19 Aralık operasyonu ve anılardan kalanlar

0
346

Erdal Kudiş

19-22 Aralık 2000’de gerçekleştirilen ve Türkiye cezaevleri tarihinde hiçbir zaman unutulmayacak katliamın üzerinden 22 sene geçti.

19 Aralık’ta Türkiye genelinde 20 cezaevinde aynı anda sabah saat 05.00’de başlayan operasyon ile onlarca devrimci vahşice katledildi. Kimisi kurşunlanarak, kimisi hala açıklanmayan kimyasal maddelerle, kimisi de yakılarak öldürüldü.

30 devrimcinin vahşice katledildiği, yüzlercesinin yaralandığı; ardından yakılmış ve yıkılmış cezaevlerinin bırakıldığı bu operasyona ise “Hayata Dönüş” adı verildi.

Operasyondaki amaç, yeni açılacak olan F Tipi cezaevlerine gitmek istemeyen tutsakları sindirmek; bu kapsamda başlatılan ölüm orucu eylemini bitirmekti. Hükümet temsilcileri katliama “başarıyla gerçekleşen bir operasyon” nitelemesinde bulundu. Ancak operasyon ile 30 devrimcinin vahşice öldürülmesi sonrasında ölüm oruçları da yayılarak uzun süre devam etti. Bu sürecin doğruluk-yanlışlık tartışması bir yana, ortada olan gerçek şudur ki, Hayata Dönüş ismi verilen operasyon ve F tipleri, insanların hayata döndürüldüğü bir şekilden ziyade, hayatlarının karartıldığı bir durumla sonuçlanmıştır.

Katliamın olduğu günü yaşayanlardan biri olarak yazacak çok şey var. Ancak bu yazıda kısaca o gün kaldığım cezaevinde yaşananları aklımda kaldıkça yazmaya çalışacağım.

1999 yılında tutuklanmış ve Ümraniye hapishanesine nakledilmiştim. Orda kaldığım 6 ayın ardınan kendi isteğim ile Gebze hapishanesine nakledildim. Orada dava arkadaşlarım olduğu içi bu talepte bulunmuştum.

Bu sürede büyük Gölcük depremi ve Ulucanlar Cezaevi katliamı yaşanmıştı. Ulucanlar ile ilgili de bulunduğum hapishane de olaylı günler yaşadım. (Konumuz bu olmadığı için buna değinmeyeceğim.)

Gölcük depremi sonrası Adapazarı cezaevinden kalanların bir kısmı bulunduğum Gebze’ye nakledildi. Gelenler ile birlikte sayımız iyice artmıştı. Bu dönemde F tipi cezaevleri de gündeme gelmeye başlamış ve bizler de hem dava arkadaşlarım hem de diğer siyasetler ile nasıl tavır alacağımız üzerine tartışmalar yapıyorduk. Geçmiş dönemde yaşananların pratiği ile aslında genel tavır da belliydi.

F tiplerinden önce genel cezaevi yapısı, koğuşlardan oluşmaktaydı. Cezaevlerinin kalabalıklığı ve koğuşların büyüklüğüne göre kalanların sayısı en az 20 kişi idi. Bazı dönemlerde bu sayının 30 hatta 40’lara vardığı olmuştu. Burada farklı siyasetlerden devrimciler bir arada kalıyor ve ortak bir hayat yaşıyorduk. Paylaşımda ortak komün sistemi vardı. Politik ve kültürel çalışmalar yapıyorduk.

Devlet bunu kırmak için F Tipi cezaevlerini inşaa etmeye başladı. Amacı bu ortak yaşamı dağıtmak ve özgürlüklerini elinden aldığı devrimcileri tek ya da 3 kişilik hücrelere koyarak arkadaşlarından ve dış dünyadan izole ederek teslim almaktı.

Hem devrimciler olarak özgürlükleri kısıtlanan bizler, hem ailelerimiz hem de dışarda bulunan duyarlı kamuoyu bu projeye karşı harekete geçmeye başladık. İçeride kısa süreli uyarı açlık grevleri başladı. Eğer F Tiplerine son verilmezse 1996 yılında 12 devrimcinin ölümüne neden olan ölüm orucu ve süresiz açlık grevinin tekrar gündeme geleceği ve tüm tutsaklar olarak bu zindana gireceğimize, ölümü seçeceğimizi deklare ediyorduk.

Dışarıda hem aileler hem yoldaşlarımız hem de demokratik kamuoyu çok aktifti. Türkiye’nin birçok şehrinde görülmemiş kitlesellikte protesto eylemleri yapılıyordu.

Bu durum karşısında hükümet cezaevlerinin açılmasını 1 yıl ertelediğini açıkladı. Amacı kamuoyuna F tiplerini ikna ettirmek, yapımı ve hazırlığı tamamlanmamış cezaevlerini de tamamlamaktı. Bunun farkındaydık ve ikna olmadık. Ölüm orucundan vazgeçmemizin ancak F tipi projesinden vazgeçilirse mümkün olacağını belirttik. Bu sürede henüz genel olarak ölüm oruçları başlamamıştı.

Tartışma hemen başlamak ile F tiplerine nakiller başlayana kadar beklemek ve bu sürede farklı eylemler ile sürece hazırlanmak üzerinden sürüyordu. Bütün siyasi yapılar ile birlikte ortak bir mücadeleyi kurmak istiyorduk. Ancak 1996 yılını zafere götüren ortaklık bazı anlaşmazlıklar nedeniyle kurulamadı ve 3 siyasi yapı kendi içinde karar alarak ölüm oruçlarına başlama kararı aldı. Böylece 96 ölüm oruçları sürecini zafere götüren Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu (CMK) fiilen dağılmış oldu.

Bizler direnişi hapishaneler ile sınırlandırmamak gerektiğini ve asıl amacın dış kamuoyunu harekete geçirmek olduğunu ve bunu için F tipleri açılana kadar içerde uyarı açlık grevleri ve başka filli eylemler ile devam edeceğimizi, eğer durduramazsak ve operasyon olursa o zaman ölüm orucuna başlayacağımızı ilan etmiştik.

Erdal Kudiş, 230 günlük ölüm orucu direnişinin ardından hastanede tedavide

3 yapı ölüm orucuna başladı ve bizim de içinde olduğumuz diğer yapılar ise süreli açlık grevi, duruşmalara çıkmama, aileler ile görüşmeme vb. eylemlerine başladık. Dışarda sıcak bir atmosfer vardı. Aydınlardan sanatçılara kadar birçok kesimden destek geliyordu. 96 yılında yaşananların önüne geçilmeye çalışılıyordu. Ancak olmadı. Devlet saldırmak için fırsat kolluyordu. Ve aradığı fırsatı Gazi Mahallesi’nde polis aracına yapılan saldırı ile buldu. F tiplerine karşı ve ölüm orucunda bulunanlar ile dayanışma amacıyla yapılan bu saldırıyı devlet çok iyi kullandı. Önce polisleri sokaklara dökerek yürüyüş yaptırdı. Ardından “bakın biz süreci askıya aldık ama bakın bunlar halkı koruyan polislere saldırıyor, ya bizimle olursunuz ya da polislere saldıranların yanında olursunuz” propagandası yaparak saldırıya geçti. Destek veren sendikalar, partiler basıldı. Eylem yapan ailelere vahşice saldırıldı. Ve son olarak dış desteği kesilen cezaevlerine saldırıya geçildi.

Bizler süreci yakından izlediğimiz için sıranın bize geleceğinin farkındaydık ve bundan dolayı hazırlıklıydık. Saldırının tam tarihi belli olmadığı için günler öncesinden nöbet tutmaya başladık. Amacımız baskına uykuda yakalanmamak ve direnmekti. Bu arada bulunduğumuz cezaevinde daha önceden ölüm orucuna başlayanlar olduğu gibi aynı zamanda benim de içinde olduğum bir grup da açlık grevinin 10. günündeydi. Açlık grevinin 10. gününün sabahında operasyon başladı. Sabah 5’de büyük bir gürültü ile yataklarımızdan fırladık. Önce deprem olduğunu sandık sonra nöbetçilerin haber vermesi ile operasyon olduğunu anladık. Hemen barikat kurulacak yerlere geçtik. Nöbetçilerin bir kısmı başarısız kalsa da önemli kısmı ilk barikatı kurmayı başararak saldırıyı durdurmuşlardı. Hemen o bölgeye giderek barikatları sağlamlaştırmaya başladık. İlk saldırıda iki siper yoldaşımız silahla yaralanmıştı. İçimizde bulunan sağlıkçı arkadaşlarımız bu yoldaşlara müdahale ederken bizler de saldırıyı engellemeye çalışıyorduk.

Önce barikatların arasından gaz bombaları atmaya çalıştılar ama buna engel olduk. Sonrasında gaz bombalarını pencerelerden atmaya çalıştıklarında da, oraya barikat kurduk. Karşı koyuşumuz sonrasında kaldığımız koğuşun tavanını delerek ordan gaz atmaya başladılar. Onun için de barikat kurduk ancak barikatlar her zaman yeterli olmuyor ve bir süre sonra gazdan nefes alamayacak duruma gelince geri çekiliyorduk ve sonrasında tekrar geri dönüyorduk. Bu akşam saatlerine kadar devam etti. Sabah 5’de başlayan barikat direnişimiz akşam 5 gibi ana barikatı terketme noktasına geldi ve geri çekilerek belirlediğimiz bir koğuşu merkez seçerek buraya barikat kurduk. Ancak hem yoğun gaz saldırısı hem de bütün gün süren saldırıya karşı artık daha fazla direncimiz kalmamıştı.

Bu barikat daha çabuk yıkıldı. Askerler ile karşı karşıyaydık artık, aramızda barikat da kalmamıştı. Bizden tek tek havalandırmaya çıkmamız isteniyordu. Bundaki amacın bu sırada istedikleri kişileri almak olduğunu anladık ve karşı çıkarak kol kola girerek teslim olmayacağımız söyledik. Bunun üzerine geri çekilip yeniden kapalı olan koğuşa yüzlerce gaz bombası atılmaya başlandı. Saldırıya karşı kurulan ilk ekip olarak hemen gelen gaz bombalarından yakaladıklarımızı pencerelerden dışarı atmaya başladık. Ancak bir süre sonra havalandırmada ve içeride göz gözü göremez oldu. Yere yatıyor şekerli suya bandırdığımız havlular sayesinde biraz hava alıp tekrar gaz bombalarını dışarı atıyorduk. Bir süre bu şekilde devam etti.

Direnişte olan ölüm orucundakilerin sağlığını ve diğer arkadaşları da göz önüne alınca askerlerin geri çekildiği bir anda hep beraber havalandırmaya çıktık. Burası direnişin son noktasıydı. Havalandırma onların tamamıyla kontrölündeydi. Ancak bizim de nefes alabileceğimiz bir yerdi. Tepemizde ve karşımızda silahlı askerler vardı. İlk önce buraya da gaz attılar ancak sonrasında kestiler. Gaz azalınca komutanları gelerek isimleri okunanların öne çıkmasını istedi. Hiç kimseyi teslim etmeyeceğimizi belirttik. Bunun üzerine ellerindeki coplar ve kalaslar ile saldırmaya başladılar.

Direniş ekibi başta olmak üzere hep birlikte bu arkadaşların güvenliğini almaya başladık. Ancak saldırı çok vahşiceydi. Hepimizde ağır yaralanmalar oldu. İsimleri sayılanlar başta olmak üzere bir çoğumuz ele geçirildik. Cezaevinin ana koridorunda askerler çift yönlü sıralanmıştı. Tek tek bizi bu koridora atarak sopalar ve coplar ile saldırıyorlardı. Kendimden geçmiş bir şekilde cezaevinin önünde buldum kendimi. Ortalık ana baba günüydü. Ambulanslar, askerler ve ring araçları her taraftaydı. Önce ellerindeki listedekileri kontrol edip onları aldılar. Sonrasında ağır yaralıları aldılar. Benim gibi ölümcül ya da ağır kanaması olmayanları geri gönderildiler. Aynı koridordan tekrar geçerek aldıkları yere geri götürdükleri zaman ayakta duracak halim kalmamıştı.

Bazı cezaevlerinde daha erken biten operasyon Ümraniye ve Bayrampaşa’da 3 gün sürdü. Kimyasal gazlar ve otomatik silahların kullanıldığı bu operasyonda 30 devrimci hayatını kaybederken onlarcası da ağır yaralandı.

Saldırı bütün cezaevlerine olmuştu ve F Tipleri açılmıştı. Bunun üzerine 10 gündür başladığımız açlık grevini ölüm orucuna çevirdik. Benim 230 küsur gün süren ölüm orucum böyle başlamış oldu. (Ölüm orucundan kalan rahatsızlıklarım sebebiyle tam olarak kaç gün kaldığımı hatırlayamıyorum. 232 miydi yoksa 238 miydi, hafızam beni yanıltıyor.)

Bu sürede 122 siper yoldaşımız hayatını kaybederek ölümsüzleşti. Onların anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Benim gibi ölüm orucu sürecini az hasarla atlatan çok fazla kişi yok. Bir çok siper yoldaşım geri dönüşü olmayan rahatsızlıklar ile hala yaşamaya tutunmaya çalışıyorlar.

2000 yılında başlayan ölüm oruçlarında bu kadar çok kaybın olmasında bizlerin de süreci kötü yönetmemiz etkili oldu elbette. Bu konu farklı bir yazı konusu olduğu için girmeyeceğim.

Aradan geçen 22 yıla rağmen hafızlara kazınmış kara bir süreç oldu bu günler. “Hayata Dönüş” değil “Çalınan Hayatlar Operasyonu” idi. Bu tarih hiç bir zaman unutulmayacak.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.