28 Şubat darbecilerine karşı çıkmasa mıydık?

1
639

Hamza Yalçın

28 Şubat döneminde etkili görevlerde yer alan generallerin kimileri erken yaşlarda öldü kimileri ise 70’li ve 80’li yaşlarına rağmen hapiste tutuluyorlar. Erdoğan dincilikten hapse girmiş olan mahkumları yaşlandıkları gerekçesiyle affediyor generallere ise af yok. 28 Şubat darbesine karşı çıkmakla yanlış mı ettik? Destekleseydik ya da karşı çıkmasaydık AKP’nin iktidara gelmesi ve tek adam rejimi kurması engellenir miydi? 

Bu yazıyı 28 Şubat 1997 darbesine karşı çıkmış ve iki kez üst üste beraat etmiş olduğu yargılama süreci, 28 Şubat generallerinin yargıya müdahalesi sonucunda 1998 yılında müebbet hapis hükmüne çevrilmiş, ardından gelen AKP iktidarının da yoğun baskılarına muhatap olmuş bir devrimci olarak yazıyorum. Yukarıdaki soruya 28 Şubat darbesi sürecini gözden geçirerek cevap arayacağız.

28 Şubat, post-modern darbe adı verilen bir askeri müdahaledir. Bu isim 28 Şubat 1997 yılında Necmeddin Erbakan’ın Başbakan olduğu Refah Yol hükümetine irticayı önleme iddialı bazı kararların kabul ettirildiği tarihten alınmıştır. Kararlar o günlerde askerlerin ağırlıkta olduğu, Cumhurbaşkanı ve Başbakanın da yer aldıkları devletin en yüksek organı Mİli Güvenlik Kurulu toplantısında imzalandı. Erbakan AKP’yi kuran ekibin eski lideri ünlü bir siyasetçidir. Müdahale askerlerin inisiyatifiyle yapıldı. Cumhurbaşkanı, yargı, medya, polis ve siyasi partiler askerlerle birlikte çalıştı. Hedefte Erbakan vardı.

Dinciliğin yalancı baharı

28 Şubat 1997 dinciliğin “yalancı“ yani erken baharına son verdi. Erbakan liderliğindeki Refah Partisi (RP) 1995 genel seçimlerinde yüzde 21 oy alarak birinci gelmişti. 1990 yılında reel sosyalizmin çökmesi ve yeni liberalizmin hızla yükselişe geçmesi dinciliğin alabildiğine gelişmesine yol açmıştı. Sosyalist hareket ve demokratik örgütlenmeler daha 12 Eylül döneminden saf dışı edildikleri için kitlelerin sisteme karşı tepkileri dinci kanala yöneldi. Dincilik zaten 12 Eylül rejimi tarafından sosyalist hareketi geriletmek maksadıyla desteklenmişti. Refah Partisi’nin seçim başarısı generalleri endişelendirdi. Generaller eğer önlem alınmazsa dinciliğin oylarındaki yükselişin ileriki yıllarda çok yüksek seviyelere ulaşacağını düşündüler. 

Güçlendiklerini gören dinciler toplumda tepki uyandırabilecek ve kendi sonlarını getirecek acemi hareketlere başladılar. Her yanda birden gelişme eğilimindeki dincilik, direnecek bir örgütlülüğe sahip değildi. Devleti elinde tutan güç dincilerin acemiliklerini kullanarak müdahelenin koşullarını hazırladı. Askerler hem 12 Eylül darbesi yardımıyla hem de Kürt savaşını kullanarak devleti, yargıyı ve toplumu sıkıca kendilerine bağlamışlardı. Medya onların kontrolündeydi. Medya dinci aşırılıkları toplumun gözü önüne getirerek körükledi. Aczimendi Şeyhi’nin yanına soktukları bir kadına ezilmiş rolleri yaptırdılar. Türkiyenin belki yüzde sekseninin nefretini bir anda üzerinde toplamakta hünerli Şevki Yılmaz gibi insanlara eteklerindeki taşı dökmeleri için alan açıldı vb. Polis teşkilatı ajanlar sokarak dincileri kışkırtıyor, medya gürültü çıkarıyor yargı da hukuksal süreç başlatıyordu.

İktidarda kalmaya çalışan Başbakan Erbakan’a önce dinciliğe karşı kararlar imzalatıldı. Kısa süre sonra kararların uygulanmasını denetlemek için Batı Çalışma Grubu kuruldu. Erbakan’a İsrail ile ilişkileri artıran anlaşmalar da imzalatıldı. Erbakan böylece kullanıldıktan sonra  başbakanlıktan istifa etmeye zorlandı; ardından partisi kapatıldı, on yıllardır geliştirdiği siyasi birikim parçalandı ve Erbakan saf dışı edildi. Erbakan her yandan saldırılara uğrarken Erdoğan ve arkadaşları onu dar bir grupla tecrit ederek ABD ve İsrail’in desteğiyle yeni bir hareket başlattılar. Dinciliğin asıl baharı AKP iktidarıyla gelecekti. 

AKP’nin başarısı

Erbakan kuşkusuz bir dinciydi. Fakat o dini emperyalizmin maşası yapacak olan Büyük Ortadoğu Projesi’ne (BOP) alet olacak bir insan değildi. Erbakan’ın bu özelliği, 1990’lı yıllarda onu Batılı güçlerin gözünde en sevimsiz lider haline getirdi. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte tek süper güç haline gelmiş olan ABD dünya çapında imparatorluk kurmak için harekete geçmek istiyordu. İslamı kullanarak Ortadoğu’da İsrail karşıtı direniş güçlerini tasfiye etmeyi, Rusya ve Çin’i kuşatmayı amaçlayan projede Türkiye’ye büyük rol düşüyordu. Türkiye hem coğrafyası ve tarihi hem Batıyla ilişkileri ve siyasal toplumsal, ekonomik yapısıyla çok stratejik önem taşıyordu. Hızla yükselen siyasal İslam Erbakan’ın elinden alınmalıydı. İşte 28 Şubat askeri müdahelesi Erbakan’ı tasfiye ederek Gülen Cemaati’nin ve Erdoğan’ın önünü açmış oldu. 28 Şubat generalleri de Batılı güçler tarafından kullanıldıktan sonra çöpe atılacaklardı.

İslamı ABD’nin ve İsrail’in hizmetine verecek bir lider aranıyordu. Erdoğan bu rolü kabul etti. 14 Ağustos 2001 yılında kurulan AKP sivil bir hükümet darbesiyle 1 yıl sonra iktidara getirildi. Böylece dinciliğin gerçek baharı başladı. Liberal solun yere göğe sığdıramadığı İslamcılar iktidara geldikten sonra Türkiye Ortadoğu’da IŞİD’in ortaya çıkmasına yol açan çok kanlı sürece en çok katkıda bulunan ülkelerden birisi olacaktı.

AKP-Cemaat iktidarı gayet ılımlı görünümle işe başladı. (*) Giderek 28 Şubat’ta yapılan hukuk ihlallerini devraldı ve onları 28 Şubat egemenlerinin hayal bile edemeyeceği sınırlara götürdü. ABD emperyalizminin bir araya getirdiği Erdoğan ve Cemaat önce orduyu iktidardan indirdi. Zamanın muktedir generalleri Erdoğan’ın ve Cemaati’in arkasında ABD’yi görünce teslim bayrağı çektiler. Dinciler orduya ve devlete daha güçlü yerleşmek amacıyla Ergenekon operasyonları başlattılar. En yumuşak başlı Genelkurmay Başkanlarından biri olan İlker Başbuğ bile müebbet hapse mahkum edildi. Cemaatle AKP birbirine girmeselerdi Başbuğ gibi birçok kişi şimdi hala hapiste olacaktı. Liberallerin “yetmez ama evet”, diye umutla desteklediği iktidar giderek tek adam diktatörlüğüne dönüştü. 

Çözümün adresi Türkiye solu

Şimdi yazımızın başındaki soruya dönecek olursak, bin yıl süreceği iddiasındaki 28 Şubat’ın üç-beş yıl sürmeden çökmesi kaçınılmazdı. 28 Şubatçıların laiklik ve demokrasi anlayışları NATO’ya, Batılı emperyalist sisteme ve işbirlikçi tekelci sermayenin egemenliğinde bir dikta rejimine dayanıyordu. ABD emperyalizmi 28 Şubat’ı kendi planlarını yürürlüğe sokmak için alkışlamıştı. Zamanın önde gelen isimlerden Çevik Bir Siyonistlerden ödül aldı. Bu elbette 28 Şubat’ın açıktan İsrail yanlısı tutumunun ödüllendirilmesiydi. IŞİD’i ve dinci cinayet örgütlerini desteklemiş olan Yahudi şeriatçısı İsrail’in Türkler ve Kürtler arasında bugün laikliğin destekçisi görülmesinde 28 Şubat darbesinin de etkisi bulunuyor. ABD, AB ve İsrail Erbakan’dan kurtularak İslamı saldırgan amaçlarına alet etmek istiyorlardı. Batılı sistem ve NATO Türkiye’de islamcı bir rejime karar vermişti. İşbirlikçi tekelci sermayenin de buna itirazı yoktu. Ülkede direnecek örgüt (**) bırakmamış olan ve Erbakan’ın karşısında çok cesur görünen ordu NATO’daki patronu ABD’den korktuğu için direnemedi. Direnmek isteyen subaylar yalnız kaldı ve ezildiler. Burjuva partileri zaten köle ruhlu olduklarından direnemedi ve yeni sisteme uyum sağladılar. 

28 Şubat darbesi iddia edildiği gibi temiz toplumu, demokrasiyi ve özgürlükleri  amaçlamıyordu. 3 Kasım 1996 Susurluk skandalı sonrasında bir kısım çeteler devletten ayıklanırken, onların arkasındakilere dokunulmadı. Hatta çete rejiminin sorumluluğu bile adeta Erbakan’a yıkıldı. 28 Şubat darbesi sonuçta Erbakan’ı tasfiye edip  dincilerin başına AKP ve Cemaat’in memur edilmesinin koşullarını sağladı. Bu güçler daha sonra 28 Şubat darbesini kullanarak mağdur ve kurtarıcı rolleri oynayacaklardı. 

28 Şubat rejimi döneminde sosyalist hareket egemen güçler tarafından adeta yeniden dizayn edilerek daha çok etkisizleştirildi. Bu amaçla atılan adımlardan biri de 19 Aralık 2000 tarihinde yapılan cezaevleri katliamı idi. 28 Şubat müdahalesiyle uyumlu tutumdaki sol grupların Türkiye’nin bugüne gelmesine karşı bir direniş ortaya koymaları zaten beklenemezdi. 

Devrimciler olarak hatamız, 28 Şubat ile bir biçimde ittifaka girmeyişimiz değil sisteme karşı direnişçi örgütler kurmayı ve sosyalist hareketin güçlerinin koordinasyonunu sağlamayı başaramayışımızdır. AKP’ye karşı Cumhuriyet Mitingleri’nde (2007) görülen büyük direniş potansiyelini tam da bu yüzden değerlendiremedik. 2013 yılında yaşanan Gezi Direnişi’ni de bu yüzden değerlendiremedik. 

İçinde başta lider kadrolar olmak üzere halkına hayatı pahasına bağlı devrimcilerin yer aldığı Türkiye solu, grupçu dar görüşçülük ve rekabetçilik yüzünden on yıllar boyunca bir türlü toparlanamadı ve haliyle dinciliğe karşı etkili bir direniş ortaya koyamadı. Sosyalist hareket olarak takıldığımız birbirimizi geride bırakarak ve aşağıya bastırarak gelişme strateji nedeniyle 1970’li yıllardaki tarihimizin en büyük devrimci yükselişi değerlendirememiş, 12 Eylül darbesine karşı da etkili bir direniş ortaya koyamamıştık. 1990 sonrası dünyadaki gelişmeleri de doğru değerlendiremedik: Sosyalist hareket olarak birbirimizle dayanışma içinde ve koordineli davranamadığımız zaman emeklerimiz, fedakarlıklarımız ve bütün iyi niyetlerimiz ve karşılaştığımız muazzam mücadele olanakları boşa çıkıyor. Egemen güçler birbirleriyle en kavgalı oldukları dönemde bile zorlanmadan sosyalist hareketi tuzaklara düşürüyor ve hatta bizi birbirimize karşı kullanabiliyor. 

Dinci faşist rejim elbette yıkılacaktır. Sorun bu sürecin hızlanması ve halk lehine gelişmesidir. Eğer önümüzdeki süreçte başa mesela Ekrem İmamoğlu geçerse tek adam rejiminin bazı rötuşlarla muhafaza edilmesi ihtimali güçlüdür. Türkiye solu olarak bu dağınık halimizle o zaman AKP işbirlikçisi olmakla bile suçlanabiliriz. 

Türkiye solu olarak ülkemizin geleceği üzerinde emekçiler başta olmak üzere halk lehine etki sahibi olabilmek için devrimcileşmemiz, dayanışma içinde ve koordineli davranmayı başarmamız gerekiyor. Devrimci örgütler ve sosyalistler öncelikle birbirlerine işbirlikçi tekelci sermayenin partisi CHP ve Kürt ulusal hareketinin partisi DEM’e yakın olduklarından çok daha yakın olmalıdırlar. 

(*) Sonradan müebbet hapse mahkum edilerek er rütbesine indirilecek olan Orgeneral Çevik Bir (28 Şubat’ın öne çıkmış generaliydi) emekli olduktan sonra hem Başbakan Erdoğan’ın hem de dinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İsrail ile ilişkiler danışmanlığını yapmıştı. 

(**) Tek örgütlü muhalif güç konumundaki Kürt siyasal hareketi bildiğimiz “kazanmacı” tutumla AKP iktidarından ve ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesinden yararlanma hesapları içinde AKP’nin muhalefeti tasfiye ederek iktidara yerleşmesine genelde karşı çıkmadı. Hatta Öcalan zaman zaman bu konuda Erdoğan’a nasıl yardımcı olduklarını anlattı.  

1 Yorum

  1. Bikuna Faso devlet baskani yuzbasi ismi Ibrahim. Fransa yi kovdu, altinlarini uranyumu kendileri cikariyor. Fransanin kilosunu 1 dolara satin aldigi uranyumu, simdi 150 satiyor. Uc devlet kendi paralarini(Sahel) basiyorlar. Bizdeki beceriksiz komutanlar arkadaslari hapse atilirken seyrettiler Erdogan lider birisi bundan faydalanip orgutlendi.
    Turkiyede tek bir komunist var, Tunceli belediye baskani, millet cebine girene bakiyor, Adam bunu sagliyor herkes seviyor. Butun orta dogu Turkiyede dahil Israilin amerikayi da israil yonetiyor. Ocalan erdo hepsi hain, kurtlerde ozgurluk gelince ayni sey olacak dayisi olan yasayacak kalani surunecek? Komunist ligi Tunceliye gidip ogrenin millet böyle ERKEK istiyor

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.