Nazım Hikmet, Güneşi Zapt Etmek ve Umut 

0
68

Yankı Koçyiğit

Nazım Hikmet şüphesiz Türkiye’de yaşayan insanların sıkça duyduğu şairlerden biridir. Onun eserleri kendi zamanını aşmış; dilden dile, nesilden nesle aktarılmıştır. Elbette onun bu eserlerinin ortaya çıkmasını sağlayan önemli bir hayat öyküsü de vardı.

Nazım Hikmet 20 Kasım 1901’de Selanik’te doğsa da aile çevresi 40 gün için bir yaş büyük görünmesin diyerek doğum tarihini 15 Ocak 1902 yapar. Onun benimsediği doğum tarihi de işte bu ikincisidir. 61 yaşında iken, 3 Haziran 1963’te Moskova sürgünün yaşamını yitirir.

Ailesi, Osmanlı Devleti’nde köklü, hatırı sayılır bir yapıya sahiptir. O da bu sayede ayrıcalıklı denebilecek bir çocukluk zamanı yaşar. Dedesi Sivas Valisi şair Mehmet Nazım Paşa’dır. Babası ise önemli bir Osmanlı bürokratı Hikmet Bey’dir. Annesi de ressam Ayşe Celile Hanım’dır. Böyle önemli bir ailede büyümüş olmak, çocukluk yıllarının entelektüel işlerin yoğun olduğu Selanik Cemiyeti’nde geçmesini sağlar. Ailesi, Nâzım’ın erken yaşta edebiyata olan ilgisini destekler. Sonrasında babasının işi sebebiyle İstanbul’a taşınırlar. Bir süre Galatasaray Lisesi’nde okuyan Nazım, ardından eğitim hayatına Nişantaşı Sultanisi’nde devam eder. Burada, sonraları yakın arkadaşı olacak Vâlâ Nureddin ile tanışır. 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’nde kısa bir dönem öğrenim gördükten sonra geçirdiği sağlık sorunları nedeniyle askerlikten ihraç edilir.

Nazım Hikmet, yurtsever bir coşku ile, Millî Mücadele’ye katılmak adına Vâlâ ile birlikte Ankara’ya gitse de cepheye gönderilmeyerek Bolu Sultanisi Kısm-ı İptidaî muallimliğinde görevlendirilir. Nazım ve Vâlâ  bu görev için kendilerini yeterli bulmadıklarını söyler ve 1921 yılında istifa ederler. Bunun üzerine önce Batum’a daha sonra da Moskova’ya gider, burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) eğitim görürler. 1924’te ise Türkiye’ye dönüp Orak-Çekiç ve Aydınlık Dergisi’nde yazmaya başlar Nazım.

1925’te çıkan Takrir-i Sükûn kanunu ile her türlü muhalif yayın organı kapatılmıştır, birçok yazar tutuklanır, Nâzım da onlardan biridir. “Ülkenin huzurunu, güvenliğini ve toplumsal düzenini bozma” gerekçesiyle Ankara İstiklal Mahkemesi’nde gıyaben yargılanır.

Gizli Komünist Parti üyeliğinden 15 yıl kürek cezasına çarptırılır ve tekrar Moskova’ya dönmek zorunda kalır.1928’de çıkarılan Af Kanunu’ndan faydalanarak Türkiye’ye geri döndüğünde, pasaportsuz sınırı geçtiği için Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üç aylık hapis cezasına çarptırılır. Nazım Hikmet, 1933 yılında “Gece Gelen Telgraf” adlı şiir kitabı nedeniyle komünizm propagandası yapmakla suçlanarak tutuklanır ve cezaevine gönderilir. Kendisiyle birlikte bu davada yargılanan beş kişiyle birlikte 5 yıl ağır hapse mahkûm edilir ancak Af Kanunu’ndan yararlandırılarak serbest bırakılır.

Onun cezaevi yaşamı, Harp Okulu ve Donanma davalarıyla ilişkili yargılamalar sonucunda başlar. 1938 yılında, ordu içinde sosyalizmin yayılmasına ve ülkenin komünist bir devlete dönüşmesine yönelik yönergeler verdiği iddiasıyla 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılır. Ardından, 29 Ağustos 1938’de görülen Donanma Davası’nda “Erkin Gemisi”nde askeri isyana teşvik etmek suçlamasıyla 13 yıl 4 ay daha hapse mahkûm edilir ve toplamda 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırılır. 

Onun uzun hapislik yaşamı sırasında hakkında yurt içinde ve dışında kampanyalar yapılmasına da sebep olur. Bu çabaya yerli ve yabancı birçok aydın, yazar, demokrat örgütler ve politikacılar destek verir. Yurt dışında, Nâzım’ı özgürlüğüne kavuşturmak için çeşitli komiteler kurulur; protesto gösterileri düzenlenir ve yayınlar yapılır. İngiltere, Amerika, Fransa, İsviçre, Polonya, Romanya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan, Hindistan, Irak, Macaristan, Lübnan, Mısır ve Suriye gibi dünyanın birçok ülkesinde protestolar düzenlenir. Simone de Beauvoir, Jacques Prévert, Raymond Queneau, Albert Camus, Oskar Daviço, Jean Paul Sartre gibi pek çok ünlü aydın ve yazar da bu protestolara katılan isimlerdendir.

Düzenlenen o kadar kampanya ve protestoya rağmen sonuç alamayan Nâzım, adaletin sağlanıp tekrar özgürlüğüne kavuşacağına dair umudunu kaybeder. Adalete dair umutsuzluğa ve sağlığının elverişsizliğine rağmen 18 gün süren açlık grevine başlar. Nâzım Hikmet’in açlık grevi dünya çapında büyük yankı uyandırır. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet gibi ünlü şairler de destek olmak amacıyla üç günlük açlık grevine girerler. Annesi Celile Hanım da yıllardır hasret kaldığı oğluna adalet için oruca başlar, yaşlılığına ve gözlerinin durumuna rağmen Haliç Köprüsü’nde bastonu ve pankartıyla oğlunun kurtarılması için imza toplar. 15 Mayıs 1950’de Türk Hükümeti’ne 22 ülkeden protesto telgrafları gönderilir, birçok gazetede açlık greviyle ilgili yazılar yayımlanır ve ünlü şairler bu konuda şiirler kaleme alırlar. Türkiye’deki elçiliklerin önünde gösteriler düzenlendi. Aydınları, yazarlar ve sanatçılar bu seferberliğe büyük ilgi gösterdi ve Nâzım Hikmet’in açlık grevini sonlandırarak yeni bir af yasası çıkarılması çağrısında bulundular. Bu çabalar sonuç verdi ve şairin İstanbul, Çankırı ve Bursa cezaevlerindeki 12 yıllık hapis cezası Af Kanunu ile son buldu.

Nazım Hikmet 17 Haziran 1951’de Sovyetler Birliği’ne kaçırıldı. Moskova’ya ulaştıktan sonra, Moskova Radyosu’nda Türkiye’nin Amerikan müstemlekesi haline getirildiğini savunarak Türk dış politikasını eleştiren konuşmalar yaptı. Nazım Hikmet pasaportsuz olarak kaçtığı Moskova’da ülkesine karşı olumsuz açıklamalarda bulunduğu, radyo yayınlarında Türkiye’nin yönetim biçimi ve yöneticilerini eleştirerek komünizmi yayma amaçlı yayınlar yaptığı gerekçesiyle, 25 Temmuz 1951 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 4 yıl süren sürgünden sonra Türk vatandaşlığından çıkarıldığı ve vatansız kaldığı için 28 Eylül 1955’te Polonya hükümetine vatandaşlık başvurusunda bulunan Nâzım Hikmet’e, Polonya devlet kurulu tarafından 5 Ekim 1955’te “Borzecki” soyadıyla birlikte vatandaşlık verildi. 3 Haziran 1963’te hayatını kaybetti ve Moskova’da defnedildi. Yıllar boyu uzun uğraşlar verildiyse de naaşı Türkiye’ye getirilemedi, Nâzım Hikmet’in mezarı bugün halen Rusya Federasyonu’ndaki Novodeviç mezarlığındadır.

Hayatının çeyreğini Türkiye’de hapishanelerde geçiren Nâzım Hikmet’e, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla 58 yıl sonra Türk vatandaşlığı geri verildi. Bunda, AKP’nin “demokrasi” propagandası olduğu biliniyor. Hatırlanacağı üzere bugün “tek adam” olmakla itham edilen Erdoğan o günlerde devrimci mücadelede yaşamını yitirmiş Deniz Gezmiş, Necdet Adalı gibi isimleri dahi sol, demokrat kesimi kendisine yedeklemenin bir aracına dönüştürmüş, “12 Eylül ile hesaplaşma” iddialarını ileri sürmüştü. Toplumumuzun, daha da önemlisi sol hareketin bir kısmı bu manipülasyonlardan çok etkilendi. 

Nazım Hikmet’in Sanatı

Nazım Hikmet bir şair olarak dile getirilse de hayatı boyunca tiyatro, düzyazı, hatırat gibi geniş yelpazede eserler verdi. Yazım tarzı yalın ve anlaşılırdı ve duygusal yönleri olan yazıları ile dikkat çekerdi. Şiirleri de aşk, adalet, özgürlük, umut, bağımsızlık, sol gibi geniş yelpazelere sahipti. Bu özellikleri sayesinde farklı kültürlerden okuyucular ile bağ kurdu.

Siyasi mücadelesi ise onu bir “özgürlük savaşçısı” olarak tanımlar. Komünizme yani eşit ve özgür bir topluma inancı sebebiyle yaşadığı zorluklar yazılarına yansırken, adaletsizliklere karşı mücadelesi ve ezilenlerin sesi olma çabası eserlerinde baskın bir şekilde kendini gösterir.

Nâzım Hikmet doğal şiir yeteneğiyle Türk şiirine yeni bir soluk getirdi, özgün ifadesi, ritmi, ve geniş bir yelpazeye yayılan temalarıyla Türk şiirinde yeni bir çığır açtı.

Nâzım Hikmet’in şiirlerinde Mevlevilik, halk ve divan edebiyatı, tasavvuf gibi izlerin yanı sıra 1929’a kadar fütürist etkiler de görülür. 1929-1936 yılları arasında konstrüktivizmin etkisi hissedilir.

Nazım’ın inişli çıkışlı aşk hayatı şüphesiz şiirlerin de bir parça oldu. Onun içinde bulunduğu ilişkiler edebi hayatını da şekillendirdi. Nazım’ın şiirlerinin çoğunu ezbere biliriz, kimi ise bestelenmiş müzik haline getirilmiştir. 

Nazım Hikmet’in Güneşi Zaptı ve Devrimci Mücadeleye Katkısı

Yazımızın buraya kadar kısmında daha çok Nazım’ın hayatı üzerinde durduk. Bu son bölümüzde ise Nazım’ın mücadelemize kattığı umuda bakacağız.

Şüphesiz ki Nazım’ın hayatı yaşayış biçimi başlı başına bir umut aşılamaktadır biz ezilenlere. Yaşamının yarısını hapiste, yarısını sürgünde geçirmiş birisi olarak o, halkına ve ülkesine olan umudunu, devrime olan inancını kaybetmemiştir. Bu, onun bize miras bıraktığı, “Güneşi İçenlerin Türküsü” isimli şiirinde de görülür. Şiirdeki en önemli ve dikkat çekici dizeler ise, “Akın var güneşe akın! Güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın” kısmıdır. Güneşi zapt etmek bir metafor gibi gözükse de umuda aittir. Güneşten önce iktidar organlarını halka ait kılıp zapt etmek gerekir, bunu başaran halk güneşi bile zapt eder. 

Nazım’ın biz gençlere aşıladığı en büyük umut işte güneşi zapt etmeye inancımızdır, bizde bu inanç olur ve o inançla halka buluşmaya çalışır isek dünyayı, güneşi zapt eder halkımıza güzel bir ülke sunarız. Unutulmamalı ki Nazım hayatında o kadar zora rağmen bu umuttaydı. 

Bu ülkedeki milyonlarca çocuk gibi Nazım’ın benim çocukluğumda da yeri ayrıdır. Bana alınan ilk hediye kitaplardan birisi, “Çizgilerle Nazım” kitabıydı ve ben bu kitabı okuduğumda 10’lu yaşlarımda idim. O yaşta dahi Nazım bana büyük bir umut vermiş, hayatıyla bir süper kahraman gibi gelmişti, büyüyünce onun gibi biri olmayı hayal etmiştim. Nazım’ın bu mücadelesini doğru anlatmak bizim görevimizdir. Birkaç çocuğa dokunmak bile Nazım’ın mücadelesini yaşatmak için yapacağımız için en güzel işlerden biri. Umudu diri tutup mücadele devam etmek onun ruhuna dokunacak güzelliklerimizden sadece biridir. Grev alanlarında eylem alanlarında onun şiirlerinden slogan yaratmak onun görmese bile mutlu olacağı bir durumdur. Onun umudu hala diri, hala yaşıyor! 

Onsuz Türkiye mümkün mü!

Nazımsız ne bir sol, ne bir edebiyat, ne bir sanat olur. Nazım umuttur, ülkedir, gelecektir. İşte bize, ülkemize ve halkımıza kattığı bu güzelliklerle Nazım, 124 yaşında hala her attığımız adımda bir biçimde bizimle bulunmakta, her aldığımız nefesi bizimle birlikte solumaktadır. O, bu topraklara öyle sımsıkı tutunmuştur ki, onu unutturmak ve silip atmak imkansızdır. Bundan 63 yıl önce, fiziken aramızdan ayrılmış olsa da; işçisi, emekçisi; genci, yaşlısı; kadını, erkeği mücadelemize büyük bir katkı sunmaya devam etmektedir. O bizim güneşi zaptettirecek umudumuzdur!

Nazım Hikmet bizim dilimizin mirasıdır, bizim mücadelemizin ve yaşamımızın mimarıdır. Bu gençlik onun şiirleri olmadan hayal dahi edilemez.

Nazım Hikmet’i ölümün 63. yılında umudunu ve mücadelesini büyüterek anıyoruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.