ULUSALLIK VE ENTERNASYONALİZM ÜZERİNE

0
907

Selçuk Şahin Polat

Marx’ın “Gotha Programı’nın Eleştirisi” sırasında yaptığı tespitinden de anlıyoruz ki ulusallık, koşulların zorunlu kıldığı, geçici, yani biçimsel bir görev. Fakat işçi sınıfının ve ezilen sınıfların örgütlenmesi için bu görev hayati önemde. Diğer yandansa işçi sınıfı açısından şüphesiz ki esas olan görev, uluslararası sınıf dayanışmasını büyütmek ve geliştirmek!

Ulus, her şeyden önce uluslararası (enternasyonal) kavramla hem çatışan, hem de onu oluşturandır. Bu açıdan soruna bu ikili yanıyla bakarak işe başlamalıyız. İşçi sınıfı ve komünistler, egemen sınıflara karşı mücadele yürüttüğünde her zaman şu saldırıya uğrarlar: Ülkenin birliğini ve dirliğini bozuyorlar. Doğrudur, biz hâkim sınıfların ulusal değerlerine ve kültürel hegemonyasına karşıyız. Fakat bizim devrim stratejimiz ve programımız, ülke gerçeklerine dayanan; demokratik, ulusal gerçeklerimizi önceleyen bir rota izlemelidir. Yani diğer ülkelerin devrim stratejilerini kopyalamak veya salt genel doğrularla yola çıkmak komünistlik olmasa gerek. Bir devrim programı, aşağıdaki adımları içermeli:

1-    Ülkenin sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi analizini yapmak.

2-     Devrimin strateji ve taktikleri, bu inceleme sonucu, koşullar dikkate alınarak oluşturulmalıdır. Yani silahlı mücadele (şehir veya kırsal) veya siyasi mücadeleden (demokratik veya sosyalist) hangisi? Yine, illegal-yasal, açık-gizli, yarı gizli, yarı yasal vb. taktikleri koşullara göre uygulamak vs.

3-    Bu analiz sonucu, işçi sınıfının, mücadelede hangi sınıflarla ittifak yapacağı, hangi sınıfları karşısına alacağı, tüm bunlar, tek tek belirlenmesi gerekmektedir.

4-    Devrim mücadelesinde yürüttüğünüz ajit-prop’lar da demokratik ulusal gelenek, mücadele ve kültürel değerler dikkate alınmalıdır. Yine egemenlerin yürüttüğü ‘ulus ve vatan için’ diyerek soygun ve talanlarını kolaylaştıran ‘ulusal kültür’ sloganlarına karşı çıkılarak, Şeyh Bedrettin, Baba İshak, Köroğlu vb.leri ile sultanlığın yıkılıp cumhuriyetin kurulması olmak üzere (tüm yanlışlarına rağmen) her demokratik ve ilerici değerlere sahip çıkmak gerekir.

5-    Uluslaşma süreci burjuva demokratik devrimlerin bir parçasıdır. Burjuvazi, devrimci olduğu dönemde, insan hakları, özgürlük, rasyonalizm, deneyleme, hümanizm, evrensellik, seçme ve seçilme gibi anti feodal değerlerin yanında aynı zamanda ulusçuluğu da yarattı. İnsanlar, o güne kadar feodal beyin kontrolünde ve belli bir aşiret ilişkisi içindeyken, feodalizme karşı mücadelenin birlikteliği tüm bu gerici duvarları yıkarak onlara modern bir kimlik verdi. Bu vatandaşlık idi! Yani bir ulusun, bir ülkenin bir üyesi olarak vardılar artık. İşte bu açıdan ulusçuluk, demokrasi ve demokratik süreçle birlikte ancak ele alınabilir. Bu konuda bakın Lenin ne demiş:

Kendi ‘burjuva’ vatanı için konuşmaya tarihi bir hakkı bulunan ve feodalizme karşı mücadelede yeni ülkelerde milyonlarca insanı uygar bir hayata götüren büyük burjuva ihtilallerine derin bir saygı göstermeyen insan Marksist olamaz.” (PROLETARYA İHTİLALİ VE DÖNEK KAUTSKY, sf. 26, İnter Yayınları, abç.)

Bu açıdan bizim demokratik devrim mücadelemiz; artık bugün burjuvazi tarafından içi boşaltılmış olan tüm değerleri ele alarak onlara demokratik ve sosyal içerik kazandırabilmek olarak tarif edilebilir. Yani demokrasi mücadelesi vermeden sosyalizmi kurmak imkânsızdır.

6-    Bu açıdan; burjuvazinin yarattığı ulusçuluk yani bu işlevsel mekanizma, onun gericileşme sürecine girip devrimci barutunu tükettiğinde, tamamıyla insanlığı felakete götüren bir silaha dönüştü. Uluslaşma eğer demokratik içeriğinden koparılır ve ona sosyal değerler katamazsanız sırasıyla: milliyetçilik (en masum hali), şovenizm, ırkçılık (faşizm öncesi demokratik hedeflerin imha okulu) ve faşizm (insanlığın imha politikası) merdivenlerini yavaş yavaş çıkacaktır. Güney Afrika’daki Apartheid, ülkemizde Türk-İslam Sentezi, Neo Nazilik vb. faşizmin diğer adıdır.

7-    Yukarıdaki anlatımların ışığında söylemem gerekirse; ulusçuluk denen bu bıçak sırtını doğru tanımlayıp ona göre doğru taktikler belirlemek, burjuvaziyi geriletecek ve onun etkisine giren milyonları devrim saflarına yöneltecektir. Buradaki ince çizgi ya da işin püf noktası şudur: Birincisi ülkenin demokratik tüm değerlere sahip çıkmak, ikincisi devrim mücadelesinin sadece demokrasi mücadelesi olmadığını, aynı zamanda demokrasinin bir parçası olan demokratik ulusun yaratılması olduğunu göstermek. Örneğin ‘eğer bu vatan gençleri ölüme gönderip hırsızlık, soygun yapıp cebinizi doldurmak, uyuşturucu satmak ve mafyacılık oynamak vb.’leri ise biz bu vatanın düşmanlarıyız! Diyebilmeliyiz. Bizim için vatan: halkın kardeşliği, refahı, eşitliği, özgürlüğüdür’.

8-    Ulusçuluk sürecinde en önemli halka ezen-ezilen ulus ilişkisidir. Ülkemiz burjuvazisi ne yazık ki iyi bir sınav verememiştir. Bu nedenle bu konunun çerçevesini doğru şekilde çizebilmek devrim mücadelesinin en önemli halkasını oluşturuyor bence. Bu soruna Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı çerçevesinde yaklaşmamız esastır. Bunun içeriğini de Lenin’den alabiliriz:

“Proletarya, bir ulusun bir devlet sınırları içinde zorla tutulmasını olanaksız kılan bir demokrasiden yanadır. Bu yüzden, ‘ulusların kaderlerini tayin hakkını ihlal etmemek için’, pek akıllı Semkovski’nin sandığı gibi ‘oylarımızı ayrılma lehine vermek’ değil, ayrılan bölgenin sorunlarını bizzat kendisinin çözüme bağlayabilmesine izin verilmesi amacıyla kullanmak zorundayız” (ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI, sf. 11, SOL Yayınları, altını çizen Lenin)

Bu konuda önemli bir nokta da şu: Bu hakkı savunmanın yanında ezilen ulusları desteklememizin de şartları vardır. Bu ulusal mücadelenin gericilerin kontrolüne karşı Lenin, Temmuz 1920 yılında Komintern’de yaptığı konuşmasında şunları söylüyordu:

Bu terim değişikliğinin anlamı şudur ki, biz, sömürge ülkelerin burjuva kurtuluş hareketlerini, ancak bu hareketler gerçekten devrimci oldukları takdirde, bu hareketin temsilcilerinin o ülkelerdeki köylülüğü ve sömürülen geniş kitleleri, devrimci bir ruhla örgütlendirmemize engel olmadıkları takdirde (abç) desteklemeliyiz. Eğer bu koşullar yerine getirilmezse, bu ülkelerde reformcu burjuvaziye karşı (ki bunlara II. Enternasyonal kahramanları da dâhildir) savaşım veririz.” (Lenin, ULUSAL SORUN VE ULUSAL KURTULUŞ SAVAŞLARI s.210.) (Aktaranlar; LENİN’E DÖNÜŞ. Ütopya Yayınevi. Sf. 268. SAİT SATILMIŞ-MEHMET İNANÇ TURAN)

Evet, tekrarlayacak olursam; Her ne kadar Lenin, bu söylediğini, M. Suphi ve arkadaşlarının katli, sosyalist partilerin kapatılması ve tutuklanmaları karşısında yerine getirememiş de olsa, komünistlerin serbestçe ajitasyon-propaganda ve örgütlenmelerine ‘engel olmadıkları taktirde’ ulusların mücadelesini desteklemek Marxist’lerin ilkesidir.

Diğer bir nokta bana göre daha önemlidir. Örneğin ülkemizde Kürt komünistleri yani ezilen ulus içinde işçi sınıfını temsil edenler, ülkenin her yerinde sınıf arasında, Yasal Parti tarafından yürütülen demokratik ajit-prop ve örgütlenmeden bağımsız, sosyalist ajit-prop ve örgütlenme çalışmaları yapmalıdırlar. Türk komünistler ile ortak ve dayanışmayla! Bu onların gelecekte kuracakları ülkenin kapitalizme teslim olmaması için biricik geçerli ve acil olan yoludur.

Sonuçta, ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasi gerçeklerinden yola çıkarak uygun taktik ve stratejisini oluşturmak devrim mücadelesinde esas olandır. İthal kuramlara göre değil ancak Marxizm’in öğretileri ışığında ülke gerçeklerine sahip çıkarak ulusçuluk adı verilen vahşi atı terbiye edebiliriz. Bunun için ikili bir görev bizi bekliyor:

Birincisi; ulusal demokratik değerlerimize, ezilen ve sömürülen sınıfların oluşturduğu ulusal gururumuza sahip çıkıp, ezen ulus milliyetçisi ve ırkçısı egemenlerin soyguna, hırsızlığa, şiddete, zorbalığa ve ikiyüzlülüğe dayanan vatan ve ulus propagandasına karşı çıkmalıyız. Bu soruna Lenin ne demiş bakalım:

…Biz dilimizi ve yurdumuzu severiz;…” diyen Lenin devam eder:

“Yüreklerimiz ulusal gurur (abç) duygusuyla doludur; işte bundan ötürüdür ki, (…) kölece geçmişimizden özellikle nefret ederiz:…” ( LENİN, ULUSLARIN KADERLERİNİ TAYİN HAKKI, sf. 120-121, Sol Yayınları, altını çizen Lenin)  

İkincisi; ezen ve ezilen ulus Marxist’leri, örgütlenme ve ilişkiyi her koşulda ortaklaştırarak enternasyonal bağı güçlendirirken, aynı zamanda ezen ulus komünistleri ezilen ulusun ‘ayrılma özgürlüğünü’, ezilen ulus komünistlerinin ise ‘birleşme özgürlüğünü’ savunmaları gerekmektedir. Sadece bu konuda açıklamam gereken işin püf noktası şudur: ‘ayrılma özgürlüğü-hakkı’ veya ‘birlik özgürlüğü-hakkı’ ajitasyonu ile ‘ayrılın’ veya ‘birleşin’ ajitasyonu bir ve aynı değildir. Boşanmadan örnek verirsem: Kadına ‘senin ayrılma hakkın-özgürlüğün var ve ben bunu savunuyorum’ demek ile ‘ boşan veya ayrıl!’ demek bir ve aynı şey değildir. Mihri Belli’nin bu konuda ki girişimleri dikkatle izlenmelidir.   

SONSÖZ:

“Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe kaşı savaşmıyorsa, o, Marxist değildir” (Lenin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı, sf. 25, Sol Yayınları)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.