Nabi Kımran: Güle güle Haldun…

0
394

“Haldun öldü. Fakat oturduğunuz binanın yapı ustası da ölmüş olabilir, okuduğunuz kitabın müellifi de; ki çoğunlukla ölmüş yazarların kitaplarını okuyoruz, yani onlar her an hayatlarımızın içindeler. Haldun ardında koca bir hayat, bir birikim bıraktı. Binamızı inşa eden ölmüş ustanın kim olduğunu bilmesek de biz onun inşa ettiği yapıda oturuyoruz hala; yani o kim olduğu bilinmese, kimse tarafından hatırlanmasa da eseriyle, hayata kattıklarıyla yaşıyor. Haldun da, onu kimse anmasa, hatırlamasa da yaşayacak”

“Haldun’u bu sabah 04’te kaybettik…”
Bu kısa mesajla ulaştı Haldun’un haberi. 
Çınlayan bir boşluk… sessizlik… genizde kamaşma… 
Neden bazı ölümler daha çok dokunur insana?..

2001’de hapishaneden çıktıktan sonra üniversite yıllarından arkadaşım Hürriyet’in (Yazgan) eşi olarak tanıdım Haldun’u. Kısa bir iki görüşmenin arasına yedi yıl girdi. 2008–2011 arası ise yoğun paylaşımlarla geçti. “Örgütsüz yeraltı” dönemimizin dayanakları arasındaydı Hürriyet ve Haldun. Komşuyduk. Evimizi bilen, gelip giden az sayıdaki arkadaş arasındaydılar, “kötü gün dostuydular”. Haldun ile uzun yılları paylaşan, O’nu çok daha iyi anlatabilecek arkadaşlar vardır, Haldun’u onlardan dinlemek hepimizin haklı beklentisidir. Ben sözünü ettiğim aralıkta tanıdığım Haldun’u anlatmaya çalışacağım.

Ermeni bir baba ve Rum bir annenin tek evladı Haldun. 1968’de başlıyor devrim yolculuğu. 1974’ten itibaren TSİP- TKP-B çizgisinde bir süre yol aldıktan sonra TKKKÖ (Kurtuluş)’a katılıyor. (Ayrıntılara vakıf değilim, eksiğim varsa bilenler düzeltmelidir.) Tek cümleyle özetlemek gerekirse, 1974-80 arasında -dönemin gereği olarak- “emanetsiz” dolaşmayanlar arasındadır Haldun. 1980, malum. Dağılma, gerileme, yenilgi yılları. Yenilginin üstesinden gelememenin kaçınılmaz sonuçlarından biri Avrupa’ya yoğun mülteci akını. Bu akının tam gaz sürdüğü günlerde Haldun tersine göçle meşgul. Her şeyi sarakaya alan o muzip üslubuyla kendi ağzından dinledim İpsala gümrüğünden bir fotokopi makinesi ile -iş adamı kılığında- Türkiye’ye girişini. Sonrası da bu minval üzre sürüyor. 1985’te Türkiye’nin en büyük siyasi kamulaştırmalarından biri olan Elmadağ Ziraat Bankası’nı(?) soyan ekibin içindedir Haldun. Müthiş bir istihbarat, sabır, planlama, serinkanlılık, dakiklik. Ve 1985 gibi Cuntanın zafer sarhoşluğu yaşadığı bir eşikte diktatörlüğe müthiş bir tokat! (Yine aynı yıl TKİH’ten Adil Can liderliğindeki ekibin gerçekleştirdiği soygun eylemi de aynı niteliktedir. Ve muhtemelen atladığımız, unuttuğumuz, farkında olmadığımız şu veya bu örgüt saflarındaki devrimcilerin gerçekleştirdiği nice eylem vardır. “Yenilgi” genellemesi, yenilgi kuşatmasını yarmanın dayanakları arasında olan bu örneklerin üzerinden atlarsa inkarcılık batağına saplanmaktan kurtulamaz, not edip geçelim.) Ardından yakalanmaları. Kurtuluş’un efsanevi soygun ekibinden Azmi Pat’ın hapishanede intiharı. Ve Haldun’un hapishanedeyken örgütüyle yollarını ayırması. 

Haldun’un 1980 sonrası faaliyetini yerli yerine oturtabilmek için iki hususun altı çizilebilir: Birincisi, 12 Mart ve 12 Eylül’de devrimci hareketin iki kez tırpanlanmasını fiilen yaşadıktan sonra öyle pek kolay iş değildir Cuntanın gemi azıya aldığı 1985 gibi bir tarihte İstanbul’un göbeğinde banka soymak! Haldun’un örgütü Kurtuluş dahil pek çok örgüt için -hepsi için değil elbette- kırılma noktası olan 12 Eylül’ün ardından bu türden işler “kuğunun son çığlığı” oldu; Haldun o çığlığı atanlar arasındaydı. 

İkincisi ise bir devrimci değerler dersidir. Kendi ağzından dinledim soygunun bazı ayrıntılarını. Günlerce izliyorlar bankayı. Her gün bir simitçi geliyor banka önüne, çatışma çıkması durumunda zarar görmesi kuvvetle muhtemel. Soygun günü orada olmaması lazım. Simitçiyi evine kadar izliyorlar. Soygun gününün gecesi simit arabasının lastiklerini kesiyorlar ki simitçi soygun anında orada olamasın, olamıyor da zaten. “Devrimci şiddetin” hangi değerlerden beslendiğini düşünmek için yeterli değil midir bu örnek? (Benzer bir örneği Hayri Argav’ın “O Şafağın Atlıları” kitabında Direniş Hareketi kadrolarını anlatan bölümde okudum. Bilindiği gibi Direniş Hareketi 1980 öncesinde Ordu saflarında örgütlenmeyi başarmıştı. Tuzla taraflarında faşistlere dönük bir bombalama eylemi kararı aldıklarında bir ayrıntının farkına varırlar: Devrimci saflarda olmayan bir subay arkadaşlarının eşi sekiz aylık hamiledir ve evinin çok yakınındaki patlamanın şiddeti kadının düşük yapmasına yol açabilir. O akşam arkadaşları ve eşini dışarda yemeğe davet ederler ve patlama da onlar yemekteyken gerçekleşir. Devrimci hareketimizin olumlu birikimi, incelikleri, haysiyetinin böylesi örnekler üzerinde yükseldiğini hatırlatarak noktalayalım bu bahsi.)

Hapishane yıllarında Hürriyet ile tanışır Haldun ve son nefeslerine kadar sürecek hayat arkadaşlıkları başlar.

Haldun ve Hürriyet. Kimdir bu insanlar?

Hiç kimse acılar(ın)dan ibaret değildir ve her ikisi de acılarının altında ezilmediler, yankılarında alaycı, acı tonlar eksik olmasa da kahkahalarını yitirmediler. Tüm yönleriyle anlatamayız onları ama “canım yurdumuzda” hangi acıların çemberinden geçerek geldiklerini ve buna rağmen hiçbir zaman sırt dönmeyecek kadar bağlandıklarını memlekete, atlayamayız. 

Hürriyet’in abisi Erdoğan Yazgan, Direniş Hareketinden üç yoldaşıyla birlikte Cunta yıllarında idam edildi. DS savaşçısı kız kardeşi Hatice’nin eşi Ankara’da bir çatışmada katledildi polis tarafından. Hatice, 2000 ölüm oruçları direnişçisi, devamında politik sürgün.

Haldun’a gelince. 1915 Ermeni soykırımında Siirtli aile-aşiretinin dünyanın dört bir yanına dağıldığını laf arasında anlatıp geçti. “Kafle” yıllarında Ermenistan’a ulaşan bir topluluğun hikayesini anlatan bir metnin çevirisiyle uğraşıyordu bir dönem, “sana bir bilmece” diyerek bir bölüm okudu. Aklımda kaldığı kadarıyla aktarıyorum: “…Van dolaylarından şu kadar kişi olarak yola çıkan kafile, Ermenistan’a 500 erkek olarak vardı” “Sence neden?” diye sordu. Ve burada aktaramayacağım kan dondurucu bir yorum yaptı. Dönemin kahredici gerçekliği içinde mümkün olabilecek şeylerle böylesi yüzleşmeler bizi altüst ederken, Haldun, karakterinin acımasız alaycılığıyla “gerçek budur” demekten bir an olsun imtina etmedi; sadece bu konuda değil, devrimci hareketin gerçekliği de dahil her konuda!

İstanbullu Rum olan anne tarafına gelince. Neyi anlatalım? Varlık Vergisi (40’lar), 6-7 Eylül pogromu (50’ler), Kıbrıs olaylarının ardından Rumlara hayat hakkı tanımayan ırkçılık (1964 ve 1974) ve nihayet bugün 2 bine düşen Rum nüfusu? Bu tarihsel seyir Haldun’un anne tarafının, dolaysıyla Haldun’un hikayesinin seyri hakkında ayrıca bir şeyler söylemeyi gerektiriyor mu?

Eğer varsa mucize nedir, biliyor musunuz? Haldun’un, Garbis Altınoğlu’nun, Hrant Dink’in kimlikler ve milliyetçilikler çağında ulusal varlıklarını imha etmeye ant içmiş (“devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olan” ) bir memlekete küsmemeleri, hayatlarını, kaderlerini onunla birleştirmeleri, akılarının ve ruhlarının cevherini o ülkenin kurtuluşuna adamalarıdır. Devrimci hareketin gündemine artık pek girmeyen yurtseverlik gibi kavramlara atıfta bulunulacaksa eğer, örneğin yukarıdaki üç isim Türkiye’nin gerçek yurtseverleridir. Ne kurt işareti yapan ırkçı faşistler, vatan-millet-Sakarya-cukkacılar ne Rabia işareti yaparak halkın iliğini kemiğini kurutan din istismarcısı “mukaddesatçı” faşistler anlayabilirler Haldunların hayatlarına yön veren motivasyon ve değerleri: Çünkü “milli ve yerli” yurtseverlik demagojilerini sömürü, soygun ve zorbalığın, mafyacılığın paravanı, gerçekliklerini görünmez kılan sis bombası olarak işlevlendirirler. Soru şudur: Haldunlar hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, aksine oldukça çileli bir hayatı yakınmadan omuzlayarak ne yaptılar bu ülkede? Vatan hainliği mi, yurtseverlik mi? Hangi kavram kimin payına düşer? Kuşkusuz verili bir konjonktürün “kavramlarıyla” ve “dikine” bir tanım için söylüyorum bunları. Yoksa umurunda olmazdı Haldun’un yurtseverlik gibi kavramlar. O neyse oydu. Öncelikle zorbalığa, ırkçılığa, faşizme düşman ve herkesin eşit, özgür yaşayabileceği sömürüsüz bir dünya idi derdi tasası, bunun ötesindeki tantanalı kavramlara pek de metelik vermezdi. 

Bir ara “ev isminden” söz etmişti, bir isim de söyledi, aklımda kalmadı. Ölümünün ardından yapılan bir paylaşımda öğreniyorum gerçek ismini ya da “ev ismini”: Harutyun Karyolacıyan. Namı diğer Haldun Karyol, Gavur abimiz, kendi sözleriyle, “fılle derler bize”, namı diğer dünyayı iplemeyen bir kahkaha… İlla ki o biraz sarkastik kahkaha… Anita, oğluna Türkçe ismin yanı sıra Ermenice bir isim de verdiğinde, “deli misin kızım sen, çocuğun başını derde sokacaksın, hangi ülkede yaşadığının farkında mısın” derken savurduğu kahkaha da, çok sevdiği kadim arkadaşının mahkeme savunmasını dinlerken “deli bu adam” diyerek savurduğu kahkaha da aynı tınıları taşır: Verili “gerçekliği” hatırlatırken, verili olana meydan okuyan cüretkarlığa beslediği sempatinin nişanesidir “deli misin” nitelemesine eşlik eden sarkastik kahkaha: Haldun’un karakterini çarpıcı biçimde yansıtan enstantanelerdir bunlar.

Sizi “ev ismi” kullanmak zorunda bırakan bir ülkede yaşamak ve o ülkenin işçisinin, emekçisinin, ezileninin derdini dert edinmek ne demektir, Haldun’u uğurlarken bir kez daha düşünmeliyiz üzerinde. Sıradan bakışlara “absürt” görünen bir durumu/varoluşu metanetle göğüslemenin yoluydu belki de Haldun’un acımasız gerçekçiliği, hınzır zekasından beslenen sarkastik kahkahaları…

Haldun ve Hürriyet’in hayatları, Türkiye’nin yüz küsur yıllık siyasi tarihinin özetidir bir bakıma: 1915’ten beri Hıristiyan toplulukların yaşadıkları ve son 50-60 yılda devrimci hareketin faşist rejimle mücadele tecrübesinin esaslı çizgileri yankılanır onların hayatlarında. 

Hapishanede karşıladığı 1990’ların başlarında örgütünden ayrılır Haldun, fakat devrim ve sosyalizm davasından asla. O noktadan sonra temel bir mesele üzerinde yoğunlaşmaya karar verir: Tarihsel derinliği gözeterek memleket ve dünya gerçekliğini kavramak. Kuşkusuz bu pozitif hedefin karşı kutbunda ayrım gözetmeksizin devrimci hareketin bu bahisteki -ona göre çocukça- hamlıkları, cehaleti, yetersizlikleri duruyordu. Her zamanki üslubuyla bu hamlıkları alaya alırken; o hamlık zaviyesinden hareket edenler onu “örgüt düşmanı” vs. görebilirlerdi. Gülüp geçerdi böyle ithamlara, yaptığı çalışmanın tam da o hamlıkları aşarak devrimciliği güçlendireceği bilinci eşlik ediyordu çünkü çalışma motivasyonuna; sadece bunu dillendirmez, güler geçerdi. 

Rumca, Ermenice, Türkçe, biraz Kürtçe, iyi derecede Fransızca ve orta derecede İngilizce biliyordu Haldun. Doğma büyüme İstanbulluydu. Tanıdığım en zeki insanlardan biriydi. Zekâsı, bütün cüruflarından arınmış kısa, yalın, özlü (ve bazen insanı sinir eden) tespitlerinde ve her şeyi sarakaya sarıyormuş izlenimi yaratan kahkahalarında yansırdı. 1990’ların başında hapishanede başlayan tarih üzerine çalışması 2011 Eylül’ünde ayrıldığımız güne kadar sürmüştü. Hepsini okumadım, bazı bölümlerine göz attım beş bin sayfayı bulan bu çalışmaya. Fikir versin diye aktarıyorum, Türklerin bozkır-göçebe-savaşçı özelliklerinin Türk ulusal kimliği üzerindeki izdüşümlerinden tutun, Çanakkale Savaşı’nın hangi cephesinde hangi gün ne olduya kadar uzanabilen kapsam ve ayrıntıda, TV ekranlarını işgal eden akademisyen, “askeri uzman” bozuntularını paçavraya çevirecek kapsamdaydı Haldun’un birikimi. Tarihin ironisi diyelim, Türklerin tarihini onların bilginlerinin ezici çoğunluğundan daha iyi bilen Türkiyeli bir Ermeni-Rum idi “sokak ismiyle” Haldun Karyol. (Çalışmanın bir kısmı hatırladığım kadarıyla Yunanistan’da bir üniversitede tez olarak kabul edildi. Buradaki önemli ayrıntı şudur: Bir Yunan Üniversitesinde öğretim görevlisi olan dayısından habersiz, onun titrinden yararlanmadan üniversiteye sunulmuştur ilgili çalışma.) Bana göre bitmişti ve yayına hazırlanmalıydı bu çalışma, fakat Haldun bir türlü noktalayamadı. Onun mükemmeliyetçiliğini, didiklemelerini, bir bakıma oyalanmalarını görünce derinden hissettim ki bu çalışmayı bitirmek istemiyordu Haldun… Hayata tutunduğu önemli zincirlerden biriydi bu çalışma ve bitirirse… Bunu kendisine söyleyemedim ama Mekansız’da (Roman- Kalkedon yay.) onlara ayrılan bölümde yazdım. Mekansız yayımlandıktan sonra telefonla görüştük ikisiyle de, “az deli göstermişsin bizi” dediler; “haklısınız, sizi bir daha yazarsam az değil tam deli göstereceğim” dediğimde, kahkahaları çınlamaya başladı kulaklarımda, şu anda da çınlıyor… Evet Mekansız’da sağlıklarında anlattım onları: Kedilerini, evlerine sığınan kaçakları, dünyaya “boş vermişliklerinin” ardındaki   ince duyarlılıkları, başkalarına saçma gelen onlar için gayet anlamlı dayanışma pratiklerini, parasızlığı aşmak için takla atmamalarını (Haldun’un birikiminin yanına yaklaşamayan nicelerinin “birikimlerini” pazarlayarak şöhret ve servet yaptığını gördük ahir ömrümüzde), onların anlam dünyalarını…

Genel geçer ölçülerle ele alınamayacak bir adamdı Haldun; yani her terazi tartamazdı onu. Belki de onu o yapan özelliklerden biri o genel geçer “ölçeklere” metelik vermeyen -rol keserek değil, hakikatten iplemeyen- zekası ve alaycılığıydı. 

Hapishanede Kurtuluştan ayrıldıktan sonra PKK koğuşunda kalıyor bir süre. Genç bir koğuş arkadaşı Haldun’dan etkileniyor ve onun örgütsüzlüğünü içine sindiremiyor, bizimkini örgütlemeye karar veriyor. Haldun, delikanlının çabalarını bir süre savuşturduktan sonra, bakıyor üstesinden gelinecek gibi değil, “Sünnetsizim ben heval, gavurum size yaramam” diyor, her zamanki üslubuyla. Delikanlı ertesi gün heyecanla koşup geliyor, “heval, sünnet önemli değilmiş, önemli olan sedakat sedakat” deyince Haldun cevabı yapıştırıyor: “Hah, işte o da ben de yok”! (Haldun’dan dinlediğim gibi, “sedakat” dahil, aktarıyorum.) 

Güzel adamdı Haldun. Aykırı, genel geçer olanın, hamasetin, kasıntının uzağında. Zeki, özgüvenli ve nicelerinin biçime-hamasete hapsettiği, onunsa bunları alaya alarak meselenin esasından vazgeçmediği inadın ve ısrarın adamı. İspatı mı? Yeteneklerini satmadı, paraya şöhrete tahvil etmedi. Buna karşın kafasına taktığı konuyu ömür boyu gösterişsizce takip etti. Gürültüsüz ve derin akan bir ırmağın bereketini bırakmaya çalıştı ardında, biçimcilerin lanetlemelerine, taşlamalarına aldırmadan, ama hakikatten aldırmadan, bunları sinek vızıltısı kadar umursamadan. 

Yaşam ve ölüm üzerine -ölmeyip sağ kaldıysa- hayatının çeşitli dönemlerinde düşünmeyen devrimci yoktur herhalde.

Haldun öldü. Bir esintinin denizin dalgalarını, ormanda salınan ağaçları bir anlığına ürpertip geçmesi gibi bir şey ömür… Haldun’u anacak bir biyolojik ailesi kalmadı memlekette. Uzun yıllardır örgütü yok. Yoksuldu. Şöhretsizdi. (Elbette Gülizar, Ahmet ve bilmediğim nice arkadaş hep yanında oldular Haldun’un. Mahir, Hürü’den sonra onu hayata bağladı. Fatoş, Hatice hayatının bir yerindeydi, nice dostları, arkadaşları vardı;  hayat “biçimsel” kurumsallıklardan ibaret değildir her zaman.) Peki ne kaldı Haldun’dan geriye ve ondan kalanı kim sahiplenecek? Haldun kimlerin hatıralarında, nasıl yaşayacak? Onun ve onların birikimi Türkiye devrimciliği için ne anlam ifade edecek? Kim on(lar)dan ne öğrenecek? Öğrenilen, uğruna dövüşülen ve yarın inşa edilecek açısından nasıl kıymetlendirilecek? Sadece bu soruların dahi “örgütlü müydü-örgütsüz müydü” meselelerini aşan kapsam ve derinlikte olduğu açık değil mi? Haldun bu dünyada bir anlamı, bir değeri temsil ederek yaşadı, temsil ettiklerini kattı hayata. Onu değersizleştiren kendini değersizleştirir. Onun örgütü doğru bildikleri, inancı, öfkesi, insana, dünyaya, hayata dair özlemleriydi; bir insan hayatını bu anlamlı izlekler ekseninde örgütleyebilir, Haldun’un örgütünden ayrıldığı yıllarda yaptığı gibi. Ötesi? Elbette gerekli. Ve Haldun’un da durduğu ya da durmak zorunda kaldığı yerle yetindiği, bundan hoşnut olduğu anlamına gelmiyor Haldun hakkında anlattıklarımız. O, kendine dair bu türden sorgulamalardan uzak yaşamadı. İş o ki, Haldunları kolayından yargılayanlar örgüt-öncülük denilen mefhumun hakkını ne kadar verebildiklerine dair adil ve en az Haldun kadar acımasızca kendilerini yargılayabilsinler. Bu samimiyet, memleketin tüm devrimci birikimini kıymetlendirebilen bir yürek ve ufuk genişliği, belki de çok arzu edilip bir türlü ulaşılamayan fiziki heybeti inşa etmenin de ilk adımı olacaktır: Haldunların geçtiği yollardan geçen niceleri, emin olunsun ki o zaman iddialarının hakkını lafta değil pratikte veren böylesi bir yapının çaycısı olmayı bile seve seve sırtlanacaklardır. Kolay iştir Haldunları yargılamak; iş o ki Haldun’un ve memleket gerçekliğinin (ve “afra tafralarım hayatın gidişatını ne ölçüde değiştirebildi şunca yıldır” yüzleşmelerinin) aynasından kendilerine bakabilsinler “öncülerimiz”; bakabilsinler ki memleket de onları seve seve izlesin. 

Haldun öldü. Fakat oturduğunuz binanın yapı ustası da ölmüş olabilir, okuduğunuz kitabın müellifi de; ki çoğunlukla ölmüş yazarların kitaplarını okuyoruz, yani onlar her an hayatlarımızın içindeler. Haldun ardında koca bir hayat, bir birikim bıraktı. Binamızı inşa eden ölmüş ustanın kim olduğunu bilmesek de biz onun inşa ettiği yapıda oturuyoruz hala; yani o kim olduğu bilinmese, kimse tarafından hatırlanmasa da eseriyle, hayata kattıklarıyla yaşıyor. Haldun da, onu kimse anmasa, hatırlamasa da yaşayacak. Zaten formel ölçülerle -aile, örgüt, ulus, din, mezhep vs.- onu anacak kimse kalmadı ardında. Soru gelip devrimci ve sosyalist hareketimizin “formel ölçülerin” hareketi olup olmadığında düğümleniyor!..

Cenazesi 11 Temmuz 2024’te, saat 14.00’te İstanbul-Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda uğurlanacak.

Devrimci ve sosyalist hareketimizi, Haldun’un hayatını anlamlı bulan herkesi uğurlanmasına güçlü bir şekilde katılmaya davet ediyorum. Haldun’a sahip çıkın, anın, anlayın, yaşatın; yaşatın ki yaşayasınız.

Haldun’u çok seven ve uğurlamasına katılamayacaklar arasındayım. 

Bizim için de bir avuç toprak atın, bir karanfil bırakın yoldaşımızın baş ucuna.

9 Temmuz 2024 (Bu yazı ilk defa sendika.org’da yayınlanmıştır.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.