Çevirmen: Bengisu Karataş
(NOT: 30 yıldır aranan eski RAF militanı Daniela Klette 26 Şubat 2024’te Berlin’de polis operasyonu ile yakalanmıştı. Klette’nin ele geçirilişinden bu yana sergilediği direnişçi tavır, Alman gençliği başta olmak üzere dünyadaki devrimci gençlikte büyük bir gurur ve sempati yarattı. RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu), 1970’li yılların başında Almanya’da kurulan ve düzenledikleriyle eylemlerle tüm dünyada ezilenlerin sempatisini toplamış bir örgüttü. Ulrike Meinhof, Andreas Baader, Gudrun Ensslin, Jan-Carl Raspe gibi lider ve militanları kaldıkları cezaevinde Alman devleti tarafından katledildiler. Ölümleri “intihar” şeklinde kayıtlara geçti. Klette, Alman mahkemeleri tarafından yargılanmaya devam ediyor. Klette’nin, Bengisu Karataş’ın çevirdiği 12 Mayıs tarihli savunma bölümleri, Alman jungeWelt yayınından alınmıştır. -ODAK)
Eski RAF militanı Daniela Klette, 12 Mayıs 2026 Salı günü Verden Bölge Mahkemesi’nde, halen aranan diğer sanıklar Burkhard Garweg ve Ernst-Volker Staub ile birlikte yeraltında geçirdiği süre boyunca işlediği iddia edilen 13 adet para nakil aracı ve süpermarket kasa soygunuyla ilgili davada son savunmasını yaptı. (jungeWelt)
Şimdi bana karşı açılan bu ilk uzun dava sona eriyor. (…) Buradaki amaç, her ne pahasına olursa olsun tahakküm ve boyun eğdirmeyi dayatmaktır. (…) Mesele tek tek eylemler ya da bizzat ben değil; radikal sol direnişin tarihini gayri meşrulaştırmak ve caydırıcı biçimde cezalandırmaktır.
Gençliğimde, kapitalist kurallara göre yaşamanın yıkıcı olduğunu hissettim. İnsanlar toplumsal varlıklardır ve yardımlaşmaya yöneliktirler. Ancak kapitalizmin rekabet yoluyla yarattığı bireyselleşme baskısına boyun eğmek bunu zedeler; insanlar arasında yabancılaşma ve mesafe yaratır. (…) Bu eziklikten ancak Sponti[1] hareketinden ya da dogmatik olmayan soldan arkadaşlarla bir araya geldiğimde kurtuldum. (…) Bu tartışmalar aracılığıyla öğrendim ki kaybolmuşluk hissim bireysel bir sorun değil, toplumsal koşulların ürünüydü. Bunu kavramak, etrafımızdaki adaletsizliğe, dünyanın birçok yerindeki acımasız emperyalist sömürü ve baskıya ve zengin kapitalist ülkeler tarafından kışkırtılan savaşlara gözlerimi daha da açtı. Bu suça hiçbir koşulda ortak olmak istemedim. (…)
1970’lerin ortalarıydı, Nazi’lerden arındırılamamış olan ya da yeni nüfuz ettikleri kurumlara, siyasi makamlara ve toplumun faşizm etkisi altındaki düşünce biçimlerine karşı bir isyan olan 68 kuşağı ruhundan hala bir esinti vardı. (…) Şiddet içermeyen bir dönüşüm düşlüyordum. Tarihe ve dünyaya baktıkça şu gerçek daha da açık hale geldi ki: kapitalist sistemin en çok faydasını görenler, her türlü köklü değişime en vahşi şiddetle karşı koyacaklardı.
Karlsruhe’de politize olmaya başladığım yıllarda defalarca gördüğüm duvar yazılamaları ve afişler aracılığıyla RAF’tan haberdar oldum. (…) Bu sisteme karşı bu denli kararlı biçimde savaşan insanların varlığı beni derinden etkiledi. (…) 1976-77’de siyasi tutsakları ziyaret etmeye başladım. (…) Hayatım; tutsakların tecridine karşı, Filistin’deki, Güney Afrika’daki, Nikaragua’daki ve El Salvador’daki kurtuluş mücadelelerine dayanışma içinde, Türkiye’deki NATO darbesine karşı Türk yoldaşlarla omuz omuza direnişle dolu bir yaşama dönüştü. (…) Uluslararası kurtuluş hareketleri bizim için dünya genelindeki kadın kurtuluş mücadelesini de temsil ediyordu. Filistin’den FHKC’li Leyla Halid, ABD’deki siyahî kurtuluş hareketinden Assata Shakur ve Angela Davis ile Batı Avrupa’daki silahlı mücadele veren gruplardan yoldaş kadınlar bizim için örnekti. (…) Son birkaç on yılda ise Kürt özgürlük hareketi, özellikle Rojava’da, kadın kurtuluşunun mücadelenin belirleyici bir parçası olduğunda herkes için ne denli büyük bir güç doğduğunu gösterdi. (…)
1980’lerin sonu, 90’ların başında devrimci siyasetin yeniden tanımlanması ve köklü bir özeleştiriden geçmesi gerektiği açıktı. (…) Sovyetler Birliği’nin çöküşünü kapitalizmin kesin zaferi olarak kabul etmek istemedik. Bu zayıflamanın, dünya sosyalist hareketi için felaket sonuçlar doğuracağı belliydi. Batı Almanya’da bu durum, Silahlı Kuvvetler’in açıkça savaşan bir ordu olarak geri dönüşüne ve hemen ardından Yugoslavya’ya yönelik uluslararası hukuku çiğneyen bir savaşa girmesine yol açtı. Doğu Almanya’nın Batı Almanya tarafından yutulmasına yol açtı. (…) Öte yandan milliyetçi coşku arttı. Bu durum, sağcılar tarafından hevesle kullanıldı ve birleşik Almanya’da doğuda ve batıda Solingen ve Mölln’deki gibi ölümcül kundaklama saldırılarına zemin hazırladı. (…)
Elbette dünyanın dört bir yanındaki solun bu ağır zayıflığını farkındaydık; bu yüzden de önümüzdeki sorulara yanıt bulmak ve radikal sol bir güç olarak varlığımızı sürdürmek için her türlü çabayı gösterme kararlılığıyla yola devam ettik. Bu tartışmalar, yeraltındakilerle birlikte yürütüldü. Sürekli gözetim altındayken tekrar tekrar gizlice uzaklaşıp geri dönmek giderek tehlikeli bir hal aldı. (…) Bu, direnişi yaşamımın tam merkezine koyma kararımdı. (…) RAF’ın yaşamımda önemli bir yer tuttuğu, burada yazdıklarımdan anlaşılmaktadır. Bu yoldaşlar benim için bu sistemden kopma ve köklü bir direniş içinde kurtuluş için savaşma olasılığını temsil ediyordu. (…) Radikal ya da militan sol olarak elbette pek çok hata yaptık, ama içinde bulunduğumuz zamanın sefaletini hafife alma hatasını asla yapmadık. (…)
1998’de RAF kendi kararıyla dağıldı. (…) 1998’den sonra kamuoyuna yönelik yakalama ilanları yalnızca Burkhard Garweg, Volker Staub ve benim için yayımlandı. (…) Bizim üzerimizden RAF’a ve onunla birlikte Batı Almanya tarihindeki köklü direnişin önemli bir parçasına karşı zaferlerini kutlamayı çok isterlerdi. (…) Yeraltında, sınırlı ve geri çekilmiş biçimde de olsa radikal solcular olarak özgürce yaşama olanağı bulduk. Orada yoldaşlar ve arkadaşlarla kendi belirlediğimiz dayanışmacı ilişkiler içinde yaşayabiliyor ve gelecekteki yolumuza karar verebiliyorduk. (…) Bu denli uzun bir yeraltı yaşamı işte bu tarihin ürünüdür. Maceracılıktan değil, çıkar sağlamaktan hiç değil. Son birkaç on yılda olduğu gibi bugün de bu, direniş cephesinde savunmacı bir konumdur. Koparıldığım o hayat benim için ne denli büyük anlam taşısa da, silahlı direnişle bu durumdan çıkmaya çalışmak gibi bir plan yoktu. (…) Ne var ki davada yine de sözde bir öldürmeye hazır olma hali iddia ediliyor. (…) Bu, sözde tehlikeli suçluların yakalanmasını meşrulaştırmaya ve ibret örneği oluşturmaya hizmet eden bir şeytanlaştırmadır. (…)
Davada konu edilen bazı soygun mağdurlarındaki psikolojik sonuçlar bakımından Burkhard Garweg’in Ekim 2024’te Yeraltından Selamlar’da dile getirdiği şu sözlerine tamamen katılıyorum: “Kasiyer ve para nakil görevlilerinin yaşadığı travmatize olmaları üzücüdür.” (…) Kasa çalışanları da, para ve değerli eşya nakil görevlileri de proleterdir, düşman değildirler. (…)
Mahkemenin belirttiği gibi, sokakların travma geçirmiş insanlarla dolu olduğu doğrudur; yoksulluk, ırkçılık, ataerki, polis şiddeti ve emperyalist savaşlar sebebiyle öyledirler. Bunu bana yüklemek, bu sefaleti araçsallaştırmak ve uzun bir hapis cezasını gerekçelendirmeye çalışmaktır. Kitlesel travmaların aşılması, hem acil hem de köklü değişimleri gerektirmektedir; üstelik uluslararası düzeyde. Zira Sudan, Filistin, Suriye, Lübnan, İran, Ukrayna gibi yıllardır savaşın yakıp yıktığı ya da Küba gibi yaptırımlarla boğulan ülkelerde travmaların hayal edilemeyecek kadar daha vahim olduğu açıktır. (…)
“Alternatif, dünya genelinde bizim görevimizdir ve bir sosyalizmdir; büyük ve küçük devrim girişimlerinin, kentsel gerilla hareketlerinin, anarşistlerin, komünistlerin, sosyal devrimcilerin ve ataerki karşıtı ile sömürgecilik karşıtı mücadele ve hareketlerin tarihindeki büyük ve küçük hataların aşılmasıyla da tarihsel deneyimler açısından zenginleşecek bir sosyalizm. Buna ulaşmak, bu gezegende yaşamın sürdürülüp sürdürülemeyeceğini ve hangi koşullar altında olacağını belirleyecektir. Dünya genelinde hepimiz için; kapitalizmin ve ona yol açan sistemik süreçlerin, ayrıca kendi süreçlerimizin Alternatifi sorusu, varoluşsal bir sorudur ve ertelenebilir değildir.” Burkhard Garweg, Ocak 2026 tarihli ‘Rosa Luxemburg Konferansına Selam’dan.
Bunun izleri bütün o direnişlerde yaşıyor:
◆ Gençlerin, yoksul ve güçsüz halk kesimlerinin iktidar ve hammadde uğruna yürütülen savaşlarda piyon gibi harcanacağını bilen, bu nedenle militarizme, zorunlu askerliğe ve silahlanmaya, yani savaşa karşı çıkanlarda; (…)
◆ İsrail’in ne denli terör niteliği taşısa da her politikasına koşulsuz desteğin Almanya’nın devlet mantığı kabul edildiği ve buna karşı çıkanların dışlanma ve kriminalize edilmeyle tehdit edildiği bir ortamda aktivist, gösterici, gazeteci, sanatçı ve bilim insanları olarak direnişlerinde ısrar edenlerde; (…)
◆ Nazilere doğrudan karşı duran ve koruma örgütleyen, ama bununla yetinilmeyeceğini, çünkü faşizmin kökeninin kapitalizmde yattığını söyleyenlerde. (…)
Günümüzde ve son yıllarda pek çok çelişkiden filizlenen ya da kimisi uzun zamandır var olan çeşit çeşit direniş bunlarla sınırlı değildir: mesela ataerkil şiddete karşı feminist ve bugün queer-feminist örgütlenme; acilen yardıma muhtaç mültecileri engellemek için giderek mükemmelleşen baskıcı sınır kapatma sistemine karşı sayısız girişim; Gazze ve Küba’ya yönelik özgürlük filoları (…); Gazze’ye silah sevkiyatına ve militarizme karşı liman ablukaları ile İtalyan ve Yunan işçilerinin Filistin halkıyla dayanışma grevleri (…).
Bu aynı zamanda benim ve bizim özgürlüğümüze, nihayetinde herkesin özgürlüğüne ve her türlü baskıyı geride bırakan bir dünyaya duyulan umuttur. (…) Gerçekten özgür olabilmemiz ancak herkes özgür olduğunda mümkündür.
[1] Almanya’da 68 hareketini takiben 70 ve 80’li yıllarda görülen, teorik ve parti temelli hareketler yerine kitlelerin devrimci kendiliğindenliğini (Spontaneität der Massen) tarihin devrimci unsuru olarak gören sol hareket.























