İsveç’in NATO sürecini Türkiye’nin NATO süreci ile karşılaştırdığımızda bizde şu görüş uyanıyor: İsveç’in egemenler tarafından NATO’ya sokulması karşısında ülkede barıştan yana güçlü anti-emperyalist devrimci tepkiler ortaya çıkabilir.
Söze Türkiye’nin çok etkili bir devrimci gençlik hareketinin oluşmasına yol açan NATO süreciyle başlayacağız.
Türkiye solu her yıl işte o sürecin 30 Mart, 6 Mayıs ve 18 Mayıs’ta (1972) yitirdiği kahramanlarını anıyor. Mahir Çayan ve 9 arkadaşı Kızıldere’de öldürüldü. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan aynı gece idam edildiler. İbrahim Kaypakkaya da işkencede öldürüldü. Arkalarında bir militan sol gelenek bıraktılar. Denizler Filistin’e gidip orada savaşmışlardı. Mahir Çayan ve arkadaşları Siyanizme karşı sarsıcı bir eylem yapmışlardı. Bu devrimci gençler Türkiye solu açısından olağanüstü önemdedirler. Onlar 1960’lı yılların ikinci yarısında devrimci gençliğin ABD emperyalizmine karşı yükselen mücadelesi içinde ortaya çıktılar.
Türkiye 1952 yılında NATO’ya katıldı. Önce Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi tehdit ettiği yalanı uyduruldu. ABD büyük kurtarıcı gösterildi. 5 Nisan 1946 tarihinde İstanbul’a ABD’nin Missouri gemisi geldi ve güç gösterisi yaptı. Tıpkı İsveç’in NATO sürecinde ABD ve İngiliz savaş gemilerinin Stockholm’a geldikleri gibi. Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi tehdit ettiği iddia edilen o günlerde ABD emperyalizmi burjuva basında göklere çıkarıldı.
ABD ile Türkiye egemenleri gizlice ikili askeri antlaşmalar yaptılar. İsveç’in NATO üyeliği (7 Mart 2024) öncesinde ABD ile imzaladığı (5 Aralık 2023) anlaşmalarla (DCA-avtalet) aynı cinstendi.
Türkiye egemenleri NATO’ya katılmak için kan bedelini de ödediler.1950-53 yıllarında Kore’de ABD yanında savaşa girdiler. O savaşa 20 bin civarında asker gitti. 700’den fazlası öldü. 2000’den fazla da yaralandı.
ABD Türkiye’ye Sovyetler Birliği’ne karşı nükleer silah yerleştirerek Türkiye’yi hedef haline getirdi
Hepsi de Türkiye aydınları ve öğrenci gençlikte öfke yarattı.
O dönemde ABD dünya üretiminin yarısından fazlasını yapıyordu. Avrupa ve Japonya onun egemenliğindeydi. Ancak 1960’lı yıllarda emperyalizme karşı dünya çapında büyük mücadeleler gelişti.
Vietnam ve Filistin halklarıyla dayanışma dünyada çok güçlü etki yaratıyordu. ABD emperyalizmine karşı çok güçlü halk hareketleri vardı. Çin devrimi ardından Küba devriminin güçlü havası Latin Amerika’da esiyordu. Kuzey Kore’de Kim İl Sung yüksek prestij sahibiydi. Filistin devrimiyle ve Güney Afrika’da ırk ayrımcılığına karşı mücadeleyle uluslararası dayanışma anti-emperyalist çizgide gidiyordu.
İşte bugün Türkiye solu açısından çok büyük önem taşıyan Deniz, Mahir, İbrahim adlı genç liderlerde simgeleşen büyük anti-emperyalist mücadeleler bu dönemde gelişti.
Dünyada bugün çok farklı koşullarda ve çok farklı biçimlerde fakat yeniden bir anti-emperyalist hareketin geliştiğini görüyoruz. Ukrayna’da NATO’nun yol açtığı fakat sürdürmekte çok zorlandığı savaş, Filistin halkının Siyonizme karşı direnişi, Lübnan’da İsrail’e karşı direniş ve İran’ın ABD ve İsrail saldırısına karşı direnişi dünyada anti-emperyalist tepkilere güç kazandırdı.
Bu tepkiler NATO karşıtı ve barış yanlısıdır.
Eğer NATO gerçekten çok güçlenmeye devam ediyor olsaydı bu tepkiler çok zor gelişirdi.
1985 sonrası ve özellikle 1990 sonrası gelişmelerle emperyalizm ve NATO çok güçlenince emperyalizme karşı mücadeleler geri plana düşmüştü. Hele ki NATO hızla genişliyor, eski SB ülkelerinde turuncu devrimler yapıyor, Rusya’yı kuşatıyorken emperyalizme karşı tepkiler uykuya daldı. Arap Baharı adı altında Ortadoğu’da en büyük gerici saldırı başladığında sosyalist hareketlerin bilinci sanki emperyalizm yokmuş gibi uykuya yatmıştı. Hatta İsveç’te bir kısım sol bile İsrail’in ve ABD’nin saldırısının arkasındaydı. Benzer durum işçi sınıfı hareketi açısından yaşandı. Sermaye çok güçlenince, bilinci ve örgütlenmesi zayıflayan işçi sınıfı da solda önemsizleşti. Feminizm, çevrecilik vb gelişti. Bunlar çok tutarsız hareketler oldu.
Filistin’le dayanışma hareketi batıdaki feminizmin ve çevre hareketinin Filistin’de kadınların katledildiği ve çevrenin çok yoğun bombardımanlarla yok edildiği koşullardaki sessizliğine dikkat çekiyor.
Şimdi NATO’yu oluşturan güçlerin arasındaki çelişkilerin keskinleştiği koşullarda Filistin direnişiyle dayanışma ve İran’ın direnişi dünyayı, İsveç’i ve Türkiye’yi değiştiriyor. İşçi direnişleri de başarılı oldukları durumlarda mesela Türkiye solunda heyecan yaratıyor.
Türkiye’nin NATO süreci ile İsveç’in süreci kuşkusuz çok farklı. Bambaşka ülkeler çünkü ve üstelik aradan 70 yıldan fazla zaman geçti. Dünya değişti.
Buna rağmen NATO’ya bu katılma süreçleri arasındaki bazı paralellikler bize İsveçte anti-emperyalist bir gelişme umudu veriyor. Her iki ülkenin NATO sürecinde de egemen güçlerin bencillikleri ve ulusal aşağılanma dikkat çekiyor. Türkiye kapitalistleri kendi çıkarları için ülkeyi ABD’ye sattılar. Aynısını İsveç kapitalistleri yaptı. Hatta İsveç’in NATO’ya katılması süreci bize daha aşağılayıcı geliyor. Belki de doğrudan tanık olmamızdan dolayıdır. İsveç politikasının nasıl İsrail saldırganlığı çizgisine adapte edildiğini gördük. Malmö’deki Soykırım Konferansı aslında Siyonizmin İsveç’teki hegemonyasını güçlendirmek içindi. Bir yandan da İsveç ekonomisi Rusya ve Çin pazarından uzaklaştırıldı. DCA Antlaşması ve NATO’ya katılım ile birlikte İsveç bir nükleer çatışmanın askeri üssü ve hedefi durumuna geldi. Bütün bunlar İsveç halkının çıkarlarına aykırıdır.
Bu duruma itiraz eden devrimcilerin ve demokratların toplumda ilgi gördüğüne tanık oluyorum. Bu da paralellekilerden biridir. Türk göçmenlerindeki İsrail yanlısı hava dahi tersine dönüyor. Direnen Filistin’e ve İran’a sempati artıyor. Siyonizme karşı tepkiler NATO ülkelerinde olağanüstü artıyor.
Bir zamanlar dünyada barış yanlısı ülkelerin içinde yer alan İsveç şimdi savaş yanlısı bir ülke oldu. Savaşı NATO kışkırtıyor. NATO ülkeleri hızla silahlanıyor. Şimdi onlara Japonya katılıyor. Bu silahlanma hem savaş tehlikesini artırıyor hem de kaynakların askeri harcamalara gitmesine yol açıyor. Barış yanlısı çabalar özellikle önem kazanıyor. Anti-emperyalist bir barış hareketinin gelişme koşulları artmaktadır.
Devrimci hareketler özellikle aydınlara ve öğrenci gençliğe gitmelidir. İsveç değişti. Eğitim artık doğrudan sınıf atlama imkanı sağlamıyor. ABD ve İsrail artık sempati duyulan ülkeler olmaktan büyük ölçüde çıktılar. Bu ülkelerle ilişkiler İsveç’e zarar veriyor. Öğrenci gençliğin sola eğiliminin nasıl uyandığını görüyorum. İşçi sınıfına giden yol da zaten anti-emperyalist temelde barışa, halkın geleceğine sahip çıkmaktan; Filistin, Lübnan, İran halkları ile dayanışmadan geçiyor.
İsveç’in devrimci kahramanlarının yetişeceği koşulların olgunlaştığını hissediyorum. Anti-emperyalist güçlerin inisiyatifi ve birliği bu süreci hızlandıracaktır.
*Bu yazı İsveç’in Halmstad şehrinde 9 Mayıs’ta Denizleri Anma ve Dünyada ve Filistin’deki Gelişmeler konulu toplantıda sunum yapan Hamza Yalçın’ın hazırlık notlarından oluşuyor. Toplantıda İsveç’in Komünist Partisi ve Filistin Dayanışması da sunumlar yaptı.






















