Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası: “Öğretmenler güvencesizliğe, yoksulluğa ve patronların insafına terk edilemez!”

0
76

Son dönemde verdikleri mücadele ile tanıdığımız, eğitim emekçilerinin özlük hakları, mesleklerinin itibarı ile eğitim ve öğretimin niteliği için mücadele eden Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası (Öğretmen Sendikası) ile bir söyleşi yaptık.

Eğitim emekçilerinin yaşadığı temel sorunlar, mücadeleleri ve talepleri üzerine yaptığımız söyleşiyi, sorularımıza içtenlikle yanıt veren sendikanın cevaplarını sizlerle paylaşıyoruz.

İyi okumalar dileriz.

Odak: Ülkemizde işçi sınıfının durumu malumunuz. Öğretmenler verdikleri emeğin karşılığını alabiliyor mu? Özel sektörde çalışan öğretmenlerin yaşadığı en önemli sorunlar nelerdir?

Bugün öğretmenler ne yazık ki verdikleri emeğin karşılığını almıyor. Özellikle özel sektörde çalışan öğretmenler açısından tablo çok daha ağır. Öğretmenlik, toplumun geleceğini doğrudan ilgilendiren bir meslek olmasına rağmen özel eğitim patronları açısından çoğu zaman bir maliyet kaleminden ibaret görülüyor. Eğitimden elde edilen kâr büyütülürken bunun bedeli öğretmenin emeğinin değersizleştirilmesiyle ödetiliyor. Bunun sonucunda düşük ücret, güvencesiz çalışma, belirli süreli iş sözleşmeleri, fazla çalışma, mobbing ve işten çıkarılma tehdidi öğretmenlerin gündelik çalışma hayatının bir parçası hâline geliyor.

Özel sektör öğretmenlerinin temel sorunlarından biri, aynı işi yapan öğretmenler arasında çalışma koşulları bakımından büyük farklılıklar bulunmasıdır. Kamu ile özel sektör arasında ücret, iş güvencesi ve özlük hakları bakımından ciddi bir ayrım var. Bunun yanı sıra özel okullarda öğretmenlerden yalnızca öğretmenlik yapmaları değil; tanıtım, satış, veli memnuniyeti, kurumun reklam faaliyetleri gibi doğrudan öğretmenlik faaliyeti olmayan birçok iş de beklenebiliyor.

Bir başka temel sorun ise sözleşme düzenidir. Öğretmenlerin her eğitim-öğretim yılı sonunda yeniden sözleşme imzalamak zorunda bırakılması, öğretmeni sürekli bir belirsizlik içinde tutuyor. 12 aylık sözleşmelerin yarattığı mağduriyet bile ortadayken, pek çok kurs merkezinde 9, 10, 11 aylık sözleşmelerle öğretmenlerin yaz maaşı ve kıdem tazminatı hakkı gasp ediliyor. Belirli süreli iş sözleşmesi işveren/patron tarafından öğretmene sopa olarak kullanılıyor. En ufak bir hak arayışında kendimizi kapının önünde buluyor, yaz aylarında kiramızı ödeyebilmek ve geçinebilmek için başka işlere yönelmek zorunda kalıyoruz. Bizim mücadelemizin merkezinde tam da bu nedenle “öğretmen mevsimlik işçi değildir” yaklaşımı bulunuyor. Öğretmenlerin güvenceli, insanca yaşayabilecekleri bir ücretle ve meslek onuruna uygun koşullarda çalışmasını istiyoruz.

Odak: Çeşitli taleplerle Ankara’da eylemler gerçekleştirmiştiniz. Biraz değinir misiniz? Somut sonuçlara da değinir misiniz?

Ankara’daki eylemlerimiz, özel sektör öğretmenlerinin yıllardır dile getirdiği taleplerin görünür kılınması ve karşılık bulması açısından önemli bir mücadele süreciydi. Özellikle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, sendikamız kurulduğundan bu yana özel sektör öğretmenlerinin taleplerine ilişkin uzun süre doğrudan bir muhataplık kurmadı. İlk eylemlerimizden itibaren sendikamızın mücadelesi küçümsendi, öğretmenlerin talepleri görmezden gelindi; hatta öğretmenlerin örgütlü mücadelesini itibarsızlaştırmaya dönük ifadeler kullanıldı. Ancak sokakta, Meclis’te ve Bakanlık önünde sürdürdüğümüz ısrarlı mücadele sonucunda bizi görmezden gelemeyecekleri bir noktaya geldik.
Aslında bunun çok uzun ve çetrefilli bir mücadele süreci var. 2024 yılında taleplerimiz için Meclis Parkı’nda 53 gün boyunca nöbet tuttuk. Bu nöbetin sonunda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bizimle masaya oturulacağı, özel sektör öğretmenlerinin sorunlarının ve taleplerinin görüşüleceği konusunda tarafımıza söz verildi. Buna ilişkin resmî evrak da tarafımıza iletildi. Ancak aradan yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen bu sözün gereğini yerine getirecek somut bir adım atılmadı.
Bu nedenle Ankara’da mülakat mağduru öğretmenlerle birlikte yürüttüğümüz mücadele bizim açımızdan ayrıca önemliydi. Açlık grevi de dâhil olmak üzere gerçekleştirdiğimiz eylemler sonucunda Bakanlıkla görüşmeler yeniden başladı. İki kez resmî toplantı gerçekleştirdik.
İlk başlarda bu toplantılarda temel olarak “Taban maaş nedir, neden gereklidir?” gibi konuları anlatıyorduk. Bugün geldiğimiz noktada ise artık taban maaşın gerekliliğini tartışmanın ötesine geçerek “Taban maaş nasıl hayata geçirilebilir, bunun formülleri neler olabilir?” sorusunu tartışıyoruz.
Bu görüşmelerde Milli Eğitim Bakanlığının yanı sıra Hazine ve Maliye Bakanlığı ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı boyutları da ele alınıyor. Biz kendi önerilerimizi ve taban maaşın hayata geçirilebilmesi için düşündüğümüz modelleri ortaya koyuyoruz; Bakanlıklar da kendi önerilerini sunuyor. Dolayısıyla bugün geldiğimiz nokta, bizim açımızdan önemli bir kazanımdır. Çünkü artık özel sektör öğretmenlerinin taban maaş talebi yalnızca sendikanın sokakta dile getirdiği bir talep değil; ilgili Bakanlıklarla birlikte nasıl hayata geçirilebileceğinin tartışıldığı resmî görüşmelerin konusu hâline gelmiştir.
Burada özellikle altını çizmek istediğimiz bir başka somut kazanım da mülakat sistemi nedeniyle atama hakkı gasp edilen 1611 öğretmenin durumu. Ankara’da mülakat mağduru öğretmenlerle birlikte yürüttüğümüz mücadele sonucunda bu öğretmenlerin atamalarının gerçekleştirilmesi yönünde bir süreç başlatıldı. Öğretmenler öncelikle PİKTES projesi kapsamında geçici görevlendirmeye alınacak, ardından atamalarının gerçekleştirilmesi planlanıyor. Mülakat mağduru öğretmenlerin temel talebi atanmaktı. Bu nedenle 1611 öğretmenin atama sürecinin başlatılması bizim açımızdan ciddi bir kazanımdır.
Özel sektör öğretmenleri açısından ise temel taleplerimiz; taban maaşın yeniden yasal güvenceye alınması, belirsiz süreli iş sözleşmesinin esas olması ve öğretmenlerin güvenceli çalışma koşullarına kavuşmasıdır. Bunların yanında özlük haklarımızın iyileştirilmesi ve öğretmenlik mesleğinin emek değerinin korunması da mücadelemizin önemli başlıklarıdır.

Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktayı şöyle özetleyebiliriz: Henüz bütün taleplerimiz gerçekleşmiş değil. Ancak bir süre önce verilen ve uzun süre yerine getirilmeyen “masaya oturma” sözünün bugün fiilen hayata geçmiş olması, taban maaş konusunda artık “olmalı mı?” tartışmasından “nasıl yapılabilir?” tartışmasına geçilmiş olması ve 1611 mülakat mağduru öğretmenin atama sürecinin başlatılması, örgütlü mücadelemizin somut sonuçlarıdır. Biz bunları kazanım olarak görüyoruz ve bundan sonraki süreçte bu kazanımların kalıcı haklara dönüşmesi için mücadele etmeye devam edeceğiz.

Odak: Her sene değişen müfredat öğrencilerin bir alışkanlığı hâline geldi. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeni müfredatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müfredat, yalnızca ders kitaplarının veya konu başlıklarının değiştirilmesi değildir. Bir müfredat değişikliği öğretmenin çalışma biçimini, öğrencinin öğrenme sürecini, ölçme-değerlendirme yöntemlerini ve dolayısıyla bütün eğitim sistemini etkiler.
Türkiye’de son yıllarda müfredat konusunda önemli değişiklikler yapıldı. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de kademeli olarak uygulanmaya başladı. Bakanlığın açıklamasına göre model 2025-2026 eğitim-öğretim yılında ana sınıfı ve uygulama sınıflarının yanı sıra ilkokul 1 ve 2, ortaokul 5 ve 6, lise hazırlık ile 9 ve 10. sınıflarda uygulanıyor.

Bizim açımızdan burada temel mesele, müfredat değişikliklerinin öğretmenlerin gerçek çalışma koşullarından bağımsız ele alınmaması gerektiğidir. Öğretmenin ekonomik olarak güvencesiz olduğu, ders yükünün ağır olduğu, sınıfların kalabalık olduğu veya özel sektörde öğretmenin sürekli işini kaybetme kaygısı yaşadığı bir ortamda yalnızca yeni bir program açıklayarak eğitimde nitelik artışı sağlanamaz.

Ayrıca özel okul ile devlet okulu arasındaki olanak farkı da dikkate alınmalıdır. Özel sektörde kimi okullarda daha küçük sınıflar ve daha fazla kaynak bulunurken devlet okullarında çok daha kalabalık sınıflarda çalışan öğretmenler bulunmaktadır. Bu nedenle eğitim politikalarının merkezine yalnızca müfredatı değil, eğitim emekçisinin ve öğrencinin gerçek koşullarını da koymak gerekir.
Bizim için iyi bir müfredatın ölçütlerinden biri de öğretmenin onu uygulayabilecek çalışma koşullarına sahip olup olmadığıdır. Öğretmen geçinemiyorsa, güvencesiz çalışıyorsa ve sürekli baskı altındaysa en iyi hazırlanmış programın dahi sınıfta karşılığını bulması zorlaşır.

Odak: “Gençlik, gelecektir” sözünü baz alarak sizce gençlik ne durumda? Nelerle karşı karşıya?

“Gençlik gelecektir” sözü çok sık kullanılan, kulağa hoş gelen bir söz. Ancak gençliğin geleceği olduğunu söylemek tek başına hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü gençlerin bugün hangi koşullarda yaşadığına bakmak gerekiyor. Bugün gençlerin yaşadığı sorunlar ortada: ekonomik buhran, işsizlik, güvencesizlik, barınma sorunu, geleceksizlik, toplumsal baskılar, kadınların maruz kaldığı şiddet ve katliamlar, depresyon ve intiharlar… Gençler hayatlarının en üretken olması gereken dönemlerini, gelecek kaygısı ve adalet arayışı içerisinde geçirmek zorunda kalıyor.
Bir yandan gençlere sürekli “siz bu ülkenin geleceğisiniz” deniliyor, diğer yandan gençlerin bugünü ellerinden alınıyor. Oysa gençlik yalnızca geleceğin değil, bugünün de öznesidir. Gençlerin bugün insanca yaşayabileceği, özgürce düşünebileceği, emeğinin karşılığını alabileceği ve geleceğini güvence altında hissedebileceği bir yaşamı kurmak zorundayız.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanına üniversite açılmasıyla, “81 ilde üniversite var” söylemiyle övünülebiliyor. Ancak üniversite sayısını artırmak tek başına gençlerin geleceğini güvence altına almıyor. Bu üniversitelerden ve fakültelerden mezun olan gençleri bekleyen şey çoğu zaman güvenceli ve insanca bir çalışma hayatı değil; müthiş bir belirsizlik, işsizlik ve geleceksizlik oluyor. Bir taraftan üniversitelerin sayısı artırılırken diğer taraftan gençlerin işsizliğine ve güvencesizliğine çözüm üretilmemesi, ortada ciddi bir plansızlık olduğunu gösteriyor.

Bu plansızlığın sonuçlarını gençlerin hayatlarında görüyoruz. Gençler mezun oluyor, yıllarca iş arıyor, atanmayı bekliyor, borçlanıyor, ailesine bağımlı hâle geliyor veya güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum gençleri ekonomik ve psikolojik bir buhranın içine sürüklüyor. Dolayısıyla gençlerin yaşadığı sorunları yalnızca bireysel meseleler olarak değerlendiremeyiz. Bunlar doğrudan doğruya ekonomik ve toplumsal düzenin yarattığı sorunlardır.

Öğretmenlik açısından baktığımızda da tablo bundan farklı değil. Özellikle özel sektörde çalışan yeni mezun öğretmenler çoğu zaman asgari ücretle, hatta asgari ücretin altında ücretlerle çalışmak zorunda bırakılıyor. Eğitim alanı giderek daha fazla patronların ve büyük sermaye gruplarının belirlediği bir piyasa alanına dönüştürülüyor. Genç öğretmenler ise bu düzen içerisinde ucuz iş gücü olarak görülüyor.

Öğretmenin yaşı ne kadar gençse, güvencesiz koşullarda çalıştırılmaya ve emeğinin sömürülmesine o kadar açık hâle geliyor. Deneyimsiz olduğu gerekçesiyle düşük ücret teklif ediliyor, 8-10 aylık sözleşmeler dayatılıyor, fazla çalışma normalleştiriliyor. Genç öğretmen, iş bulabilmek için bütün bu koşulları kabul etmek zorunda bırakılıyor. Dolayısıyla genç bir öğretmen için mezuniyet, çoğu zaman mesleğini özgürce yapabileceği bir çalışma hayatının başlangıcı değil; güvencesizlikle tanıştığı bir dönemin başlangıcı oluyor.
Bütün bunlara karşı gençlerin ve emekçilerin topyekûn mücadele etmesi, birlikte direnmesi ve örgütlenmesi gerekiyor. Sendikalı olmak, örgütlenmek ve ortak talepler etrafında bir araya gelmek bugün her zamankinden daha önemli. Çünkü bize dayatılan şey yalnızca düşük ücret değil; geleceksizlik ve güvencesizliktir. Gençliğin gelecek olmasını istiyorsak önce bugünü değiştirmek zorundayız. Gençlerin işsizliğe, yoksulluğa, güvencesizliğe ve umutsuzluğa mahkûm edilmediği; insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabildiği bir düzen için mücadele etmeliyiz.
Gençlik gelecektir demek yetmez. Gençliğin bugününü savunmak, geleceğini birlikte kurmak ve bunun için örgütlenmek gerekir. Biz de özel sektör öğretmenleri olarak bu mücadelenin bir parçasıyız.

Odak: Özel öğretmenler için talepleriniz nelerdir? Bu talepler doğrultusunda ne yapıyorsunuz?

Temel taleplerimizi birkaç başlıkta ifade edebiliriz:

İlk olarak taban maaş hakkının yeniden yasalaşmasını istiyoruz. Bizim önerimiz, özel öğretmenlerin ücretlerinin kamu öğretmenlerinin ücretlerinin altında olmayacağı bir taban ücret düzenlemesidir. 2014 yılında kaldırılan düzenlemenin yeniden hayata geçirilmesini savunuyoruz.

İkinci olarak belirsiz süreli iş sözleşmesinin esas olmasını istiyoruz. Öğretmenlerin her yıl yeniden işe alınma kaygısıyla çalışmasını istemiyoruz. Öğretmenin geleceğinin kurum yöneticisinin veya patronun tek taraflı kararına bağlı olmadığı güvenceli bir çalışma düzeni talep ediyoruz.

Üçüncü olarak eğitim ve güzel sanatlar işkolunun kurulmasını savunuyoruz. Eğitim emekçilerinin kendi özgün çalışma koşullarına uygun biçimde örgütlenebilmesi ve toplu iş sözleşmesi gücünün artırılması gerektiğini düşünüyoruz.

Bunların yanında kamu ve özel sektör öğretmenleri arasındaki özlük hakları bakımından eşitsizliklerin giderilmesini, çalışma sürelerinin ve fazla çalışmaların denetlenmesini, mobbingin önlenmesini ve öğretmenlik mesleğinin ekonomik ve sosyal statüsünün güçlendirilmesini istiyoruz.

Bu talepler doğrultusunda sendikal örgütlenme, işyeri çalışmaları, hukuki mücadele, kamuoyu çalışmaları ve kitlesel eylemler yürütüyoruz. Meclis ve ilgili kurumlarla görüşmeler gerçekleştiriyor, yasa değişikliklerinin takipçisi oluyoruz. Bizim açımızdan sendikalaşma yalnızca bir üyelik meselesi değil; öğretmenlerin kendi çalışma koşulları üzerinde söz sahibi olabilmesinin temel araçlarından biridir.

Odak: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Öğretmenlerin sorununu yalnızca öğretmenlerin sorunu olarak görmemek gerekiyor.

Öğretmenin güvencesizliği öğrencinin eğitim hakkını, öğrencinin eğitim hakkındaki eşitsizlikler ise toplumun geleceğini doğrudan etkiliyor. Bu nedenle özel sektör öğretmenlerinin mücadelesi aynı zamanda nitelikli ve kamusal eğitim mücadelesidir.

Biz öğretmenlerin yoksullukla, güvencesizlikle ve baskıyla sınandığı bir eğitim sisteminin sürdürülebilir olmadığını düşünüyoruz.

Buradan bütün özel sektör öğretmenlerine çağrımız şudur: Yaşadığımız sorunların kişisel olmadığını, ortak olduğunu görmemiz gerekiyor. Bir öğretmenin düşük ücret alması, başka bir öğretmenin her yıl sözleşme yenilemek zorunda bırakılması, bir diğerinin mobbinge maruz kalması birbirinden bağımsız sorunlar değildir. Bunların tamamı çalışma düzeninin sonuçlarıdır. Bu nedenle çözümün de bireysel değil, ortak ve örgütlü olması gerektiğini düşünüyoruz.
Öğretmen mevsimlik işçi değildir. Öğretmenler güvencesizliğe, yoksulluğa ve patronların insafına terk edilemez. Güvenceli çalışacak, insanca yaşayacak ve mesleğimizin hakkını alacağız. Bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.