Bundan tam 59 yıl önce Ernesto Che Guevara ölümsüzleşti. Bolivya’da CIA ve Amerika’ya bağlı çetelerce katledildiğinde henüz 39 yaşındaydı. O, tüm yaşamını ezilen halklara adayan bir halk kahramanıydı.
Ernesto Che Guevara, 1928 yılında orta halli bir ailenin çocuğu olarak Arjantin’de dünyaya geldi. Doğum yeri Arjantin olsa da, Küba Devrimi’ne öncülük ettiği için dünya onu hep Kübalı bildi. Onu “Che” yapan şey; eşsiz cesareti kadar dürüstlüğü, alçakgönüllülüğü, sarsılmaz adalet duygusu, eleştirel bakışı ve sonsuz insan sevgisiydi. Tam da bu noktada, Che’yi anlamak için şu soruyu sormak gerekir: İnsan, kendisini kuşatan bunca adaletsizliğe karşı nasıl bir kişiliğe bürünmelidir?
Che’nin hikayesi, biraz da bu sorunun peşinden giden bir insanın hikayesidir. Genç bir tıp öğrencisiyken arkadaşıyla birlikte motosikletle çıktığı Latin Amerika yolculuğunda gördüğü yoksulluk, sömürü ve eşitsizlik, onu kendi hayatına dışarıdan bakan bir göz olmaya, yani kendi konforlu yaşamını sorgulamaya itti. Karşılaştığı bu acı tablo, zaten Marksizmden etkilenen Che’yi daha da ateşlendirdi. Belki de bu seyahatin, kendisini gelecekte dünya çapında bir direniş sembolü haline getireceğinden henüz haberi yoktu.
Her zaman okumayı seven, meraklı bir insandı. İleri gelen, eğitimli bir ailede büyüdüğü için politikayla erken yaşlarda tanışmıştı. Yani hayata “şanslı” başlayanlardandı. Ancak o, bu şansı kişisel bir kariyer veya gelecek için değil; devrimci bilinç edinmek ve halkların mücadelesine katılmak için kullandı.
Che, mücadeleyi yalnızca iktidarın ele geçirilmesi olarak görmüyordu; ona göre asıl mesele insan ilişkilerinin de dönüştürülmesiydi. Çünkü eski dünyanın, insanı insana yabancılaştıran ve modern sayılan köhne ilişkileri değişmeden, yeni bir toplumun kurulamayacağına inanıyordu.
“Yeni insan” neden önemli?
Che’nin düşüncesinin en özgün, en can alıcı yanı tam da burada ortaya çıkar.
Kapitalist toplum, insanı giderek bencil bir rekabet nesnesine dönüştürür. İnsan artık kendi değerini sahip olduklarıyla, kazandıklarıyla ve başkalarına ne kadar üstün gelebildiğiyle ölçer hale gelir. Başkasının kaybı kendi kazancına, başkasının yenilgisi ise kendi başarısına dönüşür. Bu barbar düzen yalnızca ekonomik ilişkiler üretmez, aynı zamanda yozlaşmış bir insan tipi de üretir.
Che’nin “meta-insan” eleştirisi tam da bu noktaya yönelir. Ona göre sosyalizmin hedefi yalnızca üretim araçlarının mülkiyetini değiştirmek değildir. Asıl mesele, insanın sistemin ve bireyciliğin yarattığı o derin yabancılaşmadan kurtulmasıdır. Bu nedenle “yeni insan”, adil bir toplumun kurulabilmesi temel bir harçtır.
Dünyanın herhangi bir yerindeki haksızlığı kendi içinde hissedebilmek, onun için devrimciliğin temel ölçüsüydü. Çocuklarına yazdığı veda mektubunda bunu şu muazzam sözlerle ifade ediyordu: “Her şeyden önce, dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir.”
Ne güzel demiş Che! Bugün dünyamızın, bu acıyı ve sorumluluğu yüreğinde hissedecek devrimcilere her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Bireyciliğin insanı dört bir yandan kuşattığı bu çağda, dayanışmayı yeniden insani bir refleks haline getirmeliyiz. Empati kurmak en mühim şeydir. İnsan, dünyanın öbür ucundaki adaletsizliği kendisinden uzak görmemeli, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışını kökünden reddetmelidir.
Bizler, Che Guevara’nın “yeni insan” kavramına dayanışmacı ve mücadeleci bir yoldaşlık yani “yeni insan ilişkileri” temelinde yaklaşıyoruz. Bugün egemenlerin bize dayattığı rekabet ve yalnızlık karşısında birbirimize yabancılaşmak yerine, omuz omuza verip çoğalmayı öğrenmeliyiz. Paylaşmayı ve dayanışmayı yaşamının doğal bir parçası haline getiren bir insan anlayışını büyütmeliyiz. Che’nin işaret ettiği o “yeni insan”, ancak bu mücadeleci yoldaşlık ilişkileriyle yaratılabilir.
Elbette Che’nin yolu hazır ve donmuş bir reçete değildir; tarihin belirli koşullarında somutlaşmış devrimci bir deneyimin adıdır. Bugünün dünyası şüphesiz Che’nin yaşadığı dönemden farklıdır. Ancak sömürünün, eşitsizliğin, emperyalist savaşların, yoksulluğun ve insanın insana yabancılaşmasının sona erdiğini kim söyleyebilir? Aksine, bu sorunlar birçok yönden daha da derinleşti ve kötüleşti.
Che, en onurlu ve en güzel yaşam tarzı olarak devrimci mücadeleyi seçti. Bugün o, tüm dünyada direnişin, inancın ve başkaldırının en net sembolüdür. Başta da belirttiğimiz gibi; onu katledenler bedenen yok etmeyi başarsalar da düşüncelerini öldüremediler. Küba’daki yoldaşlarının ve dünya devrimci hareketinin onu bir bayrak gibi göğe çekmesi sayesinde Che, mücadelesiyle ölümsüzleşti. Devrimci mücadeleye bıraktığı bu görkemli mirası daha da yukarılara taşımak bugün bizim görevimizdir.
Che’nin devrimci bilinciyle, cesaretiyle, insan sevgisiyle ve direnişçiliğiyle sonuna kadar mücadele etmeliyiz! Ülkemizin bir zamanlar Che Guevara’yı, Fidel Castro’yu, Denizleri, Mahirleri ve İbrahimleri örnek alan o dinamik gençliği, bugün ne yazık ki yaratılan umutsuzluk iklimi yüzünden uyuşturucunun ve çetelerin pençesine itilmektedir. Geleceğimize, halkımıza, ülkemize ve tüm insanlığa karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek için Che Guevara’nın o duru insanlığına ve devrimci pratiğine bugün ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız var!






















