçbir düşmanlık türünde dile  gelmemesi gelen aileleri karıştırma ahlaksızlığı yaparak Beşşar Esad’la akrabalığı  olduğu iddia edilmiştir. Bu asılsız iddia da sırf, sırtıma yıkılan yargısız infazlarla  Suriye’yi ilişkilendirme amacı taşımaktadır. Bu kadın onurlu, emekçi bir ailenin  kızıdır. Esad’larla uzak yakın hiçbir akrabalığı ya da komşuluğu yoktur. Ülkesinin  devrimci gençlik teşkilatında görev almış yaşantımın önemli bir bölümünün tüm  zorluklarını benimle paylaşmış arkadaşlarıma annelik yapmış hizmet etmiş, dil  öğretmenliği yapmış kadındır. Ailesi Türkiye ve Suriye arasında bölünmüş, Amcası  ve amca çocuklarının tümü Mersin/Tarsus’ta ikamet etmektedir.. Karalama yapacağım diye suratını karalayan bu soysuzları ve onlara alet olan aşağılık medya  kuruluşlarını kınamakla yetiniyorum. 

Beşşar Esad’ı, her Suriyeli kadar ben de tanırım. Ancak bu tanıma, hiçbir şekilde ne  resmi bir ilişki yada herhangi bir konuyla özel olarak ilgili bir tanışma değildir.  Yaşadığım ülkenin, halkının ezici çoğunluğunca seçimle başa geçmiş meşru  cumhurbaşkanı olarak Beşşar Esad, bu halkın simgesi ve lideri olarak kendi üzerinde  taşıdığı yükümlülük kadar, vatandaşları olarak, temsil ettiği makam nedeniyle taşıdığı  yükümlülüklerle da yakından ilgiyim. Suriye halkı için bu gün en büyük vatani değer  olarak da görmekteyim. 

SORU: Suclamalari kabul etmeyip adil bir yargilama olursa Türkiyeye dönebilcegnizi  belirtmisdiniz? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Evet, bunu belirttim ve yeniden sorunuz üzerine bir kez daha deklere ederim. Adil bir  yargılamanın olacağı an ülkeme dönüp bana yargısız infaz yapanlarla adalet önüne  çıkmaya hazırım. Bu benim medeni cesaretim ve alnımın aklığıyla ilgili bir onursal  duruyumdur. Meydan okuyorum; kim zerre kadar ülkeme, ülke vatandaşlarıma zarar  verdiğimi ispat ederse boynum onun önünde kıldan incedir.  

Ancak herkes bilmeli ki benimde kul hakkım vardır. Hakkımı sonuna kadar takip  edeceğim bu dünyada olmasa da ahirette varsa bir hak hukuk mercii, ondan bunu  isteyecek ve alacağım.  

Hakkımda zerre kadar mesnetsiz, kanıtsız belgesiz suçlama ve karalama yapanların  da suratlarına tükürme hakkını kullanacağım. 

SORU: Suriye de yasamaniza ragmen hem Facebook, hem de Twitter’i Türkce olarak  kullanmaniz dikkat cekiyor? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Suriye benim devletler hukuku çerçevesinde mülteci olduğum bir ülke. Bu ülke doğal  coğrafyasıyla anavatanımdır; memleketim Antakya bu coğrafyanın tarihsel  kapsayıcılığı içindedir. Dolaysıyla dünyanın tüm sınır şeritlerinde olanlar için geçerli  olan çok kültürlülük içinde yaşıyorum. Ancak siyaset dilim Türkçedir. Bu güzel dili de  seviyorum. Arapça kavram zenginliğinin sonsuz okyanusundan bol blo yararlanarak  Türkçe siyasal yazılarıma zenginlik katıyorum. Çünkü hedef kitlem ülkemdir  halkımdır Türkiye’dir. Bu güzel ülkenin aşığıyım, tutkum da köklerim de orada,  farklılıklarıyla Türkiye’ye aşık bir insanım, bundan hiçbir zaman kopmadım. 

Dolaysıyla Arapça yazılarım olmasına yaygın kısa anekdotlarım bulunmasına  rağmen halkımla en uygun anlaşma dili olarak Türkçeyi tercih ettim. Konuşmalarda  video çekimlerinde ise sıklıkla Arapça hitaplarla bu dengeyi sağlıyorum. Bu da bana çok geniş çevreye kanaatlerimi davamı ve taleplerimi aktarma olanağı yaratmaktadır.  Fransa’da yaşamaya devam etseydim, Fransızcayı da kullanacaktım ama bu olmadı  iki anavatanımda yaşamayı daha onurlu saydım mücadeleye ve halkıma daha yakın  gördüm ve bunu ikame ettim.  

SORU: Türkiye sinirinda siginan Suriyeli mülteciler sinir illerdeki mezhep ve etnik  dengeyi tehdit edebilir mi sizce? 

MİHRAC URAL’IN CEVABI 

Bu sorunuzun cevabını zaten Antakya halkı, Antep ve Adana halkı açıkça verdi.  Diktatör Erdoğan Suriye olayları henüz yokken bu sığınmacılar üzerine kurguların  yapmış, hazırlanan senaryolara uygun çadır kentleri kurmuştu. Bu politikanın nasıl  bir eli kanlı politika olduğu ise iki yıldır süren Suriye olaylarında görülmüştür; selefi  teröristleri mali ve askeri destekle Suriyelileri katletmek için 910 km lik sınırını  açmasının nedeni de budur. 

Bunun ötesinde de, Komşu Suriye’ye böylesine kirli ve kanlı saldırıları organize  ederken ilticacı Suriyelilerin ülkede demografik dengeleri, inanç ve mezhepsel  dengeleri alt-üst edecek konumlanışlarına da kolaylık sağlamaktadır. Son  dönemlerde ırkçı yönelimlerle Türkmenler üzerine yürütülen Türkleştirme politikaları  kadar her soy ve boydan mülteciye Türkiye vatandaşlığı vererek yüz binlerce  seçmen oyun AKP’ye akması için çalışmaktadır. 

Bu durum bu topraklarda binlerce yıldır yaşamış olan, bu bakir toprakları ziraata ve  yaşama açarak gerçek vatan haline dönüştüren yerli halka karşı, bir soy kırım olarak  dayatılmaktadır. Zaten yer yer ortaya çıkan çatışmalarda bunu göstermektedir. Hiçbir  kültürel ortaklıkları olmayan, hiç bir tarihi birliktelikleri olmayan yeryüzünün dört bir  yanından insan katletmek için toplanmış azılı katillerle bir arada olmak korkunç  tedirgin edici bir vakıadır. Gerginliktir korku ve kaygıdır. 

Bu gün özellikle Hatay, diktatör Erdoğan tarafından, metre kare başına yeryüzünde  an çok azılı katil düşen ili haline getirilmiştir: Bu insanlık dışı karanlık akıllar,  Libya’da, Yemen‘de, Tunus’ta, Mısır’da, Afganistan’da, Çeçenistan’da, Suudi’de,  Haliç ülkelerinde, kendi halklarını katlettikleri yetmezmiş gibi bir de Suriye’de ve  Türkiye’de kıyım için gelmektedirler. İşin en korkuncu da Suriye’de kaybedecekleri  kesin hale geldikçe, sınırlardaki öbekleşmeleriyle Hatay başta olmak üzere her yerde  kanlı eylemlere girişme eğilimleri artmaktadır. Kimisinde patlayıcı, kimisinde kimyasal  bulunmakta ve bu ipi kopmuş azılı katiller her an patlayacak bir bomba halinde  sağda solda dolaşmaktadırlar. Reyhanlı olaylarında kesinlikle parmakları olduğunu  söylemek abartılı olmayacaktır. Yayınlanan jandarma gizli belgeleri buna yeterince  işaret etmiştir.  

Bunun için tek önlem, eli silahlı tüm ilticacı maskesi koymuş teröristleri aileleriyle  birlikte sınır dışı etmeyi gerektirir. Savaş korkusuyla iltica edenleri ise insanı 

nedenlerle korumak bir haktır: Ancak Suriye’den gelenlerin çok küçük bir azınlığı bu  sürükleniş içinde olmuştur diğerleri Türkiye’yi bir askeri üs olarak kullandıkları ise  açıktır: 

İletişim adresi: 

rusentimur@yahoo.de saygilarimla, Rusen Timur Aksak 

4- Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Kurucusu Rami Abdulrahman’a Mektup (1 Eylül 2025): 

RAMİ ABDULRAHMAN’A ÖZEL MEKTUP

Ali Kiyyeli (Mihrac Ural) hakkında yayılan yanlış ve yanıltıcı bilgiler üzerine

Sayın Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Müdürü Rami Abdulrahman,

Çalışmalarınızı uzun yıllardır takip ediyorum ve değerli çabalarınızı takdir ettiğimi belirtmek istiyorum. Yayınlarınız Suriye halkı açısından hayati konuları ele almaktadır; sizi yürekten selamlıyorum. Özellikle önceki yönetimin yıkılmasından sonra çalışmalarınızın olumlu yönleri haklı davaların desteklenmesine katkıda bulunmuştur. Ancak konu şahsımla ilgili olduğunda gerçekleri bizzat açıklama gereği duyuyorum. Mezhepçi ve itibarımı kasıtlı olarak zedelemeye çalışan El Meşhed kanalının hakkımda yürüttüğü yalan ve yönlendirilmiş propaganda kampanyasını yorum yapmadan paylaştınız. Bu içeriği yorum yapmadan da olsa paylaşmanız, bu mektubu yazmamın nedenidir.

Hakkımda yürütülen karalama kampanyasıyla ilgili şu gerçekleri bilmenizi istiyorum:

Banyas olaylarının hiçbir aşamasında bulunmadım, hayatım boyunca oraya gitmedim. Ne benim ne de Suriye Mukavemeti mensuplarından herhangi birinin orada yaşanan çatışmalarla ilgisi vardır.

Bu olaylarda bulunduğumu gösteren tek bir fotoğraf bile yoktur. Dolaşımdaki videolar beni bir taziye toplantısında otururken, Banyas’ta yaşananlar hakkında konuşurken göstermektedir.

Banyas’ta çatışan taraflar belliydi: Bir tarafta silahlı kuvvetler ve Ulusal Savunma, diğer tarafta silahlı gruplar bulunuyordu. Oraya müdahale etmemiz için hiçbir neden yoktu. Bu gerçekleri Banyas videomda açıkladım; kaydın tamamını size göndereceğim. O videoda, “Devlet isteseydi bir haftalık hazırlıktan sonra giderdik” dedim. Ancak videoyu yanıltıcı biçimde kestiler ve tamamen askerî anlamda, kurtarılan bölgelerin temizlenmesi anlamında kullandığım “kurtarma ve temizleme” gibi sözlerimi çarpıttılar. Bu sözlerin hiçbir mezhepsel anlamı yoktu.

Yorumum Banyas olayları sırasında yapılmıştı. Bir yoldaşımızın, Ali Yasin’in babasının taziyesindeydik; ardından şehit Ali Halil’in taziyesine gittik. Banyas hakkındaki konuşmam bu taziyede yapılmıştı ve yalnızca terörizme karşı vatanı savunan bir konuşmaydı. Katar’ın El Cezire kanalı bu videoyu istismar ederek propaganda mekanizmasına kattı; ardından başkaları da beni karalamak için kullandı. Banyas’ta bulunduklarını söyleyen kişilerle, örneğin Hatim Ali ve Halim Steiteh ile yapılan ve El Monitör’de “Suriye’de Savaş Baronları” başlığıyla yayımlanan röportajlar dâhil bütün belgeleri arşivledim.

Bu haksız kampanyaya katılmanızı kınıyorum. Bu kampanyadan desteğinizi çekmenizi istiyorum; zulme karşı mücadelenizle bağdaşan ahlaki tutum budur. Beni iyi tanıyan ve hakkımda tanıklık edecek olan Sayın Fatih Camus’a sorabilirsiniz.

Dört yıl boyunca dışarıdan gelen terör saldırılarına karşı Suriye’yi savunan Suriye Mukavemeti adlı örgütün parçasıydık. Doktorlar, mühendisler ve avukatlar gibi farklı mesleklerden geliyorduk. Sivilleri ve kutsal mekânları savunan sol görüşlü bir örgüttük. Ancak ilkelerimizi bilmeyen tarafların saldırılarına uğradık. Her türlü dış finansmanı reddettik; bunu Fatih Camus’a sorabilirsiniz.

Aralık 2024’ten bu yana Suriye’deki yeni yönetim bizi hiçbir şeyle suçlamadı. Ancak Türk istihbarat unsurları olan “Türkmen Dağı Tugayı” bize saldırdı, evimi yağmaladı, 10.000 kitabımı ve tablolarımı yaktı. Suriye Mukavemeti mensuplarından bazılarını tutukladılar; aleyhlerinde hiçbir delil bulamayınca bazı tutukluları işkence yaptıktan sonra serbest bıraktılar. Beni karalamak için sahteleştirilmiş Banyas videosunu kullanıyorlar.

Vatanı onurumuzla savunduk ve başkalarının işlerine karışmadık. Talep edilirse Türkiye’deki herhangi bir bağımsız mahkemenin önüne çıkmaya hazırım.

REYHANLI HAKKINDAKİ SUÇLAMALARA İLİŞKİN

Olayı yazılarımda açıkça kınamama ve Reyhanlı’da yerel bir gazeteye röportaj vermeme rağmen olaydan birkaç saat sonra beni delilsiz suçladılar. Operasyon, Hatay’da mezhep çatışması yaratmak amacıyla Türk ve İsrail istihbaratı tarafından düzenlenmişti. Otuz iki sanıktan hiçbiri beni tanımıyor veya adımı anmıyordu. Hakkımdaki suçlamalar yalandır ve adil yargılanmaya hazırım.

SONUÇ OLARAK

Banyas olaylarıyla hiçbir ilgim yoktur. Suçlarını itiraf eden gerçek failleri kınadım. Konuşmam yalnızca terörizmi kınayan bir konuşmaydı. Türkiye’nin hakkımdaki bütün iddiaları asılsızdır; Reyhanlı olayları bakımından masumum. Özgür yargı önüne çıkmaya hazırım.

Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.

Ali Kiyyeli

YouTube videosu

https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-militia.html

RAMİ ABDULRAHMAN’A ÖZEL MEKTUP (1 Eylül 2025) 

Konu; Ali Kiyyeli (Mihrac Ural) hakkında yapılan yalan – yanlış bilgilerle ilgilidir. 

Sayın Suriye İnsan Hakları Gözlem Evi sorumlusu Rami Abdülrahman! 

Sizleri uzun yıllardır takip ediyorum, çalışmalarınızın değerli olduğu kanaatimi  bildirmek isterim. Yaptığınız yayınlar Suriye halkı için can alıcı yanlara sahiptir. Sizi  yürekten kutluyorum. Özellikle eski rejimin yıkılması ardından sürdürdüğünüz olumlu  çalışmalar, haklı olanlara ilişkin ciddi destek oluşturuyor. Ancak konu bizatihi ben  olunca olayı yakından takip etme ve anlatma gereği duyuyorum. Sizler yorum  yapmadan, Meşhed TV’nin tamamen yanlı, tamamen kasıtlı olarak hakkımda  yürütülen anlamsız propagandasını paylaşmış bulunmaktasınız. Benim bu mektubu  yazmamın nedeni de sizin yorumsuz bile olsa yaptığınız paylaşımdır. 

Hakkımda yürütülen karalama kampanyasıyla ilgili olarak bilmenizi isteyeceğim konu  şudur; Banyas olaylarının hiçbir aşamasında olmadım, hayatımda hiçbir şekilde Banyas’a gitmedim ve hiçbir biçimde oradaki çatımalarla ilgim olmadı. Bunu sizlere  binlerce kaynaktan ispat etmem mümkündür. Benim bir karelik fotoğrafımın  gösterilemeyeceğini buradan sizlere iletirim. Kaldı ki, dolaşıma sokulan videolarda,  benim, oturduğum yerden, konuşmamı sürdürdüğüm yerden başka bir alan  gösterilemeyecektir.  

Banyas’ta vuruşan taraflar bellidir; bir tarafta Ordu güçleri ve “Difa’ el Vatani”, diğer  tarafta ise teröristler bulunuyordu. Çatışan taraflar bunlar olunca bizlerin Banyas’a  gelip müdahil olmamızın bir anlamı yoktu. Bu gerçeği ben ayrıca Banyas videomda  da açıkça dile getirdim. Sizlere o video kaydının tümünü göndereceğim. O videoda,  “devlet isterse gidebileceğimizi, bunun için bir haftalık hazırlık gerektirdiğini”  anlatıyorum. Bu kadar açık ve net olan anlatımlarım yerine kendi kirli propagandaları  için videomun belli yerlerini keserek, askeri belirleme olarak dile getirdiğim “tahrir ve  tathir” kelimelerini, mezhepsel anlamda “tathir” olarak ele aldılar. Oysa bu kavramlar  belirli yerlerin kurtarıldıktan sonra gözden geçirilmesi ve temizlenmesi anlamında  kulanıldı. Başka anlamı da yoktu. 

Benim yaptığım yorumun tarihi Banyas olayları sırasında idi. Bizler Ali Yasin adlı bir  arkadaşımızın babasının taziyesinde idik. Sabah taziyesini bitirdikten sonra ikinci bir  taziyeye gitmiştik; şehit kardeşimiz Ali Halil’in taziyesinde öğle saatlerinde bulunduk.  Yaptığım Banyas konuşması bu şehidin taziyesinde oldu. Videomu ön yargısız  sonuna kadar dikkat ederek incelerseniz, bizlerin o taziye sırasında yaptığı sıradan  bir vatan savunması konuşması olarak görebileceksiniz. Bu videoyu olayların tarafı  olan Katar çevresinden El Jezire TV alıp propaganda mekanizmasına kattı. Oradan  alanlar o malzemenin aleti olarak bizi karalamak üzere karalama kampanyasına alet  oldular. Ben bu konuyu, ileride bir gün yargılama gündeme gelir düşüncesiyle,  belgeleriyle birlikte toplayıp arşivledim. Bu arşivde, Banyas olaylarında yer aldığını  söyleyen kişilerin, Türk yazarlarından Fehim Taştekin ile yaptığı röportaj da var.  Röportajda yer alanlardan ikisi Hatim Ali ve Halim Stehte’dir. Bu kişilerle yapılan  röportajda her şey açıkça dile getiriliyor. Bu röportajlar Fehim Taştekin’in AL MONİTÖR dergisinde yer almaktadır; yazının başlığı da şudur: “Suriye’de Savaş  Baronları”. Ekte bu yazının tercümesini de vereceğim. 

Bana yöneltilen haksız, insafsız ve zalimce olan bu propagandaya sizlerin  katılmasını doğru bulmuyorum. Lütfen imzanızı çekin, size yakışan da budur. Zulme  karşı başlattığınız ve hala yiğitçe sürdürdüğünüz çabalara yakışan tutum da bu  olacaktır. Bakın, sizin de yakından tanıdığı yoldaş Fatih Camus’u, bu dürüst insanı,  ilkeleriyle tutarlı kişiyi şahit olarak gösteriyorum. Onu arayın. Fatih Camus’un benim  hakkımda yapacağı beyan ne olursa, kabulümdür. 

Bizler MUKAVEME EL SURİYYİ adlı yapıda yerimizi aldık. Bu yapı 4 yıl süresince,  almış olduğumuz karar gereği, ordunun girdiği yerlerde dış terörist saldırılara karşı  vatan savunması içerisinde yer aldı. Sorumluluğumuz saldırı değil savunmadır.  Suriye vatanına dış güçlerin ve onların kuklası olan terörist katillerin saldırılarına 

karşı vatan savunması yapmak, bu tür sızmalara karşı nöbet tutmaktır. Tüm  kadrolarımız doktor, mühendis, avukat ve değişik mesleklerden insanlardan  oluşmaktadır. Mukaveme el Suriyyi sol görüşlü bir örgüttü, tüm dinlerden, tüm milliyetlerden katılımcıları vardı. Kadınlarımız bizimle birlikteydi, doğayı ve inanç  merkezlerini korumak, eli silah tutmayan tüm insanları kollamak gibi ilkelerimiz vardı.  Ama bu ilkeleri tanımayan, bilmeyen ve ilgisi olmayanların her türden saldırısına  maruz kaldık. Bizler solcu idik ve ilkelerimize bağlıydık, bize sunulan yardımları da  red ediyorduk. Bu konuda Fatih Camus’a sorabilirsiniz, Fatih Camus’un örgütünün  gönderdiği maddi bir meblağı kabul etmediğimizi o da biliyor. 

8 Aralık 2024’ten itibaren Suriye’de iktidarı ele geçirenler, Mukaveme El Suriyyi  aleyhinde tek kelime bile etmediler. Bizim tüm eski üyelerimize “Türkmen Dağı  Tugayı” özel olarak saldırdı. Bunlar Türk istihbarat elemanları olarak Suriye’de görev  görüyorlardı. Beni ele geçirmeye çalışanlar da bunlardır. “Türkmen Dağı Tugayı”  unsurları evimi ve yüzlerce yağlı boya tablolarımı, 10 000 (on bin) kitabımı, 45 yılda  biriktirdiğimiz tüm eşyalarımızı, aklınıza gelebilecek her türden ev ve işyeri  malzememizi çaldılar, yaktılar da. Kendi dünya görüşlerine göre bu, savaş  ganimetidir, alırlar ve kimse buna ses çıkaramazdı! 

Yakaladıkları bazı kişileri Türkiye’ye götürdüler, işkenceden geçirdiler ve sonuçta  hiçbir olumsuz eyleme rastlamadıkları için gerisin geriye Suriye’ye iade ettiler.  Türkiye kaynaklı bu güçler evlerimizi ve tüm varlıklarımızı gasp edip yerle bir ettiler.  Geriye benim yakalanmam kalmıştı. İnsanlıktan nasibini almamış olan bu haydutlar  sağa sola gönderdikleri Banyas videosuyla karalama yapmaya çalışıyorlar. Bunların  Türk İstihbarat elamanları olarak Suriye’de yer almalarını şiddetle kınıyorum. Onurlu  bir Suriye Devleti’nin, böylesi teşkilatları, derhal ellerinden silahları alıp tutuklaması gerekmektedir. 

Bizler vatan savunduk. Bu vatana saldıranlara karşı dik durduk ve asla yanlış  yapmadık. Kimsenin özeline müdahil olmadık.  

Buradan Türkiye’nin beni istemesi üzerine gelebiliriz. 

Geçmişte, 1980 öncesinde Türkiye’de ben yakalandıktan sonra, 3,5 yıl cezaevinde  kaldım ve 1980 Temmuz başlarında Adana cezaevinden firar etim, kısa bir süre  sonunda anavatanım Suriye’ye girdim. Suriye’de resmi kimlik sahibi bir Suriye  vatandaşı oldum. Siyasi açıdan Liva İskenderun davasını savundum. Arkasında  kararlılıkla durduğum bu davamı nereye gittiysem aynı kararlılıkla savundum. Aradan  geçen 45 yıl boyunca Türkiye’ye yönelik fiili bir çaba içinde olmadım. Evet  yoldaşlarım gelip gittiler, sol cenahtan olanlarla Liva İskenderun’un zorla ilhak  edildiğini, halkının gerçek kanaatlerinin anavatandan yana olduğunu, Liva  İskenderun’un ilhakı zamanında yapılan seçimlerde yürütülen tüm sahtekarlıkları,  sahtekarlıkların boşa çıkartıldığını ısrarla anlattım. Ama sonuçta Fransızların  çabasıyla, Türk ordusu 2500 askerle Albay Şükrü Kanatlı Liva İskenderun’a girdi. 

Girişiyle birlikte tüm seçim sonuçlarını yok saydı, Arapları mezheplerine göre ayırdı;  Alevi, Sünni, İsmailî, Hristiyan! Türkleri de tek parça “Türk” diye sınıflandırdı. 40  kişilikli Meclisin 22 üyesi Türk, geriye kalan 18 kişiyi mezheplere göre ayırarak böldü.  Bu sahtekarlığa karşı halk ayaklandı, şehitler verdi ama dinleyen yoktu. Liva  İskenderun böylece “Hatay” olarak Türkiye’nin bir ili olarak ilhak edildi. Ben böylesi  bir anlatım dışında Türkiye’yle ilgili bir şey yapmadım. Ama onlar beni yok etmek için,  zaman aşımını doldurup işlevsiz hale gelen yargılama davalarını yeniden  canlandırmak için ellerinden geleni yaptılar, yeni yeni yargılama davaları açtılar.  Önemsemedim, 45 yıldır Demokrasi mücadelesi ve Liva İskenderun davası dışında  bir şey yapmadım. Son olarak Reyhanlı olayını ahlaksızca sırtıma yıkmaya çalıştılar. 

Reyhanlı olayı patlak verdiğinde henüz saatler geçmeden beni suçladılar. Bu tavır,  pozitif tüm bilimlere aykırıydı. Hiçbir bilgiye dayanmadan suçlama yapmak işleriydi.  Ben Reyhanlı olayını duyduğum an tepkimi ortaya koyan makaleler yazdım, bu olayı  lanetledim. Tek amacı halkı katletmek olan böylesi bir eylemi asla tasvip etmedim.  Kendi siyasal geleneğimizden yola çıkarak bu eylemi lanetledim. Benim bu tepkimi  gören Reyhanlı yerel gazetesiyle de röportaj yaptım. Bana göre, bu çirkin eylemin  tarafı olanlar; Türk istihbaratı ile İsrail el ele verip, para karşılığı satılmış insanları  kullanarak karanlık senaryolar uğruna bu olayları gerçekleştirdiler. Yargılama  dosyasında Türk istihbarat elemanlarının adları geçiyordu. Bu karanlık senaryonun  temel amacı Hatay’da Alevi – Sünni çatışması yaratarak bu alanda demografik  yapıyı değiştirme çabasıydı. Kullanılan kişiler arasında İŞİD’li olanların da yer aldığı  açıktı. Ancak devlet ısrarla benim adımı ilk başa yazdırdı. Sonraki günlerde bu  eylemi yapanların tümü yakalandı. 32 kişi bir biçimde bu eylemde yer almış. Bu 32  kişiden bir teki bile beni tanımazdı. Hiç birinin ifadesinde yerim yoktu. Savcılar,  ısrarla benim adımı ifadeye sokmak istediler ama tutuklananların hiç biri benim  hakkımda bilgi sahibi değildi, beni tanımazdı. Reyhanlı olayıyla uzak yakın hiçbir  bağım yoktu, olamazdı da. Fakat faşist Türk devleti ısrarla beni işaret edip durdu.  Gerçeği en doğru şekilde Türk istihbarat teşkilatı biliyordu, benimle ilgili hiçbir kişinin  tek kelime bile söylemediği bu davada benim yerim yoktu. Hakkımda çıkarılan  “tutuklama kararı ve ihbar edene ödül vaadine” kadar her türden zorba dayatmaları  yapan Türk devleti, her zamanki gibi yalanlarla halkı boğmak istedi. Bu videoda dile  gelen her şey yalandı ve kumpaslarla işlenmişti. Ben yargılanmaya da hazırım,  bağımsız özgür bir mahkemeye kendim gelir ifademi veririm. Erdoğan’ın iktidardan  düşeceği yıllar yakındır. Bu zalim insan, bu Allah tanımaz insan, bu görgüsüz zorba  kişi yıkıldığında geleceğim ve ifademi vereceğim.

45 yıldır anavatanımda çalışan, siyaseti yazılarıyla takip eden bir insan olarak bana  yapılanlar haksız ve infazsızcadır. Bunlara inanmak onurlu insanların işi değildir. 32  kişisi yakalanmış olan Reyhanlı davasını lanetleyen biri olarak, bu davada yerim  olmadı, olmayacak da.  

Son sözüm açıkça şudur: Banyas olayında uzak yakın hiçbir ilişiğim yoktur, bu işi  yapanları lanetledim ve kendileri açıkça yaptıkları röportajlarla bu eylemlerin faili olduklarını açıkladılar. Benim ya da benimle birlikte olanların uzak yakın hiçbir ilgisi  yoktur. Yaptığım konuşmanın, vatan sever bir insanın teröristlere karşı, terör  saldırılarını kınamaktan başka bir anlamı yoktur. 

Türkiye’de aleyhimde yapılan tüm karalamalar asılsızdır. 45 yıldır Türkiye’ye gitmedim. Herhangi bir eylemde bulunmadım. Reyhanlı eyleminden 32 kişi  yakalandı, bunların hiçbirinin polis, savcılık veya mahkeme sürecinde benimle ilgili  tek bir sözleri olmadı, olamazdı da. Ben bunları tanımam. Ben siyaseti insanlar için  yapıyorum, insan katli için değil. Reyhanlı eylemi insanlık suçudur. Bunu yapanlar  haindi, pervasızca satılmışlardı. Türk devletinin bilinçli ve kasıtlı olarak beni  suçlaması hukuki bir veriye dayanmamaktadır. Buradan ifade ediyorum ki, özgür  mahkemelerde ifademin alınmasına hazırım. Özgür bir mahkemede bu davayla ilgili  bir tek kişinin aleyhimde yer alamayacağı açıktır. 

Sözlerimi böylece bağladıktan sonra sizlere yaptığınız işlerde başarı dileklerimi  iletiyorum. 

YouTube videosu

https://www.al-monitor.com/originals/2015/08/turkey-syria-lords-of-war-car-dealer- command-militia.html

Paylaş
Önceki İçerikTÜİK Ekim ayı verilerini açıkladı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.