Nuray Ertaş
Köy Enstitüleri ile bugünün durumunu kabaca karşılaştırmaya çalışırken; sanki bugünün koşullarını örneklendirircesine iki trajik olayı geçtiğimiz iki gün içinde yaşadık. Her gün sistemin kokuşmuşluğunun yaşattığı trajik olaylara Siverek ve K.Maraş’taki okullarda peş peşe yapılan saldırılar eklendi. Olaylar yüreklerimizi bir kez daha dağladı. Bu ve benzeri olayların azalmayacağını aksine artacağını bilmenin üzüntüsü ve çaresizliği de cabası. Ölenlerin ailelerine sabır dileğiyle…
Bugün her köşe başında bir üniversite, her gencin elinde bir akıllı telefon var, ancak sokaklarımız hiç olmadığı kadar karanlık. 1940’ların kara saban başında bekleyen, yolu izi olmayan o mahzun köylü çocuğu; bugün metropollerin devasa gölgelerinde, beton yığınları arasında sıkışmış gecekondu gençliğine dönüşmüştür. Dün köyün makûs talihi cehaletti, bugün varoşların talihi ise fiziki, sosyal ve dijital yoksulluk ve sahipsizliktir.
17 Nisan 1940’ta İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Âli Yücel’in attığı temel, sadece bir okul binası değildi. O günün Türkiye’sinde nüfusun %80’i köylerde yaşıyordu. Şehirdeki öğretmeni köye göndermek zordu, zaten yeterince öğretmen de yoktu. Enstitüler, “köyün çocuğunu alıp eğitmek ve yine köye rehber olarak göndermek” vizyonuyla kuruldu. Amaç; öğretmeni sadece alfabe öğreten bir memur değil, köyün ziraatçısı, marangozu, sanatçısı ve vicdanı yapmaktı. Yani köy enstitüleri “iş içinde iş aracılığıyla eğitim” ruhuna sahip; bugün halen araştırma konusu olan, üzerinde tartışılan özgün bir öğretim modeliydi. Kanımca günümüz koşullarına uyarlanarak hayata geçirilse bugün de büyük başarılar sağlamaya aday özgün bir öğretim modeliydi.
Enstitülerin kıymeti, teoriyi pratikle barıştırmasında yatıyordu. Haftanın yarısı Matematik, Edebiyat ve diğer pozitif bilim dersleri ise; diğer yarısı marangozluk, arıcılık gibi tarım ve teknik konulardan oluşuyordu. En önemlisi; her öğrenci bir enstrüman çalmak, her yıl en az 25 dünya klasiği okumak zorundaydı. Bu, köylüyü ucuz iş gücü gören zihniyete karşı, onu aydın bir özne kılan bir insanlık onuru hamlesiydi. Bu okullara gelen yarı aç yarı tok, yalınayak çocuklar sadece alfabe öğrenmediler; yattıkları ranzayı, ders çalıştıkları masayı, barındıkları binayı, kullandığı elektriğin santralini bile kendi elleriyle yaptılar. Bu, bir çocuğa verilebilecek en büyük eğitim, en büyük özgüvendi. Kırsalın bağrında, ayağında çarığıyla gelen bir çocuğun Mozart dinlemesi, keman çalması ve yılda 25 dünya klasiği okuması… Bu, tabii ki sadece bir eğitim programı değil, aynı zamanda bir insanı temelden dönüştürme hamlesiydi. Köylüyü ucuz iş gücü değil, aydın bir birey olarak gören bir vizyonun pratiğe yansımasıydı.
Bugün eğitim sistemimizin büyük sorunlarından birisi teoriyi bilip vidayı sıkamayan mühendisler örneğindeki gibi hayattan kopuk ezberci bireyler yetiştirmesidir. Oysa enstitülerde sabah matematik dersinde hesaplanan alan, öğleden sonra tarlada ekilecek dönümdü. Enstitüler bilginin ete kemiğe büründüğü bir sistemdi. Bu yönüyle ekonomik kalkınma için oldukça hayati bir modeldi. Hele ki cumartesi günleri yapılan Eleştiri Saatleri. Daha Avrupa’da diktatörlüklerin kol gezdiği yıllarda, Anadolu’nun bir köyünde 15 yaşındaki bir çocuk, okul müdürünü tüm okulun önünde eleştirebiliyordu. Bu, gerçek bir demokrasi eğitimiydi. Bu, kürsünün ifade özgürlüğü ve özgüven için ne kadar büyük bir “laboratuvar” olduğunu gösteren özgün bir deneyimdi. Enstitü mezunu öğretmen sadece çocuk okutmazdı; köyün sıhhiyecisiydi, ziraatçısıydı, hukuk danışmanıydı. Köye gittiğinde sadece bir memur değil, köyün beyni idi.
Kabul edilmelidir ki kurulduğu günün koşullarında toplumsal yapıyı derinden sarsan radikal ve devrimci bir eğitim modeliydi. Bu nedenle tepki çekmesi zor olmadı. Köyün aydınlanmasından korkanlar, köylünün efendi olmasını değil, el pençe divan duran maraba kalmasını isteyenler bu ışığı söndürdü. Köylünün bilinçlenmesinin, yerel toprak ağalarının ve nüfuz sahiplerinin otoritesini sarsacağı endişesi komünizm ve fuhuş propagandasını besleyen önemli bir unsur oldu. Siyasi baskılar sonucu enstitüler 1954’te tamamen kapatıldı. Kısa ömrüne rağmen 17.300 öğretmen ve binlerce sağlık memuru yetiştiren bu kurumlar; hem köy hayatının ve üretimin çehresini değiştirmiş hem de bilim ve sanat hayatına sayısız isim katmıştır. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Mehmet Başaran, Adnan Binyazar, Dursun Akçam gibi yazarlarla “Köy Edebiyatı” akımı doğmuş, Anadolu kırsalında modern tarımın ve kültürel canlanmanın ilk tohumları atılmıştır.
Bugün her mahallede bir üniversitemiz, her evde en az bir hatta birden fazla diplomamız var ama halen üretim ve nitelik sancısı çekiyoruz. Çünkü eğitimi toplumdan ve bilimden koparıp; hem işsizlik rakamlarını gizleyen, hem iktidarın militanını yetiştirmeyi hedefleyen, hem de kapitalizme bedava işgücü ve tarikatlara gelir sağlayan bir araca dönüştürdük. Dünün köylü çocuğu da sömürülüyordu, bugünün çocuğuda sömürülüyor. Şu farkla ki; dünün çocuğunun önünde zinciri kıracak bir eğitim modeli ortaya konabilmişti, bugün ise bu olanak tamamen elinden alınmıştır. Bugünün genci ya sokaklarda pusuya düşürülüyor, ya sanayide ağır iş yükü altında hem de asgari ücretin 1/3 fiyatına eziliyor. Eğitim olanağına kavuşabilen şanslı azınlık ise tarikatların kucağına itiliyor. Okumanın neredeyse yasaklandığı mevcut eğitim sistemimizde ağırlıklı sosyalleşme aracı olarak elde tiktok, instagram gibi sosyal medya araçları kalıyor. Yani eğitimi üretimle buluşturamadığımız, kültürü bilim ve teknoloji ile mayalayamadığımız o boşluğu bugün sosyal medya ve televizyon programlarının yozlaştırıcı sığlığı, uyuşturucu baronları ve mafya bozuntuları dolduruyor. Ne yazık ki bu sadece bir yüzeysel bir bozulma değil, sarsıcı hatta yıkıcı bir toplumsal gerçek olarak karşımızda duruyor.
Bugün Türkiye’de madde bağımlılığı yaşının resmi ağızlarca 12-13’lere, fiiliyatta ise ilkokul sıralarına kadar düşmesi ve her üç gencimizden birinin ne eğitimde ne de istihdamda olmaması tesadüf değildir. Köy Enstitüleri 13 yaşındaki çocuğun eline mandolin ve dünya klasiği vererek ona bir haysiyet kazandırırken; biz bugün aynı yaştaki çocuğu sokak köşelerindeki zehir tacirlerinin ve kısa yoldan güç vaat eden mafya karanlığının kucağına itiyoruz. Kitabın girmediği mahalleye/eve uyuşturucu, üretimin olmadığı sokağa mafya, aydınlanmanın uğramadığı zihne yozlaşma yerleşiyor. Kendi gıdasını üretemeyen, kendi yazılımını kodlayamayan, kendi sanatını üretemeyen gençlik, akşam haberlerinin “gecekonduda torbacı dehşeti”, “çocuk çeteler dehşet saçtı”,… başlıklarına meze olmaktan kurtulamıyor. Bugün dünya yapay zekayı, yazılımı, biyoteknolojiyi konuşuyor. Biz ise eğitim sistemimizin dayatmalarıyla ölü kefenlemeyi, mezar başında okunacak duaları vs konuşuyoruz…
İhtiyacımız olan şey sadece teknoloji değil tabii; İhtiyacımız olan şey, Köy Enstitülerinin o meşhur ‘iş içinde eğitim’ ruhudur. Bozkırı yeşerten o ruhu içinde bulunduğumuz çağın kodlarına taşıyamazsak, diplomalarımız sadece duvarda asılı birer kağıt parçası olarak kalmaya, gençlerimizin “şanslı” olanları 3 harfli marketlerin tezgahtarı veya MESEM’lerin bedava çırağı olmaya mahkûmdur.
Bugünün hayatta kalmaktan tutun toplumsal dönüşüm becerilerini geliştirmeye kadar her alanda üretime yönelmek, üretimle beraber de dijital çağı yakalamak artık zorunluluktur. Kısaca “neden üretime dönmek ve dijital çağı yakalamak zorundayız” sorusuna da yanıt verip bitirelim. Dün kara sabanın karşısında modern tarımı savunmak neyse, bugün de hem tarım ve sanayi, hem de dijital üretimi savunmak odur. Üretimin önemini biliyoruz zaten. Kültürel kodlarımızı dijitale taşıyamadığımız her saniye, gençlerimizi küresel bir yozlaşmanın pasif tüketicisi haline getiriyoruz. Sosyal medyadaki o sahte şatafatlı hayatlar ile gecekondunun acımasız gerçeği arasındaki uçurum, genci bir kimlik bunalımına sürüklüyor. Eğer dijital dünyayı kendi kültürümüzle mayalayamazsak, onları doğru hedeflere yöneltemezsek algoritmaların sunduğu zehirli illüzyonun içinde kaybolmaya mahkûm olmalarını engelleyemeyeceğiz.
1940’larda bağımsızlık, kendi buğdayını üretmekten geçiyordu. Bugün ise bağımsızlık, kendi verini işlemekten ve kendi yazılımını üretmekten geçiyor. 1940’larda bir traktör köyün kaderini değiştiriyordu; bugün bir yapay zeka algoritması bir ülkenin kaderini değiştiriyor. Yani dijital çağı yakalamak zorundayız; çünkü verisini başkasına teslim eden bir ülke, tarlasını başkasına sürdüren bir çiftçi kadar dışa bağımlıdır. Köy Enstitüleri kendi okulunu yapan çocuk yetiştiriyordu; bugün ise kendi teknolojisini kodlayan çocuk yetiştirmek ekonomik bağımsızlık meselesidir. Siyasi bağımsızlığın ve onu tabana yaymanın en dinamik gücü ise sanayi dişlilerinin arasına ve mafyanın kucağına itilen varoşların çaresizleştirilen gençliğidir.
Köy Enstitüleri; ekonominin kültürle, emeğin bilimle can bulduğu bir memleket senfonisiydi. Bu senfoninin notaları hâlâ elimizde, sadece yeniden çalmaya cesaret etmemiz gerekiyor. Köy Enstitüleri bir nostalji değil, sokaktaki sisi, pusu dağıtacak bir kıvılcımdır. Gecekondu gençliğini uyuşturucunun, mafyanın ve dijital yozlaşmanın insafına terk edemeyiz. Ekonomiyle kültürü, teknolojiyle liyakati barıştıran bir “Modern Enstitü” seferberliği başlatmak zorundayız. Zihni dünya klasikleriyle yıkanmamış bir elin kullandığı klavye bereketsiz, toprağı ve üretimi bilmeyen bir aklın okuduğu kitap ise köksüzdür. Bozkırın yarım kalan o büyük şarkısını bugün üretimle, yapay zekayla, yazılımla ve bilimle yeniden bestelemeliyiz. Çünkü gençliğini kaybeden bir toplum, geleceğini çoktan satmıştır.
























