Nadiye Karahan
Sosyal medyanın hızla akan gündeminde, bazen karşımıza öyle cümleler çıkıyor ki, durup derin bir nefes almak ve aynaya bakmak zorunda kalıyoruz. Geçenlerde ekranıma düşen bir yorumda tam olarak şöyle diyordu: “Bu görüntü bir siyasi tartışma değil, bir insanlık alarmıdır. Suçlu aramak birkaç dakikamızı alır, çözüm üretmek ise yıllar süren emek ister.”
Ne kadar doğru, ne kadar çıplak bir gerçeği yüzümüze çarpıyor, değil mi?
Bugün sokaklarımızda, mahallelerimizde, her gün bir yerlerde bir gencimizin daha karanlığa çekildiğine, hayatının karardığına tanıklık ediyoruz.
Bağımlılık sarmalı, şiddet, geleceksizlik…
Adına ne derseniz deyin, karşımızda duran tablo insanlık trajedisidir.
Ancak bizler ne yapıyoruz?
Bir felaketle karşılaştığımızda ilk refleksimiz, topu hemen karşı tarafa atmak oluyor. Siyasetin o kısır, o hırçın diliyle birbirimizi suçlarken, asıl kurtarılması gereken fidanların elimizden kayıp gittiğini görmüyoruz, görmek istemiyoruz.
Suçlu ilan etmek en kolayıdır. Bir parmak uzatır, sorumluluğu üzerinizden atar ve vicdanınızı rahatlatırsınız.
Oysa çözüm üretmek; sabır, ortak akıl, her şeyden önemlisi de samimi bir emek ister.
Kurumların, ailelerin, eğitimcilerin ve toplumun her bir ferdinin elini taşın altına koymasını gerektirir.
Eğer bir gencimizin daha o karanlık dehlizlere düşmesinden gerçekten hicap duyuyorsak, enerjimizi birbirimizle kavga etmeye değil, koruyucu kalkanlar oluşturmaya harcamalıyız.
Çocuklarımızı, gençlerimizi sadece binalarla, yasaklarla değil; sevgiyle, sporla, sanatla, güvenli mahallelerle koruyabiliriz.
Unutmayalım ki, bir gencin kurtuluşu bir ailenin, bir mahallenin, dolayısıyla bütün bir ülkenin geleceğinin kurtuluşudur. Siyasi polemiklerin geçici gürültüsünü bir kenara bırakıp bu insanlık alarmına kulak verme zamanı geldi de geçiyor bile.
Çünkü yarın, bugünden çok daha geç olabilir.























