ODAK Dergisi, ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmeleri Türkiye ve dünya devrimci hareketi açısından anlamaya çalışıyor. Değişik konu başlıklarından oluşan söyleşilerimizde, sosyalist örgütlerden ve kişilerden aldığımız görüşler ile ortak bir eleştirel düşünceye varmayı umuyoruz. ABD ve Batı emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi’nin saldırı ve savaşlarının dünyayı, özellikle de bölgemizi kan gölüne çevirdiği bu süreçte bu kez konumuz “emperyalizm ve NATO”. Emperyalist güçler bir yandan fiili saldırganlıklarına hız kesmeksizin devam ederken öbür yandan da ülkemizde ve dünyadaki ilerici, sol güçleri etki altına almaya, onları manipüle etmeye çalışmaktadır. Bu insanlık düşmanı güçlerin birliği olan NATO, 2004 yılında ülkemizde yaptığı toplantının ardından bu kez de 7-8 Temmuz’da Ankara’da toplanıyor. Bu süreçte anti-emperyalist güçlerin birliği önem kazanıyor. Sosyalist ve ilerici güçlere ilettiğimiz sorularımızı onlardan gelen cevapların sırasına göre yayınlıyoruz.
Aşağıda, Proleter Devrimci Duruş’un cevaplarını iletiyoruz. İyi okumalar dileriz…
ODAK: NATO Dünya ve Türkiye açısından bugün ne anlam ifade ediyor?
Proleter Devrimci Duruş: NATO’nun sosyalist SB’ye karşı, emperyalist dünyanın savaş örgütü olarak kurulduğunu biliyoruz. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında dünyanın 3’te 1’i sosyalist kampa dahil olmuş; dünya halklarında, işçi ve emekçilerde devrim ve sosyalizm mücadelesi büyümüştü.
Bu koşullarda emperyalist-kapitalist sistemin hedefi tek başına Sovyetler Birliği değildi; sosyalist sisteme özlem ve umutla bakan işçi ve emekçiler, ezilen halklardı. Bu nedenle SB’nin dağılması, NATO’nun dağılması ile sonuçlanmadı. NATO’nun dünya halklarına ve işçi-emekçilerine karşı terörü devam etti.
NATO aynı zamanda, II. Emperyalist Savaş sonrasında dünya imparatorluğunu ilan eden ABD emperyalizminin savaş örgütü görevini de yapıyor. Rakip emperyalistler Çin ve Rusya’ya karşı, ABD’nin askeri gücü olarak konumlanıyor.
2000’lerin başından itibaren bir taraftan Çin ve Rusya güç kazanıp dünya hegemonya savaşında ağırlıklarını artırdığı, bununla paralel olarak ABD’nin ekonomik-siyasi-askeri gücünün adım adım zayıflamaya başladığı bir tablo oluştu. Bu tablo, Batılı emperyalist ülkelerin NATO ile kurdukları ilişkiye de yansıdı. 2000’lerden itibaren Irak, Suriye, İran gibi savaşlarda kimi zaman hiç destek vermediler, kimi zaman da sınırlı ve koşullu desteklediler.
Türkiye de bu hegemonya savaşının bir parçası oldu. NATO’nun kuruluş sürecinde ABD’ye bağımlı bir ülke olarak konumlanırken, özellikle 2000’lerin başından itibaren, dünyadaki güç dengesine göre emperyalistlerle olan ilişkilerini yeniden düzenledi. Bazen ABD’nin savaş arabasına binerken, bazen Rusya ile ilişki geliştirdi. Mesela NATO üyesi olmasına rağmen Rusya’nın S-400 savunma sistemlerini satın aldı.
Türkiye’deki NATO üsleri ise her dönem önemini korudu. Doğrudan ABD ile işbirliği yaptığı zamanlarda açıktan bu üsler kullanıldı. NATO’nun desteğini almayan, Çin ve Rusya’nın tepki gösterdiği savaşlarda ise, üsler resmi olarak kullanılmasa bile, iddialar ve belirsizlikler eksilmedi. (Son olarak İran savaşında yaşandığı gibi.)
ABD’nin Türkiye’yi Ortadoğu’da ileri karakolu olarak kullanma hedefi ve çabası ise, hep güçlü kaldı. NATO üsleri de bu hedefin bir parçası olarak, ülkemizde ve bölgede işçi- emekçiler ve ezilen halklar için bir tehdit unsuru olarak varlığını korudu.
ODAK: Sosyalist solda ve toplumda ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı mevcut duyarlılığı nasıl görüyorsunuz?
Proleter Devrimci Duruş: Ülkemizde ’68 kuşağını belirleyen temel unsurlardan biri antiemperyalist yönüydü. 6. Filo’nun denize dökülmesi, ODTÜ’de Commer’in arabasının yakılması gibi eylemler, sonrasında gelen tüm devrimci kuşaklara örnek oldu.
‘70’lerin sonunda ise tablo kısmen farklılaşmıştı. Anti-ABD, anti-emperyalist bilinç yine yüksekti; ancak mücadelenin asıl dinamiğini anti-faşist mücadele ve işçi-emekçi hareketi oluşturuyordu. ‘80’lerin ilk yarısı yenilgi yılları olarak geçti zaten. İkinci yarısından itibaren yeniden toparlanma, ’89 Bahar Eylemleri, öğrenci gençliğin mücadelesiyle başladı; buna ‘90’ların başında emekçi memur hareketi eklendi. Aynı zamanda Kürt ulusal hareketinin gerilla mücadelesi ve serhildanların yükseldiği bir döneme girildi.
Bu yıllar gaspedilen hakların yeniden kazanıldığı ve yeni mevziler elde edildiği yıllar oldu. Fakat “Doğu Bloku” olarak adlandırılan ülkelerde çöküş, ardından Sovyetler Birliği’nin dağılması; komünist ve devrimci örgütlere indirilen darbelerle ’90’ların ikinci yarısından itibaren devrim ve sosyalizm fikrinde gerileme, legalizm ve reformizmin güçlenmesi sürecine girildi. Bu yıllarda anti-emperyalist bilinç ve eylemler de geriledi.
2000’li yılların başında ABD’de gerçekleşen 11 Eylül saldırılarının ardından, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de anti-emperyalist mücadele, ABD ve NATO karşıtlığı yeniden ve hızla yükseldi. Geniş bir bileşeni kapsayan “Irak’ta Savaşa Hayır Koordinasyonu”, ABD’nin bölge hegemonyasına karşı etkili ve güçlü bir mücadele yürüttü. Ardından 2004 yılında İstanbul’da düzenlenen NATO Zirvesi’ne karşı “NATO ve Bush Karşıtı Birlik” kuruldu ve bu birlik güçlü eylemler gerçekleştirdi. Öyle ki NATO tarihinin en büyük zirve protestosu olarak kayıtlara geçti.
Anti-emperyalizm, anti-ABD’cilik ve NATO karşıtlığı, Türkiye’de sınıf mücadelesinin önemli dinamiklerinden biridir. Ancak “emperyalizm” konusundaki yanlış görüşler iki farklı sonuç doğurmaktadır. Bir yanda Rusya ve Çin’in emperyalist politikalarını görmeyen devrimci-muhalif kesimler durmaktadır; diğer yanda Irak ve Suriye savaşları içinde, Kürt hareketinin, ABD ile kurduğu ilişkiyi meşrulaştırması söz konusudur.
Tabi ki bugün dünya işçi ve emekçileri, halkları için en büyük tehdit ABD ve NATO’dan gelmektedir. Bu nedenle ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı bilinç ve duyarlılığı yükseltmek büyük bir önem taşıyor.
ODAK: Coğrafyamızda emperyalizmin tezgahladığı Arap Baharı adı verilen büyük karşı-devrimler sürecinde Türkiye solunun ve demokratik muhalefet güçlerinin NATO’ya ve ABD emperyalizmine karşı zayıflamış olan tutumunu nasıl açıklayabilirsiniz?
Proleter Devrimci Duruş: Bu soruya biz öncelikle iki noktadan karşı çıkıyoruz. Birincisi, “karşı-devrim” olabilmesi için, söz konusu ülkelerde “devrim” olması gerekir ki, böyle bir tablo yoktur. En ilerisinde “sosyal devlet” uygulamalarının olduğunu söyleyebiliriz. Fakat hepsi emperyalizme bağımlı, kapitalist sömürü ilişkilerini sürdüren ülkelerdi. İkincisi, bu ülkelerdeki halk hareketlerinin hepsini “emperyalizmin tezgahladığı”nı söylemek de doğru değil. Kendi içinde üçe ayrıştırmak gerekiyor.
Esasında kitleler, ağır ekonomik ve siyasi baskılar karşısında yaşam koşullarını iyileştirmek için harekete geçtiler. Örneğin Tunus, Mısır ve Yemen’de ayaklanma doğrudan iç dinamikler ile başladı. Diktatörleri devirecek kadar etkili bir hale geldiğinde, emperyalistler sistemi ayakta tutabilmek için sadık uşaklarından vazgeçmek zorunda kaldılar. Ve hareket gerilediğinde, kontrolü ele geçirdiler.
Suriye başta olmak üzere Bahreyn, Cezayir, Ürdün gibi ülkelerde ise, kitlelerin tepkileri kendi başına iktidarı tehdit edecek boyutlara ulaşamadı; emperyalistler bunu büyütmeye çalıştı. Özellikle Suriye’de emperyalist müdahale etkili oldu.
Libya’da ise doğrudan emperyalistlerin müdahalesi sözkonusuydu. Bu yüzden Libya’da büyük kitle eylemleri değil; ilk günden itibaren silahlı-eğitilmiş bir güç olarak aşiretlerin devlete karşı savaşı başladı.
Arap ülkelerinde başlayan halk ayaklanmaları, Türkiye’de Gezi Direnişi’nden, ABD’de “Yüzde 99’uz” hareketine kadar dünyanın her tarafında kitle eylemlerini ya da ayaklanmaları tetikleyen bir rol oynadı.
Bir bütün olarak ele aldığımızda bu süreç, genel olarak dünyada ve ülkemizde ABD ve NATO’ya karşı tepkileri zayıflatan değil, büyüten bir etki yarattı. Özel olarak Rojava’yı dikkate aldığımızda ise, NATO ve ABD karşıtlığında belli bir zayıflamadan söz edilebilir; ancak Türkiye’de “sol” olarak tanımlanan devrimci-demokrat güçler içinde ABD emperyalizmi ile ilişkiyi açıktan savunan-meşrulaştıran bir yaklaşım görmüyoruz.
ODAK: Türkiye solunun 1960’lı yıllardaki anti-emperyalist yükselişten bu yana ABD emperyalizmine ve NATO’ya karşı duyarlılığı ve birlikte mücadelesi nasıl değişti?
Proleter Devrimci Duruş: Duyarlılıkta değil ama ona karşı mücadelede bir zayıflama söz konusudur. Bunun iki sebebi var: Birincisi, ülke içinde sadece anti-emperyalist mücadele değil, genel olarak devrimci mücadele zayıfladı. 12 Eylül sonrası tasfiyecilik ve reformizm yaygınlaştı. İkincisi, dünya genelinde Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun çöküşünün yarattığı sosyalizmin gerileyişi başladı. Emperyalistlerin ve işbirlikçisi ülke yönetimlerinin “elveda proletarya”dan “silahlı mücadeleyle bir yere varılamaz”a kadar uzanan kapsamlı ideolojik saldırısıyla birlikte komünist ve devrimci-silahlı örgütlere dönük imha hareketi yürütüldü.
1990’lı yıllardan itibaren tüm dünyada silahlı direniş örgütlerinin hem ideolojik hem fiili olarak yaşadığı yenilgileri, bunun sonucunda peşpeşe silah bırakma ve “barış” görüşmelerinin başlatıldığını gördük. Bu süreç devrimci öncülerin anti-emperyalist mücadelesini zayıflattı. Ancak ABD ve NATO’nun saldırganlığı, dünyanın dört bir yanını kan gölüne çevirmesi açık bir gerçek olarak durduğu için, kitlelerdeki NATO ve ABD karşıtlığı kimi dönemlerde zayıflasa bile, her yükselen savaşla birlikte yeniden güçlendi.
ODAK: Sosyalist solda ve toplumda anti-emperyalist duyarlılığı ve birlikte mücadeleyi geliştirebilmek için düşünceleriniz nelerdir? Bu birliğin sağlanması için siz neler yapıyorsunuz?
Proleter Devrimci Duruş: Genel olarak anti-emperyalist mücadele özel olarak NATO ve ABD karşıtı mücadele, bizim gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde temel-programatik konulardan biridir.
Bunun bir yanını ideolojik-siyasi mücadele oluşturur; emperyalizmin politikalarını, uygulamalarını ve saldırılarını, ML temelde işleyen yazı ve çalışmalar yürütüyoruz. Bu konuda dergimizde çok sayıda yazı vardır, ayrıca yayınevimiz emperyalizm ve emperyalist savaş hakkında birçok kitap çıkarmıştır. Yanı sıra ajitasyon-propaganda araçlarıyla (afiş, pankart, bildiri vb.) bu politikaları kitlelere duyurmaya çalışıyoruz. Diğer yönü eylemsel-pratik mücadeledir. 1991 Birinci Körfez Savaşı, 2003 Irak işgali, 2011 Suriye savaşı ve son yıllarda İran savaşı, İsrail’in Gazze saldırısı gibi yakın coğrafyamız başta olmak üzere, Venezuela başkanının kaçırılması, Küba’nın ablukaya alınması vb… dünyadaki emperyalist savaş ve saldırılara, ülkemizdeki politikalarına karşı kimi zaman bağımsız faaliyetimizle, kimi zaman kurulan dönemsel Birlik’ler içinde mücadele ediyoruz.
Bu topraklarda genel olarak anti-emperyalist özel olarak da NATO ve ABD karşıtı damar, kitlelerdeki duyarlılık toplumsal hafızamızın bir parçasıdır. Bu mücadeleyi daha da büyütmenin koşulları vardır ve bunun için kolektif bir çaba gösterilmelidir. Temmuz’daki NATO Zirvesi’ne karşı yapılacak direniş, bunun göstergesi olmalıdır.
























