Jeofizik Mühendisi Doç. Dr. Savaş Karabulut’a sorduk: Bina analizlerinde nelere dikkat etmeliyiz?

0
738

Yaşadığımız deprem felaketi on binlerce insanımızı kaybetmemize, yüz binlerin yaralanmasına, milyonların ise yaşamının altüst olmasına neden oldu. Kamuoyunda çıkan haberlerde, yıkılan binaların büyük bir kısmında cenazelere dahi ulaşılamadığı halde enkazlarının kaldırıldığını görüyoruz. Felaketin boyutu, yandaş medyanın yansıttığının çok daha ötesinde.

Bir yandan depremin yaraları sarılmaya çalışılırken öte yandan bir tehlike daha yeniden gündemde: Olası Marmara depremi. Uzmanlar özellikle büyük risk altındaki İstanbul’a dikkat çekiyor. Resmi verilere göre İstanbul’da bulunan 1 milyon 166 bin binanın 255 bininin 1980 öncesinde, 533 bininin 1999-2000 yılları arasında, 376 bininin ise 2000-2019 yılları arasında inşa edildiği bildiriliyor.

Halk, yaşadıkları konutları analiz ettirmeye çalışırken halk sağlığını doğrudan etkileyecek bu sektörün de bir “rant” alanı haline geldiğini görüyoruz. Binaların durumu ve risk analizi ile ilgili insanların bilgilenmesi için Gebze Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Savaş Karabulut ile görüştük.

Merhabalar hocam. Kahramanmaraş depreminin hemen ardından sahaya gidip incelemeler yaptınız. Bir süre bölgede kaldınız, kırılan fayı doğrudan incelediniz. Sorularımıza geçmeden önce, bölgeye dönük gözlemlerinizde dikkat çeken yönleri bize aktarabilir misiniz?

Fayların yerleşim yerlerinin içinden geçtiğini biliyorduk. Alp-Himalaya Dağ Sistemi içinde olan Anadolu coğrafyasında Yerleşime Uygunluk Çalışmaları yani yerleşim alanlarındaki deprem tehlikesi ve bu tehlikeyi tanımlayan risk düzeylerini dikkate almadan, zemin koşullarını dikkate alarak tasarlanmayan “mühendislik” yapılarının yıkıldığını ve farklı düzeylerde hasar aldığını gördük. Gölleri kurutup, tarım alanlarını yerleşime açanların bu konuda sorumlu oldukları sabittir. Eğer deprem ve zemin koşulları dikkate alınarak bir tasarım yapılsaydı, bugün yapılar buna göre tasarlanmış ve onbinlerce insanımızı kaybetmemiş olurduk. Mevcut anayasa, kanun ve yönetmelikler uygulansaydı her şey çok farklı olurdu; iktidarların imar barışıyla “affettiklerini”, doğa affetmedi!

Yaşanan deprem, olası Marmara Depremi’ni yeniden gündeme getirdi. Kamuoyunda demeç veren uzmanlar, depremin gerçekleşmesinin İstanbul için bir “felaket”e dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Haliyle de halk, kendi yaşamından endişe etmesinden kaynaklı bir takım şeyler yapmaya çalışıyor. Fakat deyim yerindeyse bu konuda da “yalnız bırakılmış” halde… Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Güvenli Barınma Hakkı anayasamıza dayanan kamusal bir haktır! Bu hakkın tesisinde yerel ve merkezi idarelere sorumluluklar yüklenmiştir! Dikkat edilirse ilçe bazında bile farklı uygulamalar vardır. Yapıların parsel bazında zemin etütleri yapılıp, riskli yapı tespitleri (2023 öncesi, yani tamamı) kamu eliyle ücretsiz bir şekilde kontrol edilmeli ve deprem bazlı performans analizleri yapılmalıdır! Yapı denetimi ve riskli yapı tespitini piyasalaştıran iktidarın kendisinin çok iyi bilmesi gereken husus; kamucu olmayan, piyasalaştırılan kontrol ve denetim mekanizmasının kar dürtüsü ile sadece ölüme ramak kala pozisyonuyla kent sakinlerini karşı kaşıya bıraktığıdır.

Şimdi yeniden bina risk analizleri gündemde. Sizin uzmanlık alanlarınızdan birisi bu. İnsanlar ya belediyeler ile görüşerek ya da bazı özel şirketlere başvurarak risk analizi yaptırmaya çalışıyor. Biz bu konuda bilgi verebilir misiniz? Risk analizi nedir, nasıl yapılır, dikkat edilmesi gereken hususları nelerdir? Özel şirketler bu konuda güvenilir mi?

Güvenli (Deprem) Barınma Hakkı anayasal bir hak olup, İmar Kanunu’nun 39. maddesinde olası bir tehlikeye karşı güvensiz olarak belirtilen yapılara ilişkin yerel ve merkezi idareye sorumluluklar yüklemektedir. Her seçim döneminden önce imar afları ilan edilip, 1999 depremleri sonrası 2001 yılında çıkarılan Yapı Denetim Kanunu ile kamusal bir görev olan güvenli yapı denetimi özelleştirilmesi bugün enkazın altında kalan onbinlerce depremzedenin ilk sorumluları olarak karşımızda durmaktadır. Ayrıca TMMOB’un denetleme yetkisine vurulan darbelerle birlikte 2017’de İmar Barışı uygulamasıyla tüm Türkiye’de 3.5 milyon konut (deprem bölgesinde 250 bin konut) için herhangi bir denetim ve kontrol olmadan ve sadece hazineye gelir kazandırmak için yapılan düzenlemelerin “aslında yasadışı” olduğu mevcut fiille kendini bir kez daha göstermiştir.

Ülkemizde 1992 Erzincan depremi sonrası kamu binalarının zemin etütleri yapılmaya başlanmış, normal iskanlı yapılar için bu 2000 yılından sonra yayınlanan genelgeyle ve daha sonra tip imar yönetmelikleri ve en son 2019’da yürürlüğe giren Türkiye Deprem Yönetmeliği’yle uygulanmaya başlanmıştır. 6306 sayılı kanun öncesinde Riskli Yapı Tespiti konusunda bir hukuki norm yokken, bugün Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın özelleştirme ile bu tespiti de piyasaya teslim etmesi konusuda bu anlamıyla kamunun terk ettiği her alanın “şüpheli” bir eylem için “artı değer yaratmak özelinde” güvenli barınma hakkının tesisi konusunda “sakat” bir sürecin oluşması durumuna işaret edebilecek düzeydedir.

Bu anlamıyla 2023 öncesi yapılan tüm yapıların zemin etütleri ve yapıların performans analizleri doğrudan kamu kaynaklarıyla yan, belde/ilçe/il ve büyükşehir belediyelerinden başlayarak bakanlığın bu yerel teşkilatların alt yapılarını kuracağı ve yasal normlarla doğrudan yetkili kılacağı bir sürecin inşası ile mümkündür. Kamusal denetim mekanizması piyasaya devredilemez.

Çeşitli sosyal medya hesaplarından ve bazı haber kaynaklarından, yapılan analizde kolonlardan alınacak karot numunelerinin bina statiğine zarar verebileceği söylemi dolaşıyor. Gerçekten böyle mi?

Son deprem yönetmeliğinde yapıların tespitine ilişkin usuller tanımlanmıştır. Şahsen bu sürece hasarlı ve hasarsız tespitin birlikte yapılmasının daha doğru sonuçlar elde edilmesini kolaylaştıracağını düşünüyorum. Karot numunesinin alınmasıyla birlikte tüm kolon ve donatıların hasarsız incelenmesi, yapılarda mikrotremor ölçümleriyle salınım özelliklerinin belirlenmesiyle yapı jeofiziği uygulamarıyla ve zemin etütlerinin 2 boyutlu yeraltı geometrsinin elde edilmesiyle birlikte inşaat mühendislerinin statik projeye altlık oluşturarak deprem performans analizlerinin yapılması gerekmektedir. Deprem+Zemin+Yapı özellikleriyle birlikte değerlendirerek bu süreç en doğru şekilde yürütülebilir. Özellikle zemin etütlerinin 2 boyutlu jeofizik ölçümlerle ve en az 2 adet zemin sondajıyla birlikte olası heyelan, zemin sıvılaşması ve oturması sorunlarına uzman geoteknik mühendisinin (inşaat müh.) hazırlayacağı iyileştirme çalışmalarının yapılması oldukça önem arz etmektedir.

Toplumda çoğu insan, “benim binam 2000 sonrasında yapıldı, sağlamdır” diye düşünüyor. Analiz yaptırmaktan kaçınıyor. Diyelim ki binamız “riskli” ilan edildi. Çeşitli firmalar, güçlendirme çalışmalarından söz ediyor. Bina güçlendirmesi, her yapı için riskin önüne geçebilecek bir uygulama mıdır? Güçlendirme hususunda nelere dikkat edebiliriz?

Güçlendirme projeleri orta hasar durumuna tekabül eden yapıları için ve yapı inşaa maliyetinin %40’nı geçmeyecek bir düzeyde zemin koşullarıyla birlikte düşünülerek hazırlanacak uygulama projesiyle mümkündür. Riskli yapı tespiti sonrası karar verilecek bu durum sonrası ek güçlendirme projesi hazırlanması ile mümkündür. Güçlendirme hem maliyet, hem de hızlıca sürecin tamamlanması açısından son deprem yönetmeliğine eklenmiştir. Bugün güçlendirmenin yapılması hem beton ve hem demir lobilerine artı değer yaratma açısından da karşı cepheden bir politik hattın inşası anlamına gelmektedir. Güçlendirme projesi uzman yapı mühendisi tarafından hazırlanmalı ve uygulama aşamasında düzenli olarak kontrolü de yapılmalıdır.

Yaşanacak bir felaketin önlenmesi sizce mümkün mü? Nasıl bu olasılığın önüne geçebiliriz?

Deprem bir doğal tehlikedir. Kader, alın yazısı, fıtrat değildir. Su baskını, yangın, heyelan, kaya düşmesi, çamur akması gibi diğer tüm tehlikeler de deprem gibi afete dönüşmeden önlenebilir. Bilimsel bilginin izinde ve doğru mühendislik uygulamalarıyla birlikte depremde bir kişinin bile burnunun kanamaması sağlanabilir. Ancak merkezi planlı bir bütçe, yaklaşımda kamucu bir model ve denetimin idare tarafından yürütüleceği bir süreç olmadan, yani artı değer olgusu terkedilip, finans sorunu merkezi bütçeyle çözülüp, riskli yapı tespiti ve zemin etütleri merkezi/yerel idarenin ortak eşgüdümü tarafından üstlenilerek, güvenli barınma hakkı sağlanabilir. Aksi durum yeni afetler, katliamlar ve ölümler demektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.