(SÖYLEŞİ) Mücadele Birliği Platformu: “Türkiye ve Kürdistan’da anti-emperyalist güçlerin güç ve eylem birliği önemlidir ve bu “birlik” sağlanmalıdır”

0
16

ODAK Dergisi, ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmeleri Türkiye ve dünya devrimci hareketi açısından anlamaya çalışıyor. Değişik konu başlıklarından oluşan söyleşilerimizde, sosyalist örgütlerden ve kişilerden aldığımız görüşler ile ortak bir eleştirel düşünceye varmayı umuyoruz. ABD ve Batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi’nin saldırı ve savaşlarının dünyayı, özellikle de bölgemizi kan gölüne çevirdiği bu süreçte bu kez konumuz “emperyalizm ve NATO”. Emperyalist güçler bir yandan fiili saldırganlıklarına hız kesmeksizin devam ederken öbür yandan da ülkemizde ve dünyadaki ilerici, sol güçleri etki altına almaya, onları manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu insanlık düşmanı güçlerin birliği olan NATO, 2004 yılında ülkemizde yaptığı toplantının ardından bu kez de 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanıyor. Bu süreçte anti-emperyalist güçlerin birliği önem kazanıyor. Sosyalist ve ilerici güçlere ilettiğimiz sorularımızı onlardan gelen cevapların sırasına göre yayınlıyoruz.

Sorularımız şunlardı:

  1. NATO Dünya ve Türkiye açısından bugün ne anlam ifade ediyor?
  2. Sosyalist solda ve toplumda ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı mevcut duyarlılığı nasıl görüyorsunuz?
  3. Coğrafyamızda emperyalizmin tezgahladığı Arap Baharı adı verilen büyük karşı-devrimler sürecinde Türkiye solunun ve demokratik muhalefet güçlerinin NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı zayıflamış olan tutumunu nasıl açıklayabilirsiniz? 
  4. Türkiye solunun 1960’lı yıllardaki anti-emperyalist yükselişten bu yana ABD emperyalizmine ve NATO’ya  karşı duyarlılığı ve birlikte mücadelesi nasıl değişti?
  5. Sosyalist solda ve toplumda anti-emperyalist duyarlılığı ve birlikte mücadeleyi geliştirebilmek için düşünceleriniz nelerdir? Bu birliğin sağlanması için siz neler yapıyorsunuz?

Aşağıda, Mücadele Birliği Platformu’nun cevaplarını iletiyoruz. İyi okumalar dileriz…

Merhaba,

Sorularınıza sırasıyla yanıt vermeye çalışalım.

1- NATO, bildiğiniz gibi, SSCB’nin faşizme ve emperyalizme karşı ezici bir zafer kazandığı 2. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra 1949’da başını ABD’nin çektiği emperyalist devletler tarafından kuruldu. 

Kuruluş tarihi bile onun amaç ve hedefleri hakkında bize bir fikir vermeye yeter. NATO, faşizme ve emperyalizme karşı kesin ve ezici bir zafer kazanan SSCB şahsında sosyalizme, dünya işçi sınıfına ve emekçi halklarına karşı antikomünist bir savaş örgütü olarak ortaya çıktı. Türkiye’de çoğunlukla NATO’nun bir savaş örgütü olması özelliği üzerinde durulur. Bu elbette doğrudur ama eksiktir. NATO’nun özünü anlatmaya yetmeyen bir tanımdır. NATO’nun özü komünizme karşı, komünizmin yayılmasını önlemek amaçlı antikomünist bir örgüt olmasıdır. NATO’nun dünya ve Türkiye açısından anlamı budur.

Sosyalist sistem ve VARŞOVA Paktı dağıldığı halde ona karşı kurulmuş NATO neden dağılmadı diye sorular soruluyor. Bu sorunun yanıtı, NATO’nun açıkladığımız özünde yatıyor. Marx, daha 1847’de “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizm hayaleti” diye yazıyordu. Şimdi sadece Avrupa’da değil, bütün dünyada komünizm sadece bir “hayalet” olarak değil, bir gerçeklik olarak da var.

Kapitalist üretim biçimi ve burjuvazinin sınıf egemenliği dünyanın her tarafında isyan, ayaklanma ve toplumsal devrimlerin tehdidi altında. Bu toplumsal patlayıcı durum NATO’yu tüm emperyalist devletler ve Türkiye gibi, emperyalist-kapitalist sistem zincirinin birer halkası durumundaki bağımlı devletler için vazgeçilmez kılıyor. Dünya devrimi, karşı-devrimi besleyerek gelişiyor.

Fakat bu, tek taraflı bir süreç değil. Kapitalizmin bunalımı derinleştikçe karşı yönde etki eden süreçler de ortaya çıkıyor. Emperyalistler arası çelişkiler, aynı zamanda NATO’ya yansıyor ve bu yansımalar NATO’yu zayıflatıyor, güçten düşürüyor. Bilindiği gibi, kapitalizmde, dolayısıyla emperyalist-kapitalist ülkelerin her biri açısından “özel çıkar” bir ilkedir ve bu derin bunalımda her emperyalist-kapitalist ülke kendi “özel çıkar”ı peşinde koşarken bu, NATO içinde büyük, bazen son derece ciddi çatlaklara yol açıyor. Şimdi, bunun pratik-somut biçimleri hepimizin gözleri önünde yaşanıyor.

2- Türkiye ve Kürdistan sosyalist solunda ve emekçi sınıflarda, devrimci-demokratik güçlerde NATO ve ABD emperyalizmine karşıt duygu ve düşüncelerin oldukça güçlü olduğunu düşünüyoruz. Bu, Denizlerin ve Mahirlerin bize bıraktığı devrimci mirasın en güçlü yanlarından birini oluşturuyor. Antiemperyalist, anti-NATO duygular o kadar güçlü ki, ABD ve NATO’yu içten içe destekleyenler bile, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmeye cesaret edemiyorlar.

Bunun bir istisnası, Kürdistan’da özellikle Barzani’ci kesimlerin ve bunlara yakınlık duyan, kendini “sol-sosyalist” kabul eden kimi çevrelerin ABD’yi destekleyen propaganda ve yaklaşımlarıdır. Bu çevreler sadece ABD’ye değil, siyonist İsrail’e karşı da “sempati” ile yaklaşmaktalar. 

Buna rağmen bu çevreler, ne Kürdistan işçi sınıfı ve emekçi kitlelerini ne de Kürdistan gençliğini ABD-NATO-İsrail ve genel olarak emperyalist kapın tarafına çekebilmiş, bu yönde etkileyebilmişlerdir. Şimdi bunların etkisinin giderek zayıfladığını görüyoruz. Özellikle Rojava’da ABD’nin Kürt düşmanı gerçek yüzünün ortaya çıkması bunda etkili olmuştur.

3- “Arap Baharı” dediğiniz gelişmelere gelirsek; özellikle Tunus ve Mısır devrimleri biz göre birer “karşı-devrim” değil, gerçek birer halk devrimleri olarak ortaya çıktı. Halk Devrimi, yani halk kitlelerinin kendi özsel sınıf çıkarları, maddi yaşam koşulları temelinde başlattıkları birer halk ayaklanması idi bunlar.

Bu devrimlerin başlangıcında ne emperyalistlerin ne de başkasının dahli vardı. Sözünü ettiğimiz her iki ülke işçi sınıfı ve emekçi halkları, devlet baskısına ve terörüne karşı, sömürüye, yoksulluğa karşı ayaklandılar. Bu, sınıf çelişkilerinin son derece keskinleşmesinin sonucu ortaya çıkan devrimlerdi.

Bu halk devrimleri sonucu politik iktidarın burjuvazinin ve burjuvazinin denetlediği gerici güçlerin eline geçmiş olması bu devrimlerin özünü, sınıf karakterini değiştirmez. Önce Tunus, arkasından Mısır devrimleri, “emperyalist planlar” sonucu ya da “kurgulanmış” ayaklanmalar olarak ortaya çıkmadılar. Tarihte, sürecin sonunda politik iktidarı burjuva-gerici güçlerin kucağına düştüğü halk devrimleri örnekleri var. En bilineni 1905 Rusya devrimidir.

Dolayısıyla, bu devrimler sürecinde “Türkiye solunun ve demokratik muhalefet güçlerinin” NATO ve ABD emperyalizmine karşı tutumlarında bir zayıflık gözlemlemiş değiliz. Aksine, en sıradan sosyal reformist partinin bile ABD ve NATO’ya karşı tutum içinde olduğunu görüyoruz. Bu, yukarıda altını çizdiğimiz Türkiye ve Kürdistan emekçi sınıflarındaki ABD ve NATO düşmanlığının dolaysız etkisi ve sonucu olan bir durumdur. Bugün “sol”dan hiçbir parti ya da grup Türkiye’de açıkça NATO ve ABD muhipliği yapamaz. Yapması durumunda en başta emekçi sınıflardan, halk kitlelerinden tecrit olacağını bilir.

4- ABD ve NATO’ya karşı mücadele anlamında “duyarlılık” 1960’lı yıllarda başlamakla birlikte, 1970’lerde Deniz Gezmiş ve Mahir Çayanların çıkışıyla büyük bir ivme kazanmıştır. Doğu Perinçek ve etkilediği çevrelerin, antiemperyalist mücadelenin yönünü SSCB’ye yöneltme çabaları bile ABD-NATO düşmanlığını zayıflatmamış, aksine o çevreler suret-i haktan görünmek için ABD-NATO düşmanlığı akımına doğrudan karşı çıkamamışlardır. Bu, Türkiye’de, özellikle emekçi sınıflar ve gençlik içinde ABD-NATO karşıtlığının gücünün ifadesi olarak da anlaşılmalıdır.

SSCB ve sosyalist sistemin dağılmasından sonra, 1990’lı yıllardan itibaren “sosyal emperyalizm” düşüncesinin boşluğa düşmesi sonucu, bütün oklar ABD emperyalizmi ve NATO’ya çevrildi. ABD-NATO ikilisinin, örneğin Irak’ta, Suriye’de ve dünyanın başka bölgelerinde izledikleri saldırgan, işgalci siyaset Türkiye işçi sınıfı, emekçi halkları ve özellikle gençlikte antiemperyalist duygunun gelişmesinde etkili oldu. 

5- Çizdiğimiz bu tablo, emperyalizme ve NATO’ya karşı mücadelede her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmiyor, gelmemeli elbette.

Her şeyden önce emperyalizme ve NATO’ya karşı mücadeleyi salt “bağımsızlıkçı” bir çizgide yürütmek etkili bir anlayış olmaktan çıkalı uzun yıllar oldu. Bunun kolayca anlaşılabilir nedeni var. Mahir Çayan, emperyalizmin artık bir dış olgu değil, bir iç olgu olduğunu yazalı yaklaşık elli-altmış yıl oldu. Mahir Çayan’ın bu tespiti olgu ve rakamlarla kanıtlanabilir doğru bir tespittir.

Bu tespitin önemi, antiemperyalist mücadelenin artık salt “bağımsızlıkçı” bir çizgide yürütülemeyeceğini ortaya koymuş olmasında. Emperyalizme karşı mücadele faşizme ve kapitalizme karşı mücadeleyle birleşmek zorundadır. Bunun bir toplumsal devrim meselesi olduğu, olması gerektiği açıktır.

Bugün bazı kişi ve çevrelerin Türkiye’nin “ABD müttefikliği”nden ayrılıp “Avrasya”cı bir çizgiye kayması gerektiği, kayabileceği; Türkiye’nin ABD ile bir çatışmaya girebileceği vb. düşünceler öne sürmeleri tamamen Türkiye ve Kürdistan halklarını aldatmaya dönük çabalardır. Bir toplumsal devrim olmadan, işbirlikçi iktidar yıkılıp yerine bir halk iktidarı kurulmadan Türkiye ne ABD-NATO ikilisinden ne de emperyalist-kapitalist sistemden ayrılabilir.

Türkiye ve Kürdistan işçi sınıfı ve emekçi halklarını antiemperyalist mücadeleye daha güçlü bağlayacak, onlarda mücadele istek ve heyecanı yaratacak politika, bu mücadelenin sınıfsal mücadeleyle sıkı bağlarını kurmak, mücadeleyi sınıfsal kurtuluş mücadelesiyle birleştirmektir.

Bugün biz Mücadele Birliği olarak, öncelikle politikalarımızla, eylem ve sloganlarımızla bunu yapmaya çalışıyoruz. İşçi sınıfına, emekçi kitlelere, işçi ve öğrenci gençliğe bunu anlatmaya, onlara bu bilinci götürmeye gayret ediyoruz.

Elbette sadece bu değil. Biz, Mücadele Birliği olarak Dünya Antiemperyalist Platformu’nun (WAP) üyesiyiz aynı zamanda. Dünya Antiemperyalist Platformu, bu yıl Temmuz’da Ankara’da yapılması planlanan “NATO Zirvesi”ni protesto için Türkiye’ye gelecek ve Mücadele Birliği olarak WAP uluslararası konferansına ev sahipliği yapacağız. Bunun, Türkiye’deki antiemperyalist mücadeleyi dünyaya tanıtmak için etkili bir fırsat olacağını düşünüyoruz.

Elbette Türkiye ve Kürdistan’da antiemperyalist güçlerin güç ve eylem birliği önemlidir ve bu “birlik” sağlanmalıdır. Biz, Mücadele Birliği olarak bu konuda üzerimiz düşeni yapmaya hazırız.

Bu çerçevede, “NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik”in oluşturulmasında aktif rol aldık ve bu birliğin etkili olması için bütün gücümüzle çalışıyoruz. NATO’nun büyük bir savaşa hazırlandığı günümüzde NATO ve ABD’ye karşı mücadele; bu mücadele için işçi sınıfı, emekçi kitleler ve gençliğin duyarlılığını artırmak son derece önemlidir. Çünkü böyle bir savaş hazırlığının sonuçta savaşa yol açması halinde iktidarı Türkiye’yi NATO ve ABD’nin yanında savaşa sokması kaçınılmaz gibi.

Türkiye’nin ABD-NATO ve diğer emperyalistlerin safında savaşa sokulması ihtimali, “NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik”i son derece önemli kılıyor.

Biz, Mücadele Birliği olarak bu önemin bilincindeyiz ve bu nedenle bu birliği korumak ve geliştirmek için elimizden geleni yapıyoruz.

Mücadelenizde başarılar dileği ile…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.