Maraş Katliamı’nda “devlet sırrı” ne olabilir?

0
873

Rıza Aydın

Maraş Katliamı’nın, Sivas Katliamı’ndan önemli farklarından biri de, Sivas Katliamı’nın davasını savunan örgütlü bir derneğin olmasıdır. Sivas Katliam’ının unutturulamamış olmasında, Pir Sultan Derneği’nin önemli bir rolü vardır.

Maraş Katliamı olduğunda, onun davasını güdecek olan, örgütlü bir yapı yoktu, aradan kısa bir zaman sonra da 12 Eylül askeri darbesi yapıldığı için, Maraş Katliamı çeyrek asrı aşkın bir zamanda, unutuldu, unutturuldu.

Türkiye’deki örgütlü Alevi Derneklerin bir araya gelip, Alevi Bektaşi Federasyonu’nu (ABF) kurmuş olmaları bir milattır.  

ABF çatısı altında bir araya gelen dernekler, Maraş Katliamı’nın otuzuncu yılında Maraş Katliamı’nı anma kararı aldılar; bu kararın alındığı toplantı sırasında ben Pir Sultan Derneği’nin genel merkez yöneticisi olarak oradaydım. 

ABF olarak, otuzuncu yılında, Maraş Katliamı’nı bir açık hava toplantısıyla (mitingiyle) anacaktık ama bu açık hava toplantısını nerede yapabilirdik? Burda doğal olan, Maraş Katliamı’nı Maraş’ta yapılan bir açık hava toplantısında anmaktı. Bunu konuşup, zemin çalışması yapmak için ABF’ye bağlı derneklerden bir heyetle Maraş’a gittik, Pir Sultan Derneği’nden, Maraş’ta yaşayan arkadaşlarla konuştuk, otuzuncu yılında böyle bir açık hava toplantısını Maraş’ta yapmamızın mümkün olmadığını gördük. Bu gözlemlerimizi ABF toplantısında değerlendirdikten sonra, Maraş Katliamı’nı anmayı Adana’da yapmaya karar verdik.

Londra’da da “İngiltere Alevi Enstitüsü Girişimi” adı altında bir araya gelen bir gurup arkadaş da, Maraş Katliamı’nı otuzuncu yılında anma kararı almış, beni de Maraş Katliamı’nı anlatmam için davet etmişlerdi. 

Aslında Londra’daki bu inisiyatif beni, “Acısı Daim olsun” başlıklı yazımı okuyup, 2 Temmuz Sivas Katliamı’nı anma toplantısında konuşmacı olarak davet etmişlerdi. İngiliz konsolosluğu vize işlemlerimi uzatınca, vizem çıkmadığı için bu toplantıya gidememiştim. Bu tarihten sonra, İngiliz Elçiliği, “dosyanda eksiklik var karar veremiyoruz” diye beni tekrar elçiliğe davet etti. Bu çağrıyı aldığımda köyde, tarlada çalışıyordum, hemen Ankara’ya elçiliğe gittim. Dosyadaki eksiklik nedir, dedim, “dosyanda parmak izin yok” dediler. Baktılar ki benim, parmak izi alınacak parmağım yok, duruma üzüldüler, bir iki soru sorup, gönderdiler, bundan kısa bir süre sonra da vizem geldi.

İngiltere’ye vizem çıkmıştı ama Sivas Katliamı anmasına yetişememişti. Londra’daki arkadaşlar, vizen boşa gitmesin, Maraş Katliamı’nın otuzuncu anma programında konuşmacı olarak gel, dediler, ben de bu teklifi kabul ettim.

Maraş Katliamı, bilmediğim, yabancısı olduğum bir konu değildi. Maraş Katliamı’ndan hemen sonra sıkıyönetim ilan edilmişti, Maraş, Adana Sıkıyönetim Bölgesinde olduğu için, Maraş Katliamı sırasında, tutuklanıp, gözaltına alınan herkes, Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’nın, Köprü Köyü’ndeki askeri hapishanesine getirilmişlerdi. Ben, Maraş Katliamı’ndan iki ay sonra, 19 Şubat 1979’da yaralanıp, Adana Askeri Cezaevi’ne atıldığımda, Maraş Katliamı sırasında tutuklanıp, cezaevine atılan arkadaşların koğuşuna verildim. Cezaevi sürecinde Marş davasından yatan arkadaşlarla sohbetler ettiğim için Maraş Katliamı sürecini, sanki içinde yaşamış biri gibi biliyordum ama toplantıda konuşmak için ayrıca hazırlandım; mesela, Sıkıyönetim Savcısı’nın hazırladığı iddianameyi okudum, Maraş Katliamı hakkında bilgisi olan Adana’daki, Mersin’deki arkadaşlarla konuşup, konuşmamı hazırladıktan sonra toplantı için Londra’ya gittim. Bu konuşmama zemin olan bilgilerimi de yazılı metin olarak yayımladım.

Londra’ya vardığımda öğrendim ki, bu toplantıyı düzenleyen arkadaşlar, kendilerine, “İngiltere Alevi Enstitüsü Girişimi, Cemevi Alternatif Yönetim Adayları” diyen bir guruptu.

Londra’da Maraş Katliamı’nı anma etkinliğini düzenleyen arkadaşlarla tanışıp, konuşunca anladım ki, bu arkadaşlar hem bir Alevi Enstitüsü kurmak istiyorlar, hem de cemevi. Toplantıda Londra’da cemevi yok mu, diye sordum. Cemevi var ama cemevinin başında, konsoloslukla, sağcı, ülkücü, Türkçü derneklerle işbirliği yapan Hüseyin Çiftçi diye bir kişi var, sol eğilimli, kendini eleştirecek hiçbir kimseyi, ne cemevine alıyor, ne de böyle birini cemevin barındırıyor, dediler. 

Avusturya’daki gibi, ikili bir yapı yaratılmasına neden olmamak için, yeni bir cemevi kurma kolaycılığına kaçmak yerine, zor da olsa, mevcut olan cemevinin yönetimini değiştirmeye çalışalım, dedim. Londra’ya beni davet eden arkadaşlar bu mümkün değil, cemevinin başkanı olan Hüseyin Çiftçi, bunu her yola başvurarak engeller, hiçbirimizi cemevine ne üye ediyor, ne de koyuyor, burada cemevine üye olmak dünyanın en zor şeyi, dediler; duyduklarım beni hayrete düşürdü. “Ben cemevine gidip burayı bir göreyim” dedim, “Seni cemevine zor alırlar” dediler. Cemevine telefon edip, kendimi tanıttım, geleceğimi söyledim, gerçekten de telefonda kötü davrandılar, buyur gel demediler ama ben geliyorum deyip, Londra’daki cemevine gittim. 

Londra Cemevi’ne vardığımda, gördüğüm manzara ilginçti, cemevinde toplantı halindeydiler, ibadet ediyorlardı. Cemevindeki kitle ikiye bölünmüş, başları kapalı kadınlar bir yana, erkekler başka bir yana oturmuşlar, siyahi tipli bir adam, Arapça olarak kitap okuyordu, kimse bir şey anlamasa da sessiz sedasız bunu dinliyorlardı; görüntü camiden farksızdı. İbadet bitince öğrendim ki, cemevine parasıyla tutulan bu hoca, Arap değil Azeri kökenli, İranlı “Nureddin Cafer” adlı bir hocaymış. İbadet ya da toplantı bitince, yönetim kurulu odasına gittim, kendimi tanıttım, konuşmaya başladık. “Arkadaşlar burada gördüklerimin Aleviliğe benzer yanı yok. Kadınlarla, erkekleri ayırmışınız, bari, oldu olacak, aralarına da bir paravan ya da perde çekin, burayı tamamen camiye çevirin. Sonra Hacı Bektaş, ‘Anlamadığınız duaya âmin demeyin’ demiş, böyle bir Alevi ibadeti olmaz” dedim. Bu itirazlarımı genç arkadaşlar ilgiyle izliyorlardı; özellikle yeşil gömlekli olan, sonradan adının Hüseyin Üzüm olduğunu öğrendiğim genç can kulağı ile dinleyip ilgi gösteriyordu. Sonradan bu arkadaşların isimlerini öğrendim, Hüseyin Üzüm’le, Savaş Hurman’la onlardan biraz daha yaşlı olan Yaşar Demiralay ile orada tanışmıştım. Cemevini gezip, geldim. Londra Cemevi’ne ilk defa gittiğimde gördüklerim belleğimden hiç silinmedi, o günü hep anımsarım. 

Oradan çıkıp, beni davet eden arkadaşların buluşma yeri olan Yusuf hocanın kitabevine geldim. Günlerimiz Yusuf hocanın kitabevinde geçiyordu, kitabevinin bir yanı da kafe-restoran şeklinde olduğu için, güzel bir mekândı. Oraya, Kıbrıs’lı Türklerin kurduğu, şimdi Devrimci Yol kökenli arkadaşların bulunduğu “Türk Eğitim Birliği” adlı bir kurumdan, beni görmeye gelenler oldu. Onlarla hafta sonu Türk Eğitim Birliği’nde, “Alevilik ile Sol” başlığı altında bir konferans vermem için anlaştık. Bir pazar günü Türk Eğitim Birliği’nin toplantısına gittim. Cemevinde tanıştığım, arkadaşlar en ön safta oturmuş, sert sert bana bakıyorlardı. Ben konuyu anlattıkça ortam biraz yumuşadı, cemevinde tanıştığım arkadaşların tavırları değişir gibi oldu.

Toplantı bitince, cemevinde gördüğüm bu arkadaşlar, “baş başa konuşabilir miyiz” diye beni başka bir odaya davet ettiler. 

Baş başa kalınca arkadaşlar kendilerini tanıttılar; bu genç arkadaşlar cemevinin üyeleriymiş, hatta bir kısmı da yönetiminde görevlilermiş. Orada tanıştığım, bir nevi bu arkadaşlara sözcülük eder konumunda gördüğüm İsrafil Erbil arkadaş, durumu şöyle özetledi: “Biz buraya gelmeden önce, Türkiye’den seni sorduk, soruşturduk, hakkında hiç de iyi bilgiler vermediler. Senin için, ‘Aslında Solcu, sosyalist biridir, Türkiye’de Aleviliği bitirdi, şimdi de oraya geldi’ dediler, ancak burada anlattıkların da hoşumuza gitti, buradan eve gidip, konuşsak olur mu?” dedi.  Hay hay, dedim. Onların arabalarına bindik, bir eve gittik. Vardığımız ev, İsrafil Erbil’in eviymiş. Sabaha kadar konuştuk, o gün İsrafil gilde kaldım.

Sonuç olarak, bana dediler ki, biz devrimci ailelerin çocuklarıyız ama başkanı eleştirecek olsak, Hüseyin Çiftçi böyle bir şeyi hissettiği an, bizleri hemen cemevinden uzaklaştırır. Seninle böyle görüştüğümüzün de bilinmesini istemeyiz dediler.

“Bu cemevinde demokratik bir yapı yok mu, kongresi olmaz mı?” dedim. “Kongresi oluyor ama başka bir çalışma olduğunu hissederse başkan onu hemen dernekten uzaklaştırır, böyle bir şeye asla yaşam hakkı tanımaz” dediler.

O zaman dedim ki, eğer durum böyleyse, biz de şöyle yapalım, gizli bir çalışma yürütelim. İyice güvenmediğimiz kimselere açılmadan, düğünde, nişanda, mezarlıkta, cemevi kitlesiyle dostane, iyi ilişkiler kuralım. Kongre toplanıp, divan oluştuktan sonra, yönetime sizler de aday olun, seçimlerde alternatif bir liste çıkartalım, kazanırsak cemevinin kaderini değiştiririz, kazanamazsak da başımıza geleceklere katlanırız. Bu konuda anlaştık. O zaman dedim, yapıp ettiklerinizi benimle de konuşarak yapın, birlikte konuşup, kararlaştıralım, ben size yanlış adım attırmam dedim. İsrafil Erbil gilin evde bu arkadaşlarla böyle anlaşarak ben Türkiye’ye geldim; bundan sonra İsrafil gilin atacağı her adımdan önce, onu konuşur olduk. O süreçte hiçbir yanlış adım atılmadığını, yanlış yapmadığımızı düşünüyorum. 

Sonra Londra Cemevi’nin kongre günü ilan edildi. Bizim arkadaşlar kararlaştırdığımız gibi, divan oluşup, seçimlere gidileceği anda aday olduklarını açıklayıp, listelerini divana sundular, kongre durdurulup, iptal edilemediği için, seçimler yapıldı; seçimi İsrafil Erbil’in başında olduğu gurup 11’e, 9 kazandı. Yönetim Kurulu’na seçilenlerden 11 arkadaş İsrafil’in tarafı, 9 arkadaş da Hüseyin Çiftçi’nin gurubundandı; Londra Cemevi’nin başkanını, tüzük gereği olarak, yönetime seçilen Yönetim Kurulu üyeleri seçiyordu. Yönetim Kurulu’na seçilen arkadaşlar toplanıp, İsrafil Erbil’i, Cemevi Başkanı seçti. Sanıyorum süreç içinde Hüseyin Çifçi’nin listesinden girdiği halde İsrafil’in gurubunu haklı bulup, onun safına geçip, onu destekleyenler de oldu. Cemevinin eski başkanı olan, Hüseyin Çiftçi, yeni yönetim kuruluna seçilen kurulun, cemevi başkanlığına İsrafil Erbil’i seçmelerini kabul etmediği için iş mahkemeye düştü; uzun süren mahkeme süreci sonunda, mahkemeyi de İsrafil Erbil kazandı, böylece Londra Cemevi’nde yeni bir dönem başlamış oldu. 

Ben bunları tamamen kendi penceremden bakıp, gözlemlerimi yazıyorum ancak bu süreçte etkin olan arkadaşlar, -özellikle İsrafil Erbil, Hüseyin Üzüm, Savaş Hurman ile Yaşar Demiralay- o süreci daha geniş anlatıp, anılarını yazmalı, bunları konuşmalıdırlar, varsa, benim yazdıklarımdaki hatalı yerleri de belirtmeliler.  Hatta bu süreçle ilgili bire bir belgesel hazırlanmalı ya da ortak bir kitap yazılmalı; çünkü bu arkadaşlar çok önemli bir çığır açtılar. Londra Cemevi’nde yaşanılan bu süreç, önemli bir deneyimdir. Bu süreçte geçtiğimiz yıl bu dünyadan göçen, genç arkadaşımız Tugay Hurman’ın da emeğini, rolünü anmak gerekir. Tugay gibi başka arkadaşlarımız da bu dünyadan göçmeden, böylesi bir ortak çalışma yapılıp ya bir kitap ya da bir belgesel hazırlanmalı diye öneriyorum.

İsrafil Erbil başkanlığındaki yeni cemevi yönetimi, cemevine üye olmanın önünü açtığı için, Londra Cemevi kısa bir süre içinde, Londra’nın en güçlü kitle örgütlerinden biri haline geldi. İsrafil Erbil’in başkanlığından önce, cemevine her Alevi üye olamadığı için, Aleviler başka kurumlara gidiyor, gittikleri yerde de aradığını bulamadıkları için bir arayış içindeydiler. Cemevine üye olmanın önü açılınca, cemevi Londra’nın hem en güçlü kitle örgütü haline geldi hem de Alevi kitlenin ortak sesi haline geldi. Bu Londra’da cemevinin prestijini artırıp, Londra’nın en etkin kitlesel kurumlarından biri haline getirdi. 

Bu dönemde, cemevi yönetimine seçilen arkadaşların çalışmalarını görüp, onlara yardımcı olmak için defalarca Londra’ya gidip geldim. Cemevine yeni seçilen arkadaşların prestijini artırmak için, Londra’daki toplantılara Alevi örgütlülüğünde tanınmış şahsiyetleri davet edip, götürdük; bu süreçte, davet ettiğimiz halde,  “ikilik var, biz taraf tutamayız, biz tarafsız olmak durumundayız” diye bu etkinliklere gelmeyen önemli simalarda da oldu…

Burada şu anımı da anlatmak istiyorum: Bu süreçte Kamer Genç çok popüler bir kimliğe sahipti, TBMM’de de vekildi. Kamer Genç’i de Londra’daki bir toplantıya davet ettik, Kamer Genç kabul etti, Londra’ya uçmak için Ankara’da Esenboğa Havaalanı’na gittik. Kamer Genç’i İngiltere vizesi yok diye uçağa almadılar. O zaman öğrendik ki, yeşil pasaportlu da olsan, milletvekili de olsan, vizen almadan Londra’ya gidilemiyormuş; Maraş milletvekili Durdu Özpolat da bu nedenle toplantıya gelememişti. Kamer Genç’e vize alıp, bir sonraki toplantıya götürdük. 

İsrafil’in Londra Cemevi başkanı olduğunda, kadınların gelip, çocuklarımızı mafyanın elinden kurtarın da size ne gerekiyorsa, o yardımı yapalım diye gelip ricacı olduklarını gördüm. Çünkü Alevi çocukları, uğraşacak toplumsal bir alan bulamadıkları için, mafyanın etkisinde kalıp, mafya elamanı oluyorlardı. O dönem bu mafya gurupları arasında cinayetler işleniyordu. Cemevi ile yeniden ayağa kalkan Alevi kültürü, sazıyla, sözüyle, semahıyla, topluma yaydığı sevgiyle yükselen bir değer oldu. Kardeşinden ya da okul arkadaşından şikâyetçi olan çocuk, “Seni cem’de dara dikerim” diyebiliyordu artık. 

Cemevine isteyen her Alevi üye olamadığı için, cemevine alınmayan, Alevi kitle sol derneklere yönelmiş ama oralarda aradıklarını bulamamışlar ya da onlar kültürel bir alternatif yaratamamışlardı. Bu, yani sol – sosyalist çevrelerin yönettiği, derneklerin, alternatif bir kültür yaratıp, kendine gelen Alevi kitleyi, orada tutamamış olması üzerinde önemle durulması gereken, başlı başına, çok önemli bir konudur. Bu konuyu zaman zaman sosyalist arkadaşlarımızla konuşuruz. 

Londra’daki Alevilerin çoğunluğunu, Maraş Katliamı sonrası, katliamdan kurtulan, buralardan kaçıp Londra’ya sığınan, Maraşlı’lar oluşturduğu için, Londra Cemevi de çoğunlukla Maraşlılar’dan oluşuyordu. Maraş Katliamı’ndan gelenlerin ruhsal sorunları da vardı, mesela Maraş’tan gelen kitle içinde intihar oranı artmıştı. Bunun için cemevi, Maraş Katliamı’nın sorununu her zaman gündeminde tutup, bu davayı da sahiplendi. Bunun için hem Londra’da, hem de Türkiye’de Maraş Katliamı anmalarının temel dinamiği Londra Cemevi yönetimi olmuştu; hakkını teslim etmek gerekir ki, İsrafil bu konuda olağanüstü bir çaba sarfetti.  

Maraş Katliamı’nı anma çalışmaları sırasında Londra Cemevi yönetimi Genel Kurmay Başkanlığı’na yazılı bir dilekçe ile başvuruda bulunup, Genelkurmay Başkanlığı’nda ki Maraş Katliamı dosyasının fotokopilerini istemişti. Önce Genelkurmay Başkanlığı’ndaki, dosyanın fotokopileri için yüklü bir miktarda para istenildi, sanırım bu 26 bin lira civarında bir paraydı. Londra Cemevi bu parayı tedarik edip, istenilen yere yatırdı. Bundan sonra Genelkurmay’dan dava dosyası içinde, devlet sırrı olduğu için dosya fotokopilerinin verilmeyeceği cevabı alındı.

Bu sonuçtan sonra, Maraş Katliamı’nda nasıl bir devlet sırrı olabilir, diye hep düşünür dururdum. Geçtiğimiz yıl, Libya’da ölen bir kişinin kimliği açıklandı (deşifre edildi) diye gazeteciler dava edilince, bu bende Maraş Katliamı’na farklı bir gözle bakma gereği hissini verdi.

Maraş Katliamı’nı anlatan herkes, Maraş Katliamı’na bakan savcının hazırladığı iddianame de dâhil herkes, Maraş Katliamı’ndan önce, Maraş’a milli piyango satıcısı kılığında garip birtakım adamların geldiğini, katliam sırasında da bu tip adamların etkin olduğunu söyler. Sıkıyönetim Savcılığı’nca hazırlanıp, Yargıtay’ca da onanan mahkeme dosyasında, Maraş Katliamı’nı yöneten, yüzünde kar maskesi, ayağında da lastik ayakkabı olan, birbirleri ile parola ile anlaşan, kaba bir yerel lehçe ile konuşan yetmiş-seksen kişilik bir gurubun olduğu, katliamda bunların çok etkin olduğu yazılıyor. Ben Maraş Katliamı sırasında orada olup, yakalanan arkadaşlarla hapis yattım, onların anlatımlarından da biliyorum ki, Maraş Katliamı sırasında Alevi kitle içinde olan, kendi kendini savunan kimseler olmuş, bazı devrimci kişilerin de silahlı olarak halkı savunduklarını, bundan dolayı karşı taraftan da adam ölmüş olabileceğini söylerlerdi. Sıkıyönetim Savcısı’nın hazırladığı iddianamede, Maraş Katliamı’nda hastane morglarından çıkarılan ölenlerin listesi var, bunu Nedim Şah Hüseyinoğlu kitabında yazmıştı, ben de oradan aldım, yazılarıma koydum. Maraş Katliamı sırasında ölen, hastane morglarından alınan kişilerin içine bakın, hepsi Alevi kurbanlar.  Maraş Katliamı sürecinde, Maraş’da bulunan milli piyango bileti satan, yüzlerindeki kar maskesiyle gezen, ayağında soğukkuyu lastik ayakkabılar bulunan, kısacası sağ kesimden hiç kimsenin hastane morglarında cenazelerine rastlanmamış; bu kesimden kalp krizi geçirip ölenler de mi olmamış, yok! Bu bana burada, esrarengiz bir durumun olduğu kuşkusunu gösteriyor.

Bence Maraş Katliamı dosyasında var olan, açıklanması istenmeyen devlet sırrı bu. Bu, Libya’da ölen kişinin kimliğinin açıklanmaması gibi bir durum arz ediyor sanırım.

Ecevit’in Başbakanlığı döneminde, Ecevit haşhaş ekimine izin verdiği için Amerika Türkiye’ye ambargo uygulamıştı. İşte bu dönemde, Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen üst seviyede bir heyet, Başbakan Ecevit’e Türkiye’nin bilinmeyen bir gerçeğini açıklamışlar. Ecevit’e demişler ki: Efendim Türkiye’de maaşları ABD tarafından ödenen, sivillerden oluşan gizli bir ordu var. Seferberlik Tetkik Cemiyeti ya da Özel Harp Dairesi denilen bu ordu olası bir Sovyet işgali olursa, ona karşı savaşmak için yetiştiriliyor. Amerika Türkiye’ye ambargo uyguladığı için bu ordu elamanlarının da maaşları ödenemiyor; bunların maaşlarını siz Başbakanlığın örtülü ödeneğinden ödeyin. Böylece Türkiye’nin Başbakanı olan Ecevit, Türkiye’nin gizemli bir gerçeğini öğrenmiş oluyor. Maaşlarını ABD’nin verdiği, sivillerden oluşan bu gizli ordu elamanlarına Amerika’da sivil savaş dersleri alan Alparslan Türkeş dersler vermiş, bunlar komando kamplarında eğitilmişler. Türkiye’de 6-7 Eylül olayları gibi, sivil görünümlü insanların yaptığı, bütün işleri bu ordu elamanları kotarmış. Bence Maraş Katliamı’nı da bunlar yapıyor, piyon olarak da MHP ile ülkücüleri kullanıyorlar. Yoksa Maraş Katliamı’ndan önce, Alevileri fişleyip, onların evlerini işaretleme işini, basit, sıradan ülkücüler ne bilir ne de yapabilirdi; bu işleri yapsa yapsa, halkı fişleyen, özel bir istihbarat birimi yapabilir. Bence Maraş Katliamı’nda gizlenen devlet sırrı burada ölmüş olan, buraya adı karışan bu birimin üyelerinin kimliğinin açıklanma ihtimalidir. 

Maraş Katliamı’nın kırk ikinci yıldönümünde Maraş Katliamı ile ilgili bu düşüncelerimi yazmak istedim.

Aşk ile…

(Bu yazı, Rıza Aydın tarafından 16 Aralık 2020 tarihinde kaleme alınmış ve katliamın 44. yıldönümünde yayınlanması için dergimize gönderilmiştir.)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.