Gençliğin Dünyayı Saran Öfkesi: Kurtulmak Yok Tek Başına!

0
69

Yıllardır Ukrayna’yı kullanarak Rusya’yı parçalamaya çalışan savaş kışkırtıcıları kendi ülkelerinde büyük zorluklarla karşı karşıya kaldı. Avrupa’nın sokakları, emperyalist savaş kışkırtıcısı egemenlere karşı biriken bir sınıf öfkesiyle çalkalandı. Fransa ve Belçika başta olmak üzere, bu dalganın fitilini ateşleyenler; geleceksizliğe, niteliksiz eğitime och barınma krizine mahkûm edilmek istenen öğrenciler ve gençlik oluyor. Karşılarında halkın sesini duymayan, talepleri görmezden gelen ve birbirleriyle rekabetten üstün çıkmaya kilitlenmiş emperyalist güçler var. Gidiş çok önemli değişikliklere gebedir.

Hükümetlerin Tutumu ve Göstericilerin Talepleri Nelerdir?

Avrupa egemenleri, 17 Eylül’de Fransa’nın liselerinden başlayıp işçi sendikalarıyla omuz omuza yürütülen ve giderek Sarı Yeleklilerin katılımıyla tüm ülkeyi saran kitlesel gösteriler karşısında “kulak tıkama, oyalama ve devlet şiddeti” konsepti uyguluyor. Kitlelerin meşru demokratik eylemleri, bizzat polisin kışkırtıcı ve saldırgan tutumuyla sabote edilmeye çalışılıyor. Kolluk kuvvetleri, eylemleri şiddet sarmalına çekmek ve kamuoyu gözünde kriminalize etmek için kasıtlı olarak kışkırtma taktikleri uyguladı, biber gazı ve coplarla gençliğin üzerine saldırdı. Sivil giyimli polislerin dükkanları yağmaladıkları bile saptandı.

Bu baskıya burjuva basınının kötüleyici ve manipülatif tutumu eşlik ediyor. Egemenlerin medyası, öğrencilerin niyetini çarpıtarak onları “kamu malına zarar veren vandallar” veya “düzen bozucular” olarak yaftalıyor.

Fransa’daki ve çeşitli Avrupa ülkelerindeki eylemlerin arkasında Trump yönetimi ve İsrail’in kışkırtmaları olduğu da iddia ediliyor. Dışarıdan kışkırtmalar olsa bile asıl mesele içtedir. Emperyalist tekellerin hizmetindeki devletler gençliği geleceksizliğe mahkum etmiş bulunuyor. Öğrenciler, öğretmenler, işçiler ve halk kitleleri silahlanmaya ve savaşa değil eğitime, barınma ihtiyacına, ücretlere, sağlığa, ulaşıma ve sosyal harcamalara bütçe ayrılmasını istiyor.

Talepleri Karşılamanın Fransa ve Belçika’da Maliyeti Nedir?

Hükümetler halkın karşısına her çıktığında “kaynak yok, bütçe kısıtlı” yalanını söylüyor. Fransa’da eğitim yatırımlarını kesen Macron yönetimi ile Belçika’da üniversite bütçelerini tırpanlayan iktidar, bu taleplerin maliyetini kasıtlı olarak çok yüksekmiş gibi gösteriyor.

Gerçekçi bir hesapla; okul onarımlarını yapmak, öğretmen açığını kapatmak, öğrencilere insani yurtlar sağlamak ve ücretleri enflasyon oranında artırmak, bu ülkelerin gayri safi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) sadece %1 ila %2’lik küçük bir kısmına denk gelmektedir. Hükümetlerin talepleri dikkate almama sebebi paranın olmaması değil, o paranın hangi sınıfın çıkarı için saklandığıdır.

Hükümetlerin Olanakları Nedir?

Avrupalı emperyalistlerin özellikle Ukrayna savaşından bu yana zorlukları artıyor. Rusya’dan aldıkları petrolü ve doğalgazı Rusya ekonomisini çökertme iddiasıyla yüzde 30 daha pahalıya ABD’den alıyorlar. Zaten bu ülkeler Afrika’daki sömürü olanaklarını kaybediyorlar. Dünya pazarında rekabet etme güçleri hızla zayıflıyor. Gene de Fransa, Belçika, Almanya gibi devletler büyük tekellerin kârlarını vergilendirebilir, servet vergisi getirebilir ve bu kaynakları kamu hizmetlerine aktarabilir. Devletlerin bütçe olanakları halkın refahını artırmaya yeterlidir.

Buna rağmen hükümetlerin göstericileri yok saymasının temel nedeni, burjuva iktidarların tercihlerini kitlelerden yana değil, tekellerden yana kullanmasıdır. Örneğin sermayedarlar Berlin’den halkın belini büken konut sorununun çözülmesi yolundaki kamulaştırmalara bile izin vermiyorlar.

Avrupa Ülkelerinde Kaynaklar Silahlanmaya

Halkın eğitimine ve sağlığına bulunamayan milyarlar, söz konusu militarizm ve savaş sanayisi olduğunda su gibi akıtılmaktadır. Ukrayna üzerinden körüklenen gerilimle birlikte, Avrupa çılgınca bir silahlanma yarışına girdi. Örneğin Fransa askeri harcamalarını 2030 yılına kadar tam iki katına çıkararak 76.3 milyar avroya ulaştırma kararı aldı. Almanya tarihi bir dönüşümle askeri bütçesini önümüzdeki dönemde 140 milyar avroya çıkarma planını yürürlüğe koydu.
Sosyal yardımlar ve okul bütçeleri doğrudan tırpanlanarak savaş sanayisi tekellerine aktarılıyor. Hükümetlerin kulakları halka sağırdır; çünkü onlar NATO’nun ve silah baronlarının planlarına odaklanmıştır.

Sermayeye Akıtılan Kaynaklar ve Pandemi Sonrası Derinleşen Uçurum

Özellikle 2020 Korona Pandemisi sonrası süreç, sermayenin en korunaklı, halkın ise en güvencesiz bırakıldığı dönemlerden biri oldu. Pandemide halk yoksulluk sarmalına itilirken; devlet destekleri, teşvikler ve ucuz krediler doğrudan tekelci sermaye gruplarına akıtıldı. Bu durum, zenginler ile yoksullar arasındaki makası tarihte görülmemiş bir boyuta taşıdı. Avrupa genelinde derinleşen bu sömürü çarkını somut veriler de açıkça gözler önüne sermektedir; nitekim pandemi sonrasında en zengin %1’lik azınlık yeni servetlerin %80’inden fazlasını tek başına gasp ederken, lüks tüketim ve savunma sanayisi devleri rekor kârlar açıklamakta, milyonlarca emekçi och öğrenci ise aşevlerine ve barınma krizine mahkûm edilmektedir. Sanayi devleri küçülme ve işten çıkarma tehditleri savururken, askeri sanayi tekelleri borsada kâr rekorları kırıyor. Hükümetlerin kitleleri dinlememe nedeni, bu derinleşen sömürü çarkının kesintisiz dönmesini sağlama mecburiyetleridir.

Süreç Nereye Gidiyor?

Egemenlerin uzlaşmaz tutumuna, polisin kışkırtmalarına ve medyanın kötüleme kampanyalarına rağmen kitleler bugüne kadar geri adım atmadı. Eylemler Almanya’ya da yansıyor. Gençliğin dinamizmi ve işçi sınıfının direnci, Avrupa genelinde sistemsel bir meşruiyet krizini tetikliyor.

Kitlelerin itirazı sadece Avrupa merkezlerine özgü değildir. Örneğin, Hindistan’da milyonlarca işçi ve köylünün gerçekleştirdiği tarihi grevler, Arjantin’de kemer sıkma politikalarına ve eğitim kesintilerine karşı üniversitelerin işgaliyle büyüyen protestolar sömürüye karşı küresel bir direniş hattı örüyor. Bu ülkelerdeki uyanış, krizin evrenselliğini gösterirken, hükümetlerin sergilediği kibirli kulak tıkama politikasının aslında çaresiz bir burjuva refleksi olduğunu kanıtlıyor. Gençlik ve işçi sınıfı mücadele içinde öğreniyor. Ya gösteriler sendika bürokrasileriyle işbirliği içinde asker ve polis zoruyla baskılanacak ya da egemen güçler geri adım atacaktır. Hatta AB ve NATO gibi emperyalist örgütlerin sürdürülmesi bile giderek zorlaşıyor.

Gidiş Türkiye’yi Nasıl Etkiler?

Sömürünün küreselleştiği bu çağda, direniş ve bilinç de küreselleşmektedir. Avrupa’da, Hindistan’da, Arjantin’de ve dünyanın çeşitli bölgelerinde kitleleri sokağa çıkmaya zorlayan koşullar belki de en çok Türkiye’de geçerlidir. Türkiye işçi sınıfı derin bir sömürü sisteminin boyunduruğu altındadır. Yaklaşık olarak her on yılda bir büyük kitlesel eylemler yapan gençlik Türkiye’de patlamaya hazır bir volkandır. Avrupa ve Hindistan başta olmak üzere dünyanın çeşitli merkezlerindeki eylemler Türkiye işçi sınıfını ve gençliği etkilemektedir. Bizim açımızdan Türkiye’de eylemlerin ne zaman başlayacağından çok, nasıl değerlendirileceğidir. Bu da bizi örgütlü ve bilinçli mücadelenin önemine götürmektedir. Aksi halde eylemler ya egemen güçler arasındaki iktidar kavgasının inisiyatifine girer ya da iktidarın saldırısına gerekçeye dönüşür.

Türkiye’de de gençlik, işçi sınıfı ve halk öğreniyor. Örgütsüzleştirdiler. Gençliğe ve halka örgütü ve birlikte mücadeleyi öcü gösterdiler. Örgütsüzlüğün nasıl köleleşmeye yol açtığı görüldü. Gençlere neoliberal bireyciliği, bireysel kurtuluşu empoze ettiler. Şimdi savunduklarının sonuçlarıyla yüz yüze geldikçe onlar bile şaşırıyor. Neoliberalizmin önde gelen savunucularından Özgür Özel ve İmamoğlu bile şimdi “Kurtulmak yok tek başına / ya hep beraber ya da hiçbirimiz!” demek zorunda kalıyor. Devrimciler bu elverişli süreci inançlı ve aktif bir çalışmayla örgütlenmeye dönüştürme yolunda değerlendirmelidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.