Odak Dergisi
Bu yazıda Türkiye devrimci hareketine moral olan Doruk maden direnişi üzerinde duracağız. Direnişi iki yönüyle ele alacağız. İlk olarak, işçi mücadelelerinin artık kazanımla sonuçlanmadığı ve hatta kolektif mücadeleler döneminin sona erdiği yönündeki algıyı darbe indirmesi; ikinci olarak ise bir mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için toplumun ortak mücadelesi hâline gelmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermesidir.
Kısaca Doruk Madencilik işçilerinin direnişine bakalım:
Doruk Madencilik işçilerinin direnişi, aylarca ödenmeyen maaşlar, tazminatlar ve ücretsiz izin dayatması nedeniyle başladı. Sorun aslında yeni değildi; işçiler uzun süredir haklarını alamıyordu.
13 Nisan 2026’da, Eskişehir’in Mihalıççık ilçesindeki maden sahasından 100’ü aşkın işçi Ankara’ya yürüyüş başlattı. Talepleri netti: Ödenmeyen ücretler, tazminatlar, sendikal haklar, ücretsiz izin uygulamasının kaldırılması ve iş güvencesi. Ayrıca madenin kamulaştırılmasını da talep ediyorlardı.
Yaklaşık 180 kilometrelik yürüyüş kolay geçmedi. Yağmur, soğuk ve polis engelleriyle karşılaştılar. Ankara’ya ulaştıklarında Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde açlık grevine başladılar. “Sadaka değil, alın terimizin karşılığını istiyoruz” sloganı direnişin sembolü hâline geldi.
21 Nisan’da polis müdahalesi geldi. 110 madenci gözaltına alındı. Ancak bu müdahale, eylemi bitirmek yerine daha görünür hâle getirdi. Gözaltından çıktıktan sonra mücadeleye kararlılıkla devam ettiler. Belli ki öncesinden iyi hazırlanmışlardı. Ankara’daki Kurtuluş Parkı, direnişin merkezi oldu.
Açlık grevi ilerledikçe sağlık sorunları başladı. Bazı işçiler hastaneye kaldırıldı. Siyasi partiler, sendikalar ve çok sayıda yurttaş destek verdi. İşçiler taleplerini duyurdukça demokratik kamuoyu baskısı arttı.
Sonunda 28 Nisan’da İçişleri Bakanlığı’nda işçi, işveren ve devlet temsilcileri bir araya geldi. Yapılan görüşmede şirket, tüm ücret, tazminat, sendikal haklar ve diğer alacakların 15 gün içinde ödenmesini kabul etti. Bakanlıklar da sürecin garantörü oldu. Bunun üzerine işçiler eylemi zaferle sonlandırdı.
Kısacası, bu direniş klasik bir işçi hak mücadelesiydi: Uzun süren hak gaspları, yürüyüş, polis baskısı, açlık grevi, artan kararlılık, demokratik kamuoyunun her adımda artan desteği ve sonunda kazanım. Kolay olmadı ama sonuç aldılar.
Doruk Madencilik işçilerinin eylemi kendiliğinden gelişmiş bir öfke patlaması değildi; sendikal olarak örgütlenmiş bir mücadeleydi. Direnişin ana örgütleyicisi Bağımsız Maden-İş Sendikası oldu.
Sahadaki en görünür isim ise sendikanın genel başkanı Gökay Çakır‘dı. Yürüyüş kararının alınmasında, Ankara’daki eylem programının oluşturulmasında ve hükümetle yapılan görüşmelerde sendika yönetimi belirleyici rol oynadı. Özellikle işçilerin Eskişehir Mihalıççık’tan Ankara’ya yürüyüşü, sendikanın koordinasyonuyla gerçekleştirildi.
Mücadelenin kamuoyunda duyulmasında iki isim öne çıktı. Bunlardan biri sendikanın avukatı Başar Aydın’dı. Hukuki süreçleri takip etti ve görüşmelerde işçileri temsil etti. Diğeri ise hareketin lideri Başaran Aksu’ydu. Başaran Aksu direnişin kamuoyuna taşınmasında, sosyal medyada görünürlük kazanmasında ve farklı emek örgütleriyle dayanışma ağlarının kurulmasında özellikle etkili oldu.
Elbette direnişin gerçek gücü işçilerin kendisiydi. Ancak lojistik, basın çalışması, müzakere ve eylem planlaması bakımından Bağımsız Maden-İş açık ara merkezî aktördü. Türkiye’deki son yılların en disiplinli işçi yürüyüşlerinden biri olarak görülmesinin nedeni de buydu.
Türkiye’de ve dünyada işçi grevleri ve direnişlerinin sayısız örneği vardır. Bunların büyük çoğunluğu başarıyla sonuçlanmış, bazıları ise iktidarların baskı ve şiddetiyle bastırılmıştır. Kazanımla sonuçlanan direnişler genellikle toplumsal sahiplenmeye dönüşen mücadelelerdir. Doruk Madencilik direnişi ya da yakın zamanda yaşanan Migros işçileri direnişi buna örnektir. Her ikisinde de toplumsal sahiplenme ve ortak mücadele başarıyı getirmiştir.
Örgütlü ve disiplinli direniş, yukarıda da belirtildiği gibi toplumsal sahiplenmeyle sonuçlandı. Sendikalardan siyasi partilere, öğrencilerden futbol taraftarlarına, aydınlardan sanatçılara ve Ankara halkına kadar geniş bir kesim tarafından direniş sahiplendi. Sonuçta, sırtını iktidara dayayan, işçileri birleşemeyecek ve seslerini çıkaramayacak acizler sanan şirket masaya oturmak ve anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.
Sınıf mücadelesi doğru bir perspektifle ele alınırsa, disiplinli ve örgütlü bir şekilde sürdürülürse, sınıfa ve topluma mal edilirse başarıya ulaşması şansı olağanüstü artacaktır.
Emek mücadelesi, toplum tarafından en kolay sahiplenilebilecek mücadelelerden biridir. Bunun pek çok örneği vardır. Yakın zamanda Migros direnişi de benzer bir toplumsal sahiplenmeyle başarıya ulaştı. Maden grevleri denince akla gelen büyük Zonguldak maden grevi ve Ankara yürüyüşü de unutulmamalıdır.
Bir süredir “Sınıf perspektifi artık önemini kaybetti”, “Günümüzde başka dinamikler öne geçti” söylemleri dile getiriliyordu. Doruk Maden direnişi ve başkaca direnişler gösterdi ki, “sosyalistler”in işçi sınıfını terk ettiği süreçte aslında sınıf çelişkileri daha da keskinleşmiş ve sınıf mücadelesinin önemi artmış. Haklı mücadeleler doğru temelde ele alınırsa başarıyla sonuçlanması imkanları artacaktır. İşçi sınıfı hareketinin karşısında durulması kolay değildir.
“Sınıf gibi toplumsal duyarlılık da bitti” diyenlerin ne kadar yanıldığı da günden güne daha çok ortaya çıkıyor. Toplumsal reflekslerin gerilemesinin en büyük sebebi son 35 yılıdır emperyalist-kapitalist sistemin egemenliğinin kuvvetlenmesidir. Ezilenlerin duyarlılığı ne denli gerilese de olanak bulduğunda her zaman kendisini ortaya koymaktadır. Son dönemde görüldüğü üzere, toplumun çeşitli kesimleri işçi eylemlerine sınıf mücadelesine sahip çıktığı gibi emperyalist saldırganlıklara karşı da toplumsal tepki canlılığını korumaktadır.
Emperyalizm karşıtı mücadelenin geri plana itildiği, mazide kaldığının sanıldığı , emperyalizm gerçeğini dile getirmenin ulusalcılık sayıldığı ve hatta emperyalizmle işbirliği içindeki ulusal hareketlerin öne çıktığı bir dönemde, Filistin İran ve Lübnan’daki direnişler ve dünya halklarının anti-emperyalist dayanışması bütün bu fikirlerin değişmesine uygun ortam sağladı. Daha düne kadar Kürt hareketinin peşinde giden bir kısım sol artık devrimci hareketimizin anti-emperyalist mücadele geleneğini hatırlıyor.
“Elveda proletarya” söylemlerinin solda destek bulmasının sebebi sermayenin artan egemenliğidir. Emperyalizme karşı mücadeleye sırt çevrilmesinin sebebi emperyalizmin güçlenen egemenliği karşısındaki ideolojik ve politik teslimiyettir.
Bütün bunlar, sınıftan ve toplumdan umudunu kesenlere güçlü bir yanıt oldu. Toplum yani direnen halk ve sınıf ölmedi; gerileyen, topluma yani halka ve sınıfa ve mücadeleye duyulan inançtı. Ancak doğru yol ve yöntemlerle kararlı bir şekilde ilerlenildiğinde, bu güç yeniden ortaya çıkmaktadır. Bu gücün karşısında ne patronlar, ne iktidarlar, ne de kendilerini dünyanın tek sahibi sananlar durabilir.
Birlik, mücadele ve direnişin günü olan 1 Mayıs öncesinde yaşanan bu başarı ve uyanış, hem sınıfa hem de sola umut verdi. Bu mücadelede emeği geçen herkesi selamlıyoruz.
Son olarak şunu da eklemek gerekir: Bu direniş bize, grupçuluğu sorgulayıp aşarak mücadeleyi ortaklaştırdığımızda çok daha büyük başarıların kazanılabileceğine işaret ediyor.
Ancak öncelikle direnişin ortaya koyduğu en önemli gerçeğe işaret edelim: Ne denli zayıf görünürsen görün haklıysan, örgütlüysen ve kararlıysan kazanırsın.
























