Doğan Baran
Geçmişi hatırlarken çoğu zaman propagandaya kayan, birbirini tekrar eden cümleler dolaşır zihnimizde. Böylece üzerine düşündüğümüz olayın ya da kişilerin temel sorununu es geçer/kaçırır; daha tali meselelere odaklanırız. Bu, günü kotaran yaklaşım, örneğin Kızıldere ve Mahirler gibi önemli değerlerimizden öğreneceklerimizin hep eksik kalmasına yol açar.
Şimdi, memleketimizin ve dünyamızın savaşlarla, zulümle, açlık ve bitmek tükenmek bilmeyen yoksullukla boğulduğu şu günlerde doğru kavrayışlara ihtiyacımız bulunmaktadır. Geçmişimiz, geleceğimize ışık tutar, örnek oluşturur. Sorumluluğumuzun farkındayız. Tam da bu anlayışla, Kızıldere’nin ve dönemin devrimci ruhunun öne çıkarılması, kavranması gereken yönleri üzerinde tekrar duracağız.
Dönemin Ruhu: Kızıldere Neyin Mücadelesiydi?
Bilindiği gibi Kızıldere eylemi, ağırlıklı olarak THKP-C militanlarının, THKO liderlerinin idamını engellemek için giriştiği bir dayanışma eylemiydi. Ordu Ünye’de bulunan radar üssü basılacak, İngiliz ve Kanadalı teknisyenler rehin alınacak, onlara karşılık ise Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın hayatları kurtarılacaktı. Planlandığı gibi olmadı ancak kararlılıktan ve cesaretten ise vazgeçilmedi. Aralarında Mahir Çayan ve THKO’dan Cihan Alptekin’in de olduğu 10 devrimci yaşamını yitirdi.
Çoğu zaman Kızıldere yalnızca direnç ve fedakarlık, cüret boyutlarıyla ele alındı. Elbette öyleydi de. Devrimcilerin bu destansı kahramanlıkları sonraki kuşaklara örnek oldu, ışık tuttu. Ancak Kızıldere, bunun daha ötesindeydi. 30 Mart 1972, tüm bunların yanında gerçek bir insanlaşma çabasıydı. Yoldaşlık ve dayanışma pratiğinin en belirgin örneklerinden oldu.
Bilindiği gibi Che, dayanışmayı tanımlarken “ezilenlerin inceliği” ifadesini öne çıkardı. Yani dayanışma eylemini insanın insanlaşmasına, güzeli ve yüceyi öne çıkarmasına imkan tanıyan bir estetik yön barındırmasına olanak görüyordu. Dayanışan ile dayanışılan arasındaki mesafenin açık kaldığı, lütfun ötesine geçmeyen bir şey olamazdı dayanışma. Aksine dayanışma, tarafları birbirine yakınlaştırır, insanlaştırırdı. Che’nin “yoldaşlık” olarak tariflediği şeyin, en yüce dayanışma eylemi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Che ve Küba Devrimi’nin liderleri bu en yüce değerlerin temsilcileri oldular. Kızıldere’nin de dayanışmanın, yoldaşlığın en berrak ve en açık örneklerinden olduğu aşikardır.
Bu yönleriyle Kızıldere yalnızca münferit bir örnek olamaz elbette. Aynı zamanda dönemin de ruhudur. Bu ruh, gerçek bir irade ile, dönemin devrimciliği tarafından inşa edilmeye çalışılmıştır. THKO tarafından planlanan Kasım 1971 cezaevi firarına Mahir, Ulaş ve Ziya Yılmaz’ın da dahil edilişi, ardından THKP-C ve THKO tarafından organize edilen Kızıldere ve TKP-ML’nin ilk eylemi (Nurhak Dağları’nda katledilen Sinanları ihbar eden muhtarın cezalandırılması) gibi örnekler, dönemin devrimci hareketlerinin temel karakterlerinden olan dayanışma çizgisini ortaya koyar.
İrademizi Neye Yoğunlaştırmalıyız?
Kızıldere’de kendisini gösteren yoldaşlık çizgisinin dönemin ruhu olduğunu ve devrimci liderlerin bu ruhu yaratmak açısından iradi davrandığını belirttik. Bu, sürecin idealize edilmesine götürmemelidir bizi ama tüm eksikliklere rağmen bu yüce dayanışma anlayışında ısrar edilmesinin üzerine de özel olarak düşünülmelidir.
Fedakarlık, cesaret, yoldaşlık gibi rekabet, grupçuluk ve hatta sol içi şiddet dahi gerçekliğimizdir. Mücadele, bu gerçekliğimizde neyin öne çıkarılması, neyin miras ve örnek alınması, neyin geleceğimize temel oluşturması için seçimlerimizdir de. Öte taraftan mücadele, neyin muhasebesinin yapılması ve hangi yönlerimizle hesaplaşmamız üzerine de mücadeledir. Bugün Kızıldere’yi sahipleniyor isek, bunu es geçmemeli, örgüt ve örgütlenme stratejimiz ve kadrolaşma anlayışımızı miras aldığımız değerlere uygun inşa etmeliyiz.
Devrimcilik geçmişin karikatürleştirilmesi olamaz. Bundan kaçınmalıyız. Bu karikatürleştirme, gerçekliğin es geçilmesine; propaganda uğruna kitleleri aldatmaya, onları koşullandırmaya/manipüle etmeye varır. Devrimci olan ise bu gerçekliğimiz ile yüzleşmemizi sağlayan cesaretin ve kararlılığın öne çıkarılmasıdır.
Sonuç
Mahirler anti-emperyalist mücadelenin, yurtseverlik duygusunun ve halk sevgisinin örnekleri de oldular. Sosyalist hareketin bağımsızlığı, THKP-C için ilkesel önemdeydi. Bugün yurtseverlik denilince bir kısım solun aklına “şovenizm” geldiğini bilsek de, Mahir, yurtseverlik duygusunu yitirmiş bir devrimciyi, silahını yitirmiş bir orduyu örnek vererek “eksik” olarak tanımlıyordu. Mahir denilince akla dahası da gelir ancak bu yazımızda yalnızca Kızıldere’nin anlamı üzerine düşünmeye gayret ettik.
Türkiye devrimci hareketi akıntıda sürüklenen yapraklar gibi, büyük fedakarlıklarına yakışmayacak bir iradesizlikle, kapitalist sistemin belirli yönlerinden etkilendi. Yukarıda ifade ettiğimiz grupçuluk, rekabet ve hatta sol içi şiddet dahi bu iradesizliğimizin sonuçlarından oldu. Birbiri uğruna canını feda eden gruplar pratiğinin, birbirine bu denli kayıtsızlık durumuna kadar gerilemesi üzerine düşünmemi bir zorunluluk.
Şimdi Kızıldere ya da devrimci önderlerin anlayış ve pratikleri birçokları tarafından sahiplenilmektedir ve bu elbette mutluluk vericidir. Ancak bu sahipleniş, Kızıldere’nin anlamı ve değerleri üzerine düşünüp kendini dönüştürmeyi, sosyalist hareketimizin ortak paydasını geliştirmeyi değil; propagandanın ve salt grup çıkarlarının esas alınmasını temel alıyorsa, o doğru bir sahipleniş olamaz.
Kızıldere’yi anan, sosyalist hareketimizin genel çıkarlarını düşünmelidir. Kızıldere’yi anan, sosyalist solda dayanışmacılığın ve yoldaşlık ilişkilerinin geliştirilmesi için çalışmalıdır. Kızıldere’yi anan, kendi gerçekliği ile yüzleşme çabasıyla; grupçuluğu, rekabeti, ben merkezciliği reddeden bir örgütlenme yapısı ortaya koymalıdır. Bugün Kızıldere’den öğrenmek gibi büyük bir sorumluluğa sahibiz.
























