Antideutsch Hareket: Antifaşizm adına emperyalizme teslimiyet

0
19

Karaca Kaplan

7 Ekim 2023’ten itibaren Alman devletinin tüm güç ve aygıtlarıyla Filistin dayanışmasını bastırmaya yönelik girişimleri dünya çapında tartışmalara neden oldu. Alman devleti, uzun bir süredir Avrupa’da Filistin dayanışmanı engelleyen pratiği ile özellikle öne çıkmaktadır. Çeşitli eylem ve etkinliklerin yasaklanması, “Nehirden denize özgür Filistin” sloganının kriminalleştirilmeye çalışılması, polis şiddeti ve bunların temeli olan İsrail devletine yönelik eleştirilerin, antisemitizm olarak nitelendirilmesi ve insanların kamuoyu önünde hedef gösterilmesi gibi çok çeşitli pratikler bazı örnekler arasındadır. Başka ülkelerdeki polis şiddetini kınayan ve insan hakları savunucusu rolüne bürünen Alman devletinin polisi, kendi vatandaşlarını Filistin eylemlerinde öldüresiye döverken ve onlara işkence ederken, elbette bunu Ortadoğu’daki tek demokrasi olarak sunulan İsrail’in “var olma hakkı” uğruna yaptığını iddia etmektedir çünkü 18 Mart 2018’de dönemin başbakanı Angela Merkel, İsrail Parlamentosu’nda yaptığı bir konuşmada, İsrail’in güvenliğinin, “Alman devlet aklının” (Staatsräson) bir parçası olduğunu deklare etmiştir (1). Alman polisi, çocukları ve kadınları yumruklarken ana akım medya kuruluşları ise Filistin’de işlenen soykırıma karşı sesini yükselten insanları “islamcı teröristler” diye yaftalamaktan çekinmeyecek, pimi çekilmiş bir el bombası gibi iftiraları ortaya atacak ve linç kampanyaları sonucunda insanların işlerinden kovulmasında önemli bir rol oynayacaktı. Almanya’nın resmi yaklaşımının yanında, bu sürece tüm gücüyle katılan bir başka kesim daha bulunmaktadır: Alman devletini sözde eleştiren, kendisini “antifaşist sol” olarak tanımlamasına rağmen İsrail devletiyle dayanışmayı temel siyasal faaliyet alanı haline getiren “Antideutsch” (Anti Alman) hareket. Bu yazıda onlarca yıl boyunca Almanya solunu etkisi altına almış ve orada belirleyici bir rol oynamış Antideutsch hareketi ele alacağız (2).

Peki kendisini “antifaşist” olarak tanımlayan Antideutsch hareket nedir ve nasıl ortaya çıkmıştır?

Anti-emperyalizm karşıtı Antideutsch hareketin temel savları

Öncelikle Antideutsch hareketin içerisinde yer alan ve kendilerini anti-faşist olarak tanımlayan bazı grupların, kendilerini doğrudan “Antideutsch” olarak tanımlamadıklarını belirtmek gerekir. Fakat savundukları tezler ve siyasal pratikleri bakımından Antideutsch hareketinin bir parçası olarak değerlendirilebilirler. Antideutsch hareketinin temel düşünsel dayanaklarını Alman milliyetçiliğine karşıtlık, Holokost’tan kaynaklanan tarihsel sorumluluk ve kolektif suçluluk duygusu oluşturmaktadır. Hareketin ideolojik yaklaşımı, Alman ulusal kimliğine yönelik köklü bir reddetme ve bu kimlikle bağlantılı devasa bir utanç duygusu etrafında şekillenmektedir. Dolaysıyla, Almanya’nın Nazi geçmişinden kaynaklanan tarihsel sorumluluğu ve bu geçmişin yarattığı kolektif suçluluk duygusu, hareketin siyasal düşüncesinde merkezi bir yer tutmaktadır. Bu çerçevede antisemitizmle hesaplaşmak, İsrail devletinin var olma hakkını ve güvenliğini savunmak, hareketin antifaşist siyaset anlayışının temel unsurları arasında yer almaktadır. Nitekim hareket içerisinde, komünizm ile siyonizmi bir arada savunduğunu ifade eden çevreler de bulunmaktadır.

Yazının devamında tarihsel gelişimini ve emperyalizme verdiği desteği daha ayrıntılı ele alacağımız bu hareketin, kuruluşundan bu yana süregelen temel pratiklerinden birinin emperyalist savaşlara destek vermek ve anti-emperyalist hareketleri sol içerisinden sistematik biçimde düşman ilan etmek ve tasfiye etmeye çalışmak olduğu görülmektedir.  Bu noktada öne çıkan argümanlardan biri, antiemperyalist ve Marksist çevrelerin “solcu antisemitler” olarak nitelendirilmesidir. İşin ironik yanı, “solcu antisemitizm” suçlamasının yalnızca Almanlara veya göçmenlere değil, anti-siyonist Yahudilere karşı da bir suçlama ve siyasal itibarsızlaştırma aracı olarak kullanılmasıdır. Nitekim Karl Marx bile “Yahudi Sorunu Üzerine” (Zur Judenfrage) başlıklı yazısı nedeniyle antisemit olmakla suçlanmıştır. Hareket daima ABD ve İsrail ile koşulsuz dayanışma içerisindedir (3; 4), tarihsel ve politik analizlerinin merkezinde sürekli olarak Yahudilerin maruz kaldığı zulmün yer aldığı görülmektedir. Bundan dolayı, hareketin siyasal odağı büyük ölçüde Ortadoğu ve ABD ekseninde şekillenmektedir. 

Gerhard Hanloser, Antideutsch hareketini ele aldığı kitabında (4) antideutsch olan Thomas Haury’nin çalışmalarına da değinerek, hareketin anti-emperyalizme yönelik eleştirilerinin temel dayanaklarını ortaya koymaktadır. Haury’ye göre anti-emperyalist siyaset, Almanya’nın tarihsel sorumluluğuyla yüzleşmek yerine bu sorumluluğu hafifletmeye ve Alman toplumunun geçmişiyle kurduğu ilişkiyi normalleştirmeye hizmet etmektedir. Ona göre, önde gelen anti-emperyalistlerin söylemlerinde yalnızca ezilen halklarla dayanışma ve mücadeleci bir topluluk oluşturma arzusu değil, aynı zamanda soldan beslenen yeni bir milliyetçilik anlayışının izleri de bulunmaktadır. Bu anlayışın arka planında, Alman kolektifinin tarihsel suçlarından ve geçmişinden kaynaklanan sorumluluklardan kurtulma, böylece Almanya’nın uluslararası siyasette sıradan bir ulus-devlet olarak konumlanmasını mümkün kılma isteği yatmaktadır. Haury’nin eleştirileri bununla da sınırlı değildir. Haury ayrıca anti-emperyalist düşüncede siyasetin ve ekonomik ilişkilerin yapısal koşulları yerine belirli kişi ve grupların iradesine, niyetlerine ve eylemlerine odaklanma eğilimi bulunduğunu iddia etmektedir. Bu yaklaşım, karmaşık toplumsal ve ekonomik süreçlerin kişiselleştirilerek açıklanmasına yol açmaktadır. Haury, söz konusu özelliklerin anti-emperyalist düşünce ile antisemitik dünya görüşü arasında yapısal benzerlikler oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Nitekim Antideutsch hareket, Almanya solunda ideolojik ve siyasal bir hegemonya kurmayı hedeflemiş, 7 Ekim 2023’e kadar da bu çabasında önemli ölçüde başarılı olmuştur. Bu siyasal yönelimin en belirgin yansımalarından biri ise hareketin Filistin meselesine yaklaşımında ortaya çıkmaktadır. Hareket Filistinlilerin yaşadıkları zulme yönelik tutumunda, Alman devletinin ve İsrail’in politikalarıyla aynı çizgide durmakta, devlet aklını savunmakta ve bu politikaların sözcülüğünü üstlenmektedir. Hatta hareketin bazı çevreleri, eylemlerinde “Filistin, çeneni kapat!” sloganını taşıyan pankartlarla İsrail ile dayanışma tutumunu anti-faşist siyasetin bir gerekliliği olarak sunmuştur. Pratikte ise Antideutsch hareket Filistin yanlısı eylem ve örgütlenmelerin kriminalize edilmesini meşrulaştıran söylemlere büyük ölcüde katkıda bulunmuş ve gösteri ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamaların savunmuştur. Ayrıca hareketin pratikleri Filistin dayanışmasını savunan kişilerin kamuoyu önünde hedef gösterilmesine, iş yerlerinde ve üniversitelerde “ifşa” edilerek bulundukları kurumlardan uzaklaştırılmaları için kampanyalar yürütülmesine kadar varmıştır. Devamında ise Filistin dayanışması içerisinde bulunan kişilerin bulundukları kurumlara doğrudan fiziksel saldırıların gerçekleşmesi gelmektedir. Örneğin 2023 yılında Almanya’nın Leipzig kentinde, çeşitli sol örgütlerin göçmenler için faaliyet düzenlediği bir binaya saldırı düzenlenmişti (5). Saldırıda binanın pencereleri kırılmış ve içeriye domuz yağı bulunan bir kap atılmıştı ve saldırıyı kendisini “antifaşist” olarak tanımlayan bir grup üstlenmişti (6). Ondan iki yıl önce ise yine Leipzig’de, yine aynı kitle tarafından polis şiddetine karşı düzenlenen bir eylem sırasında bir camiye saldırı düzenlemişlerdi (7). Güncel bir örnek ise Ekim 2026 da yine aynı şehirde, Filistin dayanışmasında aktif yer alan bir kadının tehditler sonrası evinin kundaklanması oldu (8). Antideutsch hareketin ironik ve aynı zamanda trajik yanı, kendisini antifaşist olarak tanımlayan bu hareketin, açıkça ırkçı ve İslamofobik bir çizgiye savrulmuş olmasıdır.

Bu siyasal çizginin bir diğer boyutunu ise hareketin kimlik politikaları ekseninde yürüttüğü faaliyetler oluşturmaktadır. Antideutsch gruplar; antikapitalizm, feminizm, ırkçılıkla mücadele gibi söylemler ile Antifa faaliyetleri, mülteci ve Rojava dayanışması ve son dönemde İran monarşisi yanlılarıyla (Pehlevi grubu) dayanışma gibi farklı siyasal alanlarda faaliyet göstermektedir.

Tarihsel arka plan: Savaş sonrası Almanya

Antideutsch hareketinin kökenlerini anlayabilmek için Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki tarihine daha yakından bakmak gerekir. Nazi faşizmi, 1933 – 1945 yıllarında Avrupa’da yaklaşık altı milyon Yahudi’yi sistematik bir plan doğrultusunda katletti. Nazi Almanyası’nın 1945 yılında Sovyet Kızıl Ordusu tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından Almanya’da sözde “Nazizmden arındırma” (Entnazifizierung) süreci başlatılmıştı. Fakat o süreçte bunun sadece teoride işlendiği iddia edilen, fakat pratikte uygulanmayan bir şey olduğu da bilinmektedir. Eski Nazi kadroların bir bölümü, savaş sonrasında kamu kurumlarında, yargıda, üniversitelerde ve istihbarat teşkilatı gibi yapılarda görev almaya devam etti. Savaş sonrası Alman toplumunda Nazi faşizmi ile hesaplaşmanın sınırlı kalması ve antikomünist düşüncenin güçlenmesi, daha sonraki kuşakların antisemitizm tartışmalarını şekillendirdi. 

Antideutsch hareket henüz ortaya çıkmamışken bile, sol çevrelerde “antifaşist” bir perspektiften hareketle 1948’de kurulan İsrail devletine yönelik bir sempati besleniyordu ve İsrail’e ilişkin romantize edilmiş algılar da güçlenmişti. Filistinlilerin zorla sürüldüğü topraklar üzerinde, sömürgeci bir proje olarak kurulan Kibbutzlar, Batı solunun bazı kesimleri tarafından sosyalist bir proje olarak pazarlanıyor ve idealize ediliyordu. Oysa siyonist devlet projesinin hayata geçirilmesi sürecinde Filistinliler topraklarından zorla sürülmüş, yaklaşık 800 köy ve 11 mahalle boşaltılarak yıkılmış, katliamlar ve tecavüzler yaşanmış, yaklaşık 800 bin Filistinli yurtlarından koparılarak sürgüne mahkûm edilmişti (9). Ne var ki Filistin halkına karşı işlenen ve uluslararası hukuk kapsamında insanlığa karşı suç teşkil eden eylemler, kendisini “antifaşist” olarak tanımlayan söz konusu çevrelerin gündeminde kayda değer bir yer bulmuyordu.

Frankfurt Okulu, faşizm ve antisemitizm tartışmaları

Antideutsch hareketinin ideolojik yapısını anlamak için Frankfurt Okulu’na da değinmek gerekir. 1948’de İsrail devletinin kurulmasının ardından Batı Almanya ile İsrail arasındaki ilişkiler, uzun süre resmi diplomatik düzeyde sınırlı kaldı. Bu durum, büyük ölçüde Batı Almanya’nın Arap devletleriyle ilişkilerini koruma ve bu ülkeleri karşısına almama isteğinden kaynaklanıyordu. O dönemde sol çevrelerde, yaklaşık altı milyon Yahudi’nin katledilmesinden sorumlu olan Alman devletinin İsrail’le diplomatik ilişki kurmaktan kaçınması eleştiri konusu yapılıyordu. İki ülke arasındaki ilişkiler, 1952 yılında Lüksemburg Antlaşması’nın imzalanmasıyla resmiyete döküldü. Antlaşma kapsamında Batı Almanya, “Nazi zulmünün yol açtığı maddi kayıpların telafisi amacıyla” İsrail’e ve Yahudi mağdurları temsil eden kuruluşlara ödeme yaptı. Söz konusu ödemeler, İsrail ekonomisinin yeniden inşası ve gelişimi açısından önemli bir kaynak oluşturdu. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler ise 1965 yılında resmen kuruldu. Fakat, resmi diplomatik ilişkilerin kurulmasından çok önce de taraflar arasında ekonomik ve güvenlik alanlarında çeşitli iş birlikleri geliştirilmişti. Bu iş birliği, Batı Almanya’nın ABD menşeli silahları gizlice İsrail’e ulaştırmasını da kapsıyordu (10).

İsrail Devleti’nin kuruluş sürecinin yaşandığı 1948 yılında ve sonrasındaki dönemde, Frankfurt Okulu’nun düşünürleri arasında yer alan Theodor W. Adorno, Max Horkheimer, Erich Fromm ve Herbert Marcuse’nin geliştirdiği eleştirel yaklaşımlar, Nazi faşizminin ortaya çıkışını ve toplumsal temellerini anlamaya yönelik çalışmaları da konu edindi. Frankfurt Okulu düşünürlerin çalışmalarında özellikle, Almanya gibi sanayileşmiş, ekonomik ve teknolojik açıdan gelişmiş bir toplumda faşizmin nasıl mümkün hale gelebildiği, Alman işçi sınıfının neden faşizme karşı etkili bir siyasal direniş geliştiremediği ve Alman toplumunun faşizmin yükselişindeki rolünün nasıl açıklanabileceği soruları merkezi bir yer tutmuştur. Bu bağlamda otoriter kişilik yapıları, antisemitizm, toplumsal yabancılaşma, kapitalist üretim ilişkileri, ideolojik manipülasyon ve kitlelerin siyasal davranışları eleştirel toplum teorisinin temel araştırma konuları arasında yer almıştır (Theodor W. Adorno & Max Horkheimer (1944): Aydınlanma’nın Diyalektiği; Theodor W. Adorno (1950): Otoriteryen Kişilik Üzerine Niteliksel İdeoloji İncelemeleri). Kendilerini modern Marksist olarak tanımlayan Frankfurt Okulu teorisyenleri, elitist yaklaşımları ve devrimci hareketlere yönelik mesafeli, hatta düşmanca tutumlarıyla bilinmektedir. Horkheimer 1969 yılında verdiği bir demeçte bu tutumunu şu sözlerle ifade etmişti: “Çünkü yazılarımın devrimci propaganda amacıyla kullanılmasını istemiyordum. Toplum eleştirisi, evet. Ancak devrim çağrısı, kesinlikle hayır! Nasyonal sosyalizm aşıldıktan sonra, yeni bir devrim muhtemelen yeniden bir diktatörlük yaratacaktı” (11).

1967 Altı Gün Savaşı

1967’de yaşanan Altı Gün Savaşı, Alman solu açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Sol içerisinde savaşın başlamasına ilişkin farklı tarihsel değerlendirmeler bulunsa da İsrail’in Sina Yarımadası’nı, Gazze Şeridi’ni, Doğu Kudüs dahil Batı Şeria’yı ve Golan Tepeleri’ni işgal etmesi, uluslararası siyaset içerisinde tartışmalara nedeni olmuşu. O dönemde Vietnam Savaşı sürüyor, dünya genelinde 68 kuşağı olarak anılan anti-emperyalist hareketler, öğrenci mücadeleleri ve ulusal kurtuluş hareketleri giderek güç kazanıyordu. Bu gelişmelerin etkisiyle Batı Almanya’daki solun bir bölümü İsrail’i artık Holokost’tan kurtulan Yahudilerin güvenliğini sağlayan bir devlet olarak değil, ABD emperyalizmin Orta Doğu’daki stratejik müttefiki olarak değerlendirmeye; Filistin ulusal hareketi ise sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası olarak görülmeye başlandı. 

Fakat Anti-emperyalist hareket dünya çapında yükselmişken, Batı Almanya’da Nazizm, Holokost ve Alman tarihsel sorumluluğu üzerine 1980’li yıllarda tekrar tartışmalar gündeme geldi. Bunların en bilinenlerinden biri, 1986’da Ernst Nolte ve Frankfurt Okulu’nun ikinci jenerasyonu üyesi Jürgen Habermas arasında başlayan Historikerstreit (Tarihçiler Tartışması) idi. Tartışmanın merkezinde Nazi suçlarının tarihsel olarak nasıl açıklanacağı, Holokost’un özgüllüğü ve Alman geçmişinin başka tarihsel suçlarla karşılaştırılmasının sınırları bulunuyordu. Bu tartışmalar yalnızca akademik çevrelerle sınırlı kalmadı; Alman toplumunun geçmişle hesaplaşma biçimini ve solun antisemitizm karşısındaki tutumunu da etkiledi. Bazı sol çevrelerde, İsrail’e yönelik geçmişteki eleştirilerin ne ölçüde antisemitik kalıplar içerdiği sorgulanmaya başlandı. Diğer çevreler ise İsrail devletinin politikalarına yönelik eleştirinin antisemitizmle özdeşleştirilmesine karşı çıktı. Bu dönemde, günümüzde Antideutsch hareketinin anti-emperyalist hareketleri eleştirmek için sıklıkla başvurduğu “İsrail eleştirisi eşittir antisemitizm” söyleminin ideolojik temelleri atılmaya başlandı.

Sovyet Bloku’nun çöküşü ve Antideutsch hareketinin doğuşu

Antideutsch hareketin doğuşu ve yükselme süreci 1989 yılında Doğu Almanya’nın ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle eşzamanlı gelişti. Bu tarihsel kırılma, Almanya’da yeniden birleşme sürecinin yanı sıra sol hareket içerisinde derin ideolojik ve siyasal ayrışmaları da beraberinde getirdi. Antideutsch hareketinin ortaya çıkışını da bu tarihsel bağlam içerisinde değerlendirmek gerekir. 1990 yılında Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Alman milliyetçiliği ve ulusal kimlik tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Solun bir kesimi, birleşmenin Alman faşizminin yeniden yükselişine zemin hazırlayabileceğini ve yeni bir “Dördüncü Reich”ın ortaya çıkabileceğini savunuyordu. Bu çevrelere göre Alman milliyetçiliği yeniden güç kazanıyor, birleşmiş Almanya Avrupa’nın baskın gücü haline gelme potansiyeli taşıyor ve böylece tarihin tekerrür etme riski ortaya çıkıyordu. Bu tezler doğrultusunda, ağırlıklı olarak Maoist gelenekten, özellikle de Kommunistischer Bund (Komünist Birlik)çevresinden gelen gruplar, “Nie wieder Deutschland” (“Bir Daha Asla Almanya”) sloganı etrafında bir araya geldi (4). Böylece Antideutsch akımının ilk siyasal ve pratik adımları atılmış oldu. Sosyalist solun çözülüşü, Antideutsch hareketin ortaya çıkışını ve siyasal etkisini artırmasını mümkün kılan koşullardan biri olmuştur. Bu dönemde hareket, sosyalist solun sınıf mücadelesi ve emperyalizm eleştirisine karşı, liberal ve devlet merkezli siyasal yaklaşımları sol içerisinde alternatif bir ideolojik yönelim olarak empoze etmiştir.

Makalenin başında Antideutsch hareketinin, tarihsel gelişimi boyunca emperyalist savaşlarda ABD’nin yanında yer almasına dikkat çekmiştik. Bunun erken örneklerinden biri de 1990’ların başında patlak veren Körfez Savaşıdır. Savaş karşıtı çevreler ve özellikle öğrencilerden oluşan gruplar emperyalist müdahaleye “Kein Blut für Öl” (“Petrol için kan dökülmesin”) sloganıyla karşı çıkıyor, askeri müdahalenin ardındaki Batılı devletlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarını eleştiriyordu. Antideutsch çevreleri ise bu süreçte, Irak’a yönelik savaşın İsrail’in güvenliği için gerekli olduğunu savunuyor ve savaşa karşı sokaklara çıkan barış hareketini “Savaşa karşıysanız, İsrail’e karşısınız ve antisemitsiniz” söylemiyle saldırıyordu. O dönem Jürgen Habermas, Die Zeit gazetesinde yayımlanan “Savaş Mantığına Karşı. İhtiyatlı Davranma Çağrısı, Ancak İsrail’e Karşı Değil” başlıklı makalesinde, savaşın mantığına ve askeri şiddetin siyasal bir çözüm aracı haline getirilmesini karşı çıkarken, İsrail söz konusu olduğunda bu ihtiyat ilkesine bir istisna tanınması gerektiğini savunmuştur (12). Antideutsch hareket, aynı şekilde, dönemin ABD Başkanı George W. Bush’un 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ilan ettiği “War on Terror” (Teröre Karşı Savaş) politikası çerçevesinde başlatılan savaşları ve işgalleri de desteklemiştir. Bu kapsamda, hareketin bazı çevreleri NATO’nun Afganistan ve Libya müdahalelerinin yanı sıra ABD öncülüğündeki Irak işgaline de açık destek vermiştir.

Sonuç

Antideutsch hareket, antiemperyalist bir perspektiften değerlendirildiğinde, Alman devletinin çıkarlarıyla birebir örtüşen bir “sol” anlayışının temsilcisi olarak değerlendirilebilir. Antideutsch hareket, kendisini sol ve antifaşist olarak tanımlamasına rağmen, Alman emperyalizmiyle arasında deyim yerindeyse hiçbir siyasal mesafe bırakmamaktadır. Kendilerini çoğunlukla özgürlükçü ve otoriterliğe karşı bir hareket olarak sunarken, buna karşılık olarak Marksist kesimleri ise “otoriter” ya da “antisemit sol” olarak suçlamaktadır. Özellikle savaşlara ve emperyalist müdahalelere karşı çıkan gruplar ve kişiler, ulusal kimliği ve dini gözetmeksizin, bu söylemin doğrudan hedefi haline gelmektedir. Bu saldırı ve linç pratiği, söz konusu grupların ve kişilerin itibarsızlaştırılmasına hizmet etmektedir. Bu da Alman devletinin işine gelmektedir çünkü Almanya İsrail’in Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biridir. 

Ek olarak Antideutsch hareketin etkisinin bir dönem sosyalist solun belirli kesimlerine kadar uzanmış olmasına, bu çevrelerin siyasal tartışmalarını da etkilediğini ifade etmek gerekir. Ancak üç yıldır Gazze’de Filistinlilere karşı İsrail tarafından işlenen soykırımın bu açıdan bir dönüm noktası olduğu ve Antideutsch hareketin gerilediği ifade edilebilir. Özellikle genç kuşaklar arasında antiemperyalizme, sınıf mücadelesine ve Filistin halkının mücadelesine yönelik ilginin yeniden güçlenmesi önemli bir gelişmedir.

Makalenin sonunda üzerinde durulması gereken sorulardan biri, ulusal kimliğin reddi temelinde şekillenen benzer hareketlerin dünyanın başka bölgelerinde de ortaya çıkıp çıkmadığıdır. Bu bağlamda, aralarında tarihsel ve siyasal farklılıklar bulunmakla birlikte, Hamza Yalçın’ın 2021 yılında kaleme aldığı “Sosyalist Solda Türkofobi” (13) başlıklı yazıda ele alınan konuyla Antideutsch hareket arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır. Her iki örnekte de Türk ve Alman ulusal kimlikleri, kendi tarihsel ve toplumsal çeşitlilikleri göz ardı edilerek, adeta kötülüğün ve gericiliğin sembollerine indirgenmektedir. Bu yaklaşım, ilerici ve sosyalist hareketler içerisinde her iki ulusal kimliğe karşı yabancılaşma ve mesafe yaratmaktadır. Bu eğilimler, söz konusu toplumsal kesimlerin sosyalist hareketle olan bağlarını zayıflatmakta ve onları milliyetçi ve aşırı sağcı hareketlerin etkisine daha açık hale getirebilmektedir. Her iki akımın da sosyalist solun ve ilerici hareketlerin emperyalizme, siyonizme ve kimlik siyasetine yönelik eleştirel bilincini zayıflatan bir işlev gördüğü ifade edilebilir.

Fakat Almanya ve Türkiye tarihine baktığımızda, her iki ülkede de sosyalist hareketin teorik ve pratik alanlarında mücadele etmiş, bu uğurda hayatlarını feda etmiş devrimcilerin ve aydınların varlığını görebiliriz. Bu isimlerin her biri ülkeleri ve halkları için mücadele etmiş, başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanmış ve bu inançla mücadelelerini sürdürmüştür. Karl Marx, Friedrich Engels, Bertolt Brecht, Mustafa Suphi’ler, Deniz Gezmiş’ler, Nâzım Hikmet ve daha niceleri… Peki, bu insanları sırf ulusal kimlikleri nedeniyle faşist ilan edebilir miyiz? Kimliklerimizi ve geçmişimizi inkar etmek yerine, her iki ülkede de en karanlık dönemlerde o ülkenin aydınlık yüzü olmuş insanların var olduğunu ve var olmaya devam edeceğini hatırlatmalıyız kendimize. Geçmişe bakarken duymamız gereken duygu utanç değil, aksine faşizmin hüküm sürdüğü koşullarda direnmiş insanların varlığını hatırlamaktan doğan umut olmalıdır. Zira umut olmadan mücadele edilmez.

Kaynak

(1) Bundesregierung (2008): Rede von Bundeskanzlerin Dr. Angela Merkel vor der Knesset am 18. März 2008 in Jerusalem. Erişim: https://www.bundesregierung.de/breg-de/service/newsletter-und-abos/bulletin/rede-von-bundeskanzlerin-dr-angela-merkel-796170

(2) Antideutsch hareketi, farklı ideolojik eğilimleri bünyesinde barındıran geniş bir spektruma sahiptir. Bu spektrum içerisinde sağ ideolojileri açıkça savunan çevreler de bulunmaktadır. Bu makalede ise hareketin kendisini sol olarak tanımlayan kanadına odaklanacağız.

(3) Erdem, Isabel (2006): Anti-deutsche Linke oder anti-linke Deutsche? UTOPIE kreativ, H. 192, S. 926 – 939

(4) Hanloser, Gerhard (2019): Die andere Querfront. Skizzen des antideutschen Betrugs. Münster: UNRAST-Verlag

(5) Proje şeklinde yönetilen binada göçmen gruplarının yanı sıra, Kommunistischer Aufbau, Young Struggle ve Zora gibi devrimci örgütler de etkinlikler düzenliyordu.

(6) Nowak, Kim (2023): Leipzig: Rassistischer Angriff auf linken Versammlungsort. Klasse gegen Klasse. Erişim: https://www.klassegegenklasse.org/leipzig-rassistischer-angriff-auf-linken-versammlungsort/

(7) Kommunistische Partei (2021): Angriff auf eine Moschee in Leipzig: Arbeiterfeindlich, Rassistisch, Pro-Imperialistisch. Erişim: https://kommunistischepartei.de/stellungnahmen/angriff-auf-eine-moschee-in-leipzig-arbeiterfeindlich-rassistisch-pro-imperialistisch/

(8) Klasse gegen Klasse (2026): Antideutscher Brandanschlag in Leipzig Connewitz – Solidarität mit Lisa K.! Erişim: https://www.klassegegenklasse.org/antideutscher-brandanschlag-in-leipzig-connewitz-solidaritaet-mit-lisa-k/

(9) Pappe, Ilan (2024): Die ethnische Säuberung Palästinas. 4. Auflage. Ulm: CPI books GmbH

(10) Fischer, Leandros (2019): Deciphering Germany’s Pro-Israel Consensus. Journal of Palestine Studies. Erişim: https://www.palestine-studies.org/sites/default/files/attachments/jps-articles/JPS190_03_Fischer.pdf

(11) Horkheimer, Max (1969): Porträt eines Aufklärers. Erişim: https://www.youtube.com/watch?v=npDU_Plntc4

(12) Habermas, Jürgen (1991): Wider die Logik des Krieges. Ein Plädoyer für Zurückhaltung, aber nicht gegenüber Israel. ZEIT. 

(13) Yalçın, Hamza (2021): Sosyalist solda Türkofobi. Odak Dergisi. Erişim: https://odakdergisi2.com/sosyalist-solda-turkofobi/

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.