Şevval Özdemir
“Ne alnımızda bir ayıp,
Ne koltuk altında saklı haçımız
Biz bu halkı sevdik
Ve bu ülkeyi
İşte bağışlanmaz
Korkunç suçumuz…”
Ölümünün 35. yıldönümünde Ahmed Arif’i sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Diyarbakır’da doğan Ahmed Arif, gençlik yıllarında Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde felsefe öğrenimi gördü. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında yayımlanmaya başladığında Türk şiirinde farklı eğilimler öne çıkıyordu. Ancak o, dönemin egemen şiir anlayışlarına kapılmadan kendi sesini kurdu. Toplumcu şiirin büyük ustası Nazım Hikmet’in yolundan ilerledi fakat onu taklit etmedi.
Nazım Hikmet ile şiir tarzı ne kadar benzese de farklılıkları vardı. Bu farklılıkları Cemal Süreyya şu cümlelerle ifade ediyor;
“Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovada akan “büyük ve bereketli bir ırmak” gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları “âsi” dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. “Daha deniz görmemiş” çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”
Ahmed Arif’in şiiri bir ağıtla bir isyan türküsü arasında salınır. Ezilenlerin acısını anlatırken umudu hiç terk etmez. Dizelerinde yoksulluğun, sürgünün, baskının ve mahpusluğun izleri vardır; fakat bunlar karamsarlığa değil, mücadele azmine dönüşür. Bu nedenle onun şiiri yalnızca bireysel duyguların değil, kolektif bir hafızanın ve ortak bir direniş ruhunun şiiridir.
“Döğüşenler de var bu havalarda
El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
Ümit, öfkeli ve mahzun
Ümit, sapına kadar namuslu ağlara çekilmiş
Kar altındadır.”
Yaşamı boyunca baskılarla karşılaşmış, tutuklanmış, işkence görmüş ve bedeller ödemiştir. Buna rağmen halktan yana duruşundan, eşitlik ve özgürlük özleminden vazgeçmemiştir. Şiiriyle olduğu kadar yaşamıyla da toplumcu sanatçının sorumluluğunu taşımıştır.
Ahmed Arif’in şiirleri uzun bir damıtma sürecinin ürünüdür; dizelerini önce zihninde ve yüreğinde olgunlaştırır, sonra kağıda aktarır. Ahmed Arif’in şiirlerinin günümüzde hala dilden dile dolaşmasını sağlayan belki de bu damıtma sürecidir. Onun dizelerinde her sözcük, halkın tarihinden, direniş birikiminden ve insanlığın özgürlük mücadelesinden süzülüp gelir. Bu yüzden Ahmed Arif’in şiirinde her bir kelime tarihsel ve siyasal bir yük taşır. “Prometheus’u yakan kara sevda” dizesinde karşımıza çıkan Prometheus figürü de bu devrimci şiir dilinin en güçlü örneklerinden biridir.
“İşte sanki dağ yeli
Ve işte sanki meltem…
Kimse toz konduramaz
Kesip attığımız tırnağa bile.
Sen en güzel kızısın
Bütün galaksilerin
Bense tözüyüm artık
Akkor tözüyüm,
Prometheus’u yakan
Kara sevdanın…”
Akkor, yanmakta olan, kor halindeki maddeyi ifade eder. Ahmed Arif artık sıradan bir varlık değil, yanarak dönüşmüş, ateşin özü haline gelmiş bir bilinçtir. Bu dönüşümün kaynağı ise “kara sevda”dır. Fakat bu dizelerde bahsedilen kara sevda, Leyla Erbil’e ya da herhangi bir bireysel aşka duyulan sevda değil; halka, özgürlüğe, insana duyulan sevdadır. Antik Yunan mitolojisinde Prometheus, ateşi tanrılardan çalıp insanlara veren ve bu yüzden ağır işkencelere mahkum edilen bir başkaldırı figürüdür. Yüzyıllardır devrimci düşünce ve ilerici sanat tarafından insanlığın kurtuluş mücadelesinin sembollerinden biri olarak yorumlanmıştır. Otoriteye boyun eğmeyen, bilgiyi ve aydınlığı insanlığa taşıyan direnişçi insanın simgesidir Prometheus.
Mitolojide Prometheus ateşi taşırken, bu şiirde onu yakan şey “kara sevda”dır. Yani insanı ateşe atan, mücadeleye sürükleyen, bedel ödemeyi göze aldıran güç sevgidir. Bu sevgi, bireysel bir tutkunun çok ötesinde, halkına ve özgürlüğe duyulan bağlılıktır. Bir insanı devrimci yapan şey nefret, kin değil; insanlığa duyulan sevgidir Ahmed Arif’e göre. İnsanları mücadeleye çağıran şey kin değil; daha güzel, daha eşit ve daha özgür bir dünya özlemidir.
Onun şiirlerinde yankılanan ses hala Anadolu’nun dağlarından, emekçilerin alın terinden, özgürlük için mücadele edenlerin yüreğinden yükselmektedir. Ahmed Arif, bütün acıların içinden umudu büyüten seslerden biridir. Aradan yıllar geçmesine rağmen şiirleri hala dilden dile dolaşır; halkın acısından doğan şiirler nasıl unutulur ki?























