Nuray Ertaş
İnsanlık tarihi, üretimin tarihi olduğu kadar, bu üretimi gerçekleştiren bedenin korunması ya da sermaye çarkları arasında öğütülmesinin de tarihidir. Bugün Türkiye’de işçi sağlığı ve iş güvenliği (İSİG), bir teknik mevzuat meselesine hapsedilmek istense de aslında binlerce yıllık sömürünün en güncel ve en kanlı cephesidir.
Sömürü, bugün plazalarda ya da şantiyelerde başlamadı. Bu kavga, MÖ 73 yılında Capua’daki gladyatör okulundan zincirlerini kırarak çıkan Spartaküs’ün haykırışıyla tarihin sayfalarına kanla kazındı. O günün “konuşan aleti” (İnstrumentum Vocale) olan köleler, Spartaküs liderliğinde sadece hayatta kalmak için değil, insanın meta (mal) olmayacağını kanıtlamak için yürüdüler.
Antik dönemde işçi, bir özne değil; köle sahibinin elindeki sabandan farksız bir “konuşan alet” idi. Bedeni yıpranan ya da hastalanan köle, onarımı pahalı bir eşya gibi terk ediliyor veya ölüme bırakılıyordu. Sanayi Devrimi ile bu vahşet tabii ki yok olmadı sadece form değiştirdi. Yoksul çıraklar, bacalarda yakılarak çalıştırılan çocuklar gibi büyük vahşet örnekleriyle devam etti. Sermayenin sahipleri çoluk çocuk, kadın erkek demeden ailenin her bireyini acımasızca çalıştırıyordu ve bu onların “yasal hakkı”ydı.
Bu karanlık tabloyu yırtan ise yine o bedenlerin isyanı oldu. 1857’de New York’ta yanarak can veren kadın işçilerin mirası, 1 Mayıs’ın 8 saatlik iş günü talebi ve Türkiye’de Kavel’den 15-16 Haziran’a Tariş’e, Zonguldak’a, Tekel direnişinden bugününü Doruk maden işçisine uzanan direniş damlaları, bu kölelik zincirini kırma iradesinin kilometre taşlarından bazılarıdır.
Bugün Türkiye, ölümlü iş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada ise ilk üçtedir. Ölüm oranlarını düşürmek ve güvenli çalışma ortamları oluşturmak adına çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu, “İşverenin genel sorumluluğu” üzerine kurulmuş görünse de pratik uygulama, bu sorumluluğu buharlaştıran devasa bir devir mekanizmasına dönüşmüş, işverenin sorumluluğunu pratikte görünmez hale getirmiştir. Kanun işverene “sorumluluğu devredemezsin” derken, sermaye iktidarın da sınırsız desteğiyle faturayı başkasına kesmenin yolunu bulmuştur. Bu yollardan bazıları;
• Taşeronlaştırma ve Sorumsuzluk Zinciri: İşveren, riskli işleri taşerona vererek sadece işi değil, o işin tüm hukuki yükünü de devrettiğini sanır. Bir facia olduğunda asıl işveren sadece kârı toplarken; sorumluluk sermayesiz, tabeladan ibaret alt işverenlerin sırtına yıkılır.
• Sarf Malzemesi Olarak İşçi ve MESEM: Sermaye için işçi, maliyeti düşürülmesi gereken bir “sarf malzemesi”dir. Dolayısıyla en ucuz maliyet kalemi işçidir. Ayrıca MESEM projeleriyle 14-15 yaşındaki çocukların “stajyer” adı altında ağır sanayiye sürülmesi, sömürünün yaş sınırını en aşağı çekmiştir. Hem de maliyeti asgari ücretin üçte birine düşürmüştür.
• Tehlike Sınıfı Kurnazlığı: Esasen tehlike sınıfı diye bir kavram yoktur. Güvenlik önlemi alınmayan her yer risklidir. Ama maliyeti düşürmek için işyerleri çok tehlikeli, tehlikeli ve az tehlikeli olarak ayrıştırılmıştır. Örneğin; dış cephe temizliği veya lunapark ekipmanı imalatı gibi yüksek riskli işlerin (maliyet düşürmek adına) “Çok Tehlikeli” yerine sadece “Tehlikeli” sınıfına dahil edilmesi, insan hayatının kağıt üzerinde ucuzlatılmasıdır.
• Bazı iş kollarının kapsam dışı bırakılması: TSK personeli, Emniyet personeli, MİT personeli, AFAD personeli, İnfaz Koruma personeli ve ev hizmetlerinde çalışanlar kanun kapsamı dışında bırakılmıştır.
• Kayıtdışılığın görmezden gelinmesi: Kayıt dışı çalışma toplam istihdamın %27’sini oluşturmaktadır. (Güya 2028 sonuna kadar bu oran 23,4’e düşürülecekmiş) Kayıt yoksa güvence de yoktur, sorumluluk ta yoktur. Kayıt dışı istihdamda en büyük pay tarım kesimindedir. Tarımda kayıt dışılık %83,2’dir.
• Göçmen işçi çalıştırma: Kayıtlı çalışan işçi oranı %1’den az olmakla birlikte bu oranın gerçekte %6-8 arasında olduğu düşünülmektedir.
• Denetimsizlik: İşvereni yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlayacak,sorumluları ortaya çıkaracak önemli yollardan birisi de işverenlerin denetlenmesi iken hem denetimlerde adalet yoktur. Hemde işyerlerinin çok çok küçük bir kısmı denetlenmektedir. Yıllık denetim oranları %0,5-1 arasındadır.
İSG Sistemi:
İş(çi) Sağlığı ve Güvenliği sistemi bu koşullarda bir illüzyondan başka bir şey değildir.
Sistemin teknik iflası, işyerlerini teknik doğasına göre değil “harf sınıflarına” (A-B-C) hapsedip akademik ihtisası yok saymasından başlar. Bir mühendis, bir fizikçi, bir teknik öğretmen veya uzmanlığı kabul edilen diğer gruplar; temel uzmanlık alanları dikkate alınmaksızın aynı torbaya konulmaktadır. Bir biyoloğun inşaat şantiyesine, bir makine mühendisinin gıda fabrikasına bakmak zorunda kalması, güvenliği “teknik denetimden” çıkarıp “evrak tamamlamaya” indirgemektedir.
Bugün İSG-KATİP sistemindeki 155 bini aşkın uzman, bu akademik karmaşanın ve sınıfsal baskının tam ortasındadır. Maaşını patrondan alan, iş güvencesi olmayan uzman; patronu denetleyen bir “rehber” değil, olası bir kazada hapse giren ilk kişi, yani bir “yasal paratoner” haline getirilmiştir.
İSG çalışanlarının (uzman, hekim ve diğer sağlık personeli) %90’dan fazlası bir nevi aracı kurum statüsünde olan Ortak Sağlık Güvenlik Birimleri (OSGB) aracılığıyla işyerlerine hizmet vermektedir. OSGBler işyeri sahipleriyle belli bir ücret karşılığı yıllık olarak iş sözleşmesi yapar. OSGB sözleşme yaptığı işyerini bir sonraki yıl kaybetmemek için İSG çalışanlarından olmadık fedakarlıklar ister. İşine devam etmek ile sorumlulukları arasında sıkışan uzman ve hekim çoğu zaman evrak memuruna döner.
Buna ek olarak çok farklı branşlardan oluşan bu meslek grubu hem akademik farklılıklarından dolayısıyla da kariyer beklentilerinden, hem işsizlik baskısından hem de tek çalıştıklarından dolayı çok dağınık ve örgütsüzdür. Bugüne kadar bir çok meslek derneği kurulmuştur. Bazıları sadece tabela derneği iken bazıları ciddi mücadele yürütmektedir. Örneğin Kırmızı Baret etkili mücadele yürüten derneklerden biridir. Ama derneklerin hiç biri taban olarak ne yazık ki güçlü değildir. İşçilerde sendikalaşma oranının %14,45 olduğu gerçeği ile yüz yüze olduğumuz ülkemizde İSG çalışanları da ne yazık ki ülke gerçeklerinden bağımsız değil. İşçinin ve uzmanın kaderini işverenin iki dudağı arasından çekip alacak tek gücün örgütlenme olduğu gerçeği ortada durmakta iken mevcut haliyle tablo, bir “örgütsüzlük trajedisi”ne dönüşmüş durumdadır. Tüm olumsuzluklara rağmen sendikalaşma mücadelesi de başlamış olup Tüm İSG Sen adıyla bu yıl bir sendika kurulmuştur. Sendikanın gelişip çalışanlarının sorunlarına sahip çıkabilmesinin biricik yolu İSG çalışanlarının sendikaya sahip çıkmasından geçecektir.
İSG çalışanları arasındaki örgütlenme bilinci trajik düzeyde zayıftır. Tüm İSG çalışanları 4-A statüsünde yani işçi statüsünde çalışmaktadır. “Beyaz yakalı” yanılgısıyla kendisini işçi sınıfından ayrı gören, sendikalaşmaktan korkan uzman ve hekimler, hem sefalet ücretlerine boyun eğmekte hem de kendi celladına ip taşıyarak hapis cezası ilmeğini boynuna geçirmektedir. (Beyaz yakalı yanılgısı hekimlerin kamu kurumlarına kolay geçebiliyor olmasından ya da daha genel ifadeyle tüm İSG çalışanlarının üniversite mezunu olmak zorunda olmasından kaynaklı olabilir) Diğer yandan; sendikalaşma oranları yerlerde ve mevcut sendikaların çoğu iktidar ve sermaye ile uyumlu “Sarı Sendikalar” halindedir. İşçinin bu yapılara bile ilgisinin düşük olması, hem güvensizlikten hem de örgütlenmenin doğrudan işsizlikle cezalandırılmasındandır. Bu gerçekler de uzmanların sendikal mücadeleden uzak durmasında etkilidir.
Sonuç olarak; İşçi sağlığı ve güvenliği mücadelesi, insanın bir “meta” olarak görülmesine karşı verilen bir onur mücadelesidir. Kaderimiz patronların iki dudağı arasında değil, kenetlenmiş yumruklarımızda ve birleşen akıllarımızdadır. İşçinin ve İSG çalışanının kaderini bu çarktan çekip alacak tek yol; sarı sendikalardan uzak, demokratik ve bağımsız bir örgütlenmedir.
Örgütsüz her damla kurumaya mahkûmdur; bu damlalarörgütlü bir okyanusa evrilmek zorundadır. Örgütlü bir okyanus, sömürü çarklarını durduracak tek kuvvettir.























