Yoksullukla Mücadele Günü, Gençlik ve Mahalle

0
31

Efe Başaran

17 Ekim, yoksullukla mücadele günü olarak anılıyor.

KYK’nın bu eğitim yılı için lisans öğrencisine verdiği burs ya da kredi aylık 4 bin lira, öğrencinin cebine burs da alsa kredi de alsa bir ayda toplam bu miktar giriyor. Kredi olarak verilen kısım mezuniyetten sonra geri ödeniyor. Yani kredi alan öğrenci için bu para ileride kazanacağı maaştan şimdiden alınmış bir borç.

Devlet yurdunun aylık ücreti ise yere ve yurt tipine göre değişse de ortalama 1.290 liradan 1.590 liraya çıkarıldı. Artış yaklaşık yüzde 23. Dört binden yurt ücreti çıkınca öğrencinin elinde 2.410 lira kalıyor. Buparayla yemek yenecek, ulaşım ödenecek, telefon faturası ödenecek, ders malzemesi alınacak.

Üstelik herkes 1.590 liralık yurda giremiyor. Yükseköğretim yurtlarının yatak kapasitesi 2025’te 996 bin 306 iken 30 Haziran 2026’da 993 bin 258’e düştü. Örgün öğretimde 3 milyon 714 bin öğrenci okuyor. Yaklaşık dört öğrenciye bir yatak düşüyor ve bu sayı artmıyor, azalıyor.

Yılın ilk yarısında 10 bin 538 yatak eklendi, 13 bin 719 yatak ise kullanım dışı kaldı. Kapatılan binaların bir kısmı ömrünü doldurmuş, bir kısmı deprem güvenliği sağlamıyor. Öğrenci yurtta yer bulamayınca özel yurda, ev kirasına ya da aile yanına gitmek zorunda kalıyor hatta bu durumu fırsat bilen dinci gerici gruplar çok daha ucuza öğrenci yurtları açıyor kendine mürit topluyor.

Ev tutmak da kolay değil. Öğrenciler evleri paylaşıyor, uzak semtlere taşınıyor, bazen okulu bırakıp memlekete dönüyor. Bu ayrılıkların hiçbiri “yoksulluk” olarak kayda geçmiyor. Kağıtta bunlar kişisel tercih gibi görünüyor. Bütçedeki açığı öğrenci kapatıyor. Yetersiz yurt kapasitesinin, artan kira ve yaşam maliyetinin, yemek ve ulaşım giderlerinin, burs ve kredilerin düşüklüğünün öğrencileri borçlanmaya, kumara, uyuşturucu müptelalığına, güvencesiz işlerde çalışmaya yönelttiği ortada. Bunu görmek için istatistiklere bakmaya hiç gerek yok, kampüs kapısında durmak yetiyor. Ders çıkışı kurye olan, hafta sonu kafede çalışan, akşamları mağazada duran öğrenci sayısı her yıl artıyor.

Öğrencinin çalışması çoğu zaman “harçlık çıkarmak” olarak görülse de bu, ders programına göre ayarlanan, esnek ve ucuz bir emek. İşveren için öğrenci işçiden iyisi yok. Öğrenci düşük ücrete razı olur, sınav haftası işi bırakır, sigorta girişi yapılmamasını dert etmez, sendikal örgütlenmeye dahil olmaz.

Öğrenci yoksulluğunu öğrencilerin kendi iç meselesi olarak görmek de yanlış olur. Öğrencinin cebindeki para çoğu zaman evden geliyor ve ev bütçesi zaten sıkışık. Böyle bir evden bir çocuk üniversiteyi kazandığında, bütçeye yeni bir kalem ekleniyor. Öğrenciye gönderilen para, evdeki mutfaktan kısılıyor. Öğrenci yoksulluğu evdeki yoksulluğun başka bir şehre taşınmış hali oluyor. Bunların yanında şehir dışında okuma masraflarından dolayı örneğin Hacettepe, Ankara Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi hedefleyen ve kazanan bir genç kendi şehrinde kalıp Dokuz Eylül Üniversitesi’ne Ege’ye razı olabiliyor ve bu örnekler güngeçtikçe artıyor.

Yoksulluğun en açık görüldüğü yerlerden biri de mahalle. Kira zammını mahalledehissediyoruz. Öğrenci de bir mahalleye ya kiracı olarak giriyor ya da kendi mahallesinden ayrılıp başka bir mahalleye gidiyor. Kampüs ile mahalle arasında bir duvar yok. Öğrencininaldığı kredi kira olarak mahalleye gidiyor. İşe gitmek için bindiği otobüs mahalleden geçiyor. Ailesi de mahallede yaşıyor. Mahalle aynı zamanda sorunların ortak konuşulabildiği tek yer. Kiracı ile kiracı, komşu ilekomşu, öğrenci ile öğrencinin ailesi orada karşılaşıyor. Kira, fatura, yemek, çocuğun dersi, borç gibi somut ihtiyaçlar mahallede birlikte ele alınabiliyor. Üniversiteli bir öğrenci mahalledeki lise öğrencisine ders anlatabilir. Kiracılar kira artışını birlikte konuşabilir. Mahalle buluşmaları, kimsenin tek başına çözemediği sorunların ortak olduğunu gösterebilir.Yoksulluk bireysel bir başarısızlık olarak yaşandığında insan kendini suçluyor, çocuklarına doğum günü pastası alamayan babalar bunalıma giriyor intihar ediyor. Mahallede aynı sorunu yaşayan başka insanlarla birlikte olmak bunun kişisel bir hata olmadığı anlaşılabilir.

Mahallelerimizde yaratacağımız dayanışma ortamıyla somut sorunların ne kadar ortakolduğunu göstermeli, onlarla birlikte çözümleri tartışıp karar almalı, sorumlulukları dağıtmalı ve insanlarımızı “Pazardan üç dört torba meyve sebze aldım 1000 lira verdim, ekonomi kötüye gidiyor” demekten, “Bu uyuşturucu illeti her yeri sardı, gençleri yol kenarlarında baygın halde görür olduk” diye yakınmaktan bir adım öne atmalı ve gücünün farkında özneler haline getirmeliyiz.

Bu koşullar insanı yoruyor. Türkiye’de antidepresan tüketimi 2016’da 45 milyon 132 binkutuyken 2025 sonunda 71 milyon 527 bin kutuya çıktı. Dokuz yılda yaklaşık 26 milyon kutu artış var. Bu artışın bir kısmı daha önce tedavi görmeyen insanların doktora gidebilmesinden kaynaklanıyor olabilir ama artışın büyük bölümü borçla, kirayla, işsizlikle ve geleceğin belirsizliğiyle ilgili. Sınav sonucu kötü gelen, iş görüşmesinden ret alan ya da kira zammı alan bir insana ilaç yazıldığında sorun kişisel bir sağlık sorununa çevriliyor. Sorun kişide aranıyor, düzende aranmıyor. Toplumumuzun emekçi öğrenci kesimlerinin ruh sağlığı bu yüzden bir sağlık hizmeti meselesi olduğu kadar geçim meselesi.

Üniversite okumanın yanında hizmet sektöründe çalışan öğrenciler arasında etken maddesi metilfenidat olan ritalin, concerta vb. ilaçların ticareti ve kullanımı yaygınlaşıyor. Asıl olarak dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu yaşayan insanlara reçete edilen, kişinin uyku, yorgunluk vb. hislerini azaltıp odak süresini artıran ilaçlar yoğun çalışan üniversite öğrencileri arasında amacının tamamen dışında kullanılıyor, bu bozukluğa sahip olmayan kişiler kendilerine ilacı reçete ettirip ticaretini yapıyor.

Egemen sınıflar halkı birey birey bölmek için her insanın ne kadar özel olduğu, yaşadığı hislerin bireysel ve geçici süreçlerden ibaret olduğu gibi yalanlara sık sık başvuruyor. Halkımız yorgun, geleceğe de şimdiye de umutsuzluk ve yılgınlık duyuyor. Yirmili yaşlarında genç insanlar kampüste yüzlerinden bıkkınlık akan şekilde birer tabut gibi oradan oraya yürüyor sürükleniyor, mahallelerimiz cansız. Cebimize emperyalizmin maşalarından akan fonlar ya da arkamızda bürokrasi olmasa da henüz karamsar gözüken öğrenci gençliğin dayanışma ortamında açığa çıkardığımız dinamizmi mahallelerimizi de kampüslerimizi de güzelleştirmek için yeterlidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.