Çocuk emeği sömrüsünün dünü ve bugünü

0
489

Sinan Tepe

Canlılar içerisinde insan yavrusu büyütmek ve yetiştirmek kadar emek ve çaba gerektiren başka canlı yoktur herhalde. İnsan yavrusunun hem bedensel hem de zihinsel anlamda büyüyebilmesi, ebeveynlerin en az yirmi yılını almaktadır. Bu da ortalama insan ömrünün dörtte birine denk gelir. Yani anne ve babalar, ömürlerinin yaklaşık çeyrek yüzyılını, çocuklarını büyütüp yetiştirmeye adarlar. 

Çocuk yetiştirmek bu kadar zor ve zahmetliyken; bu çaba ve zahmetin meyvelerini gözümüz gibi koruyup kollamamız gerekirken, çocuklarımıza karşı bu vicdansızlık, bu acımasızlık, zalimlik ve hoyratlık neden ileri gelir? Çocuklarımız neden sapık zihniyetlerin şehvetine ve sermayenin masasına meze yapılmaktadır? Tam da burada bir parantez açıp, farklı kaynaklardan “çocuk” tanımına bakalım: 

“Çocuk” kavramının Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre tanımı; 1) Küçük yaştaki erkek veya kız, 2) Soy bakımından oğul veya kız evlat, 3) Bebeklik ile ergenlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kızdır. 

Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne göre çocukluğun bitimi 18 yaş olarak kabul edilmektedir. UNICEF’e göre bu yaş, yetişkinliğe dair davranış kalıplarının oldukça belirgin olarak görülmeye başlaması olarak kabul edilmektedir. 

Çocukluğun başlangıcı günümüzde anne karnından itibaren başlamaktadır. Bebeğin anne karnına ilk düştüğü andan itibaren gelişimine dair aşamaların bilinmesi ile birlikte ve bu aşamalar çocukluk kavramı içine dahil edilmektedir. 

Türk Ceza Kanunu’na göre, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 1. maddesi gereğince çocuk, daha erken yaşta ergin olsa bile, 18 yaşını doldurmuş kişidir. Türk Medeni Kanunu’na göre reşit olma durumu 18 yaşın doldurulması ile kazanılır. Reşit olmakla çocuk, küçüklükten çıkarak medeni haklarını kullanma bakımından tam yetkili bir yetişkin statüsü kazanır. 

“Çocuk” tanımını üç ayrı kaynaktan aktardığımıza göre, bu yazının konusu olan çocuk işçiliğinin neden ve niçinini; dünü ve bugününü anlatmaya devam edelim…

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi ülkemizde de çocuk işçiliği çok yaygın bir durumdur. Okuması, oynaması, eylenmesi gereken çocuklar açlık ve yoksulluğun pençesine itilere çalışmaya zorlanmaktadır. Çocuk işçiliğinin arka planını araştırmalarıyla ortaya koyan onlarca sosyal çalışmanın varlığından söz edebiliriz. Çocuk işçiliğinin sosyolojik boyutları ülkemizdeki sefaletin ne boyutta olduğunu gösterir niteliktedir. Durum böyleyken, onlarca yıldır ülkeyi yönetenler her fırsatta sosyal devlet olduğumuzdan ve çocuklar adına bayram düzenleyen tek ülke olduğumuzdan dem vuranlar, halkımızı aldatmaya ve kandırmaya devam ediyorlar. Oysa sosyal devlet olma sorumluluğunu yalnızca kendi çıkarları doğrultusunda kullanan ve bu da gerçek yaşamda söylemden öteye dahi gitmeyen laf kalabalığından ibarettir. Devletin sosyal yanı hiçbir zaman yoksuldan, ezilenden ve ihtiyaç sahibinden yana işletilmemiştir. Sosyal bir devletin sokaklarında dilenen, ayakkabı boyayan, mendil satan, uyuşturucu ve fuhuşa sürüklenen; kent sokakları ve köprü altlarında yatan, bali ve tiner çeken çocuklar ise bize dayatılan yaşamın gerçekliğidir. Çocuklarımızın içinde bulunduğu durumu düzeltmek yerine bu durumu kaderleriymiş gibi topluma yutturmaya çalışan tüccar kılıklı politikacılar söz sahibi olmaya devam ettikçe, çocuklarımızın itildikleri çukurdan çıkma şansları yoktur. Çocuklarımızın içler acısı durumunu ailelerin üzerine yıkmaya çalışmak, yalnızca “zübükçe” bir siyaset anlayışının sonucu olabilir. 

Çocuk işçiliği ülkemizde yaygın çünkü, aile aldığı parayla geçinememekte ve çocuklar dahil aile fertleri çalışmak zorunda kalmaktadır, tabi iş bulabilirlerse… Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede iş bulan aile şanslı sayılır. Açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranan aileler ne iş olsa yapmak durumuna gelmiştir. Bedenini satmak zorunda kalan kadın sayısı hiç de az değildir. Böylesi bir ortamda çocukları ne türden rezilliklerin beklediğini anlamak zor değil. 

Meslek liseleri ve üniversiteler hayatımıza girmeden önce, ihtiyaç duyulan nitelikli, kalifiye eleman ya da işgücü ihtiyacı dönemin zanaatçıları tarafından sağlanmaktaydı. Dönemin az sayıdaki iş kolu, daha çok babadan oğula geçerek varlığını sürdürmüştür. Manifaktür dönemiyle bu durum biçim değiştirmiştir ve gelişip dönüşerek bugünkü halini almıştır:

“Manifaktür dönemi, emek araçlarını, her parça-işçinin özel görevine uygun hale getirerek bunları basitleştirir, geliştirir ve çoğaltır. Böylece manifaktür, yalın araçların bir araya gelmesiyle oluşan makinenin varolması için gerekli koşulları da yaratmıştır.” (Kapital, 1. Cilt, s. 332.) 

Makineler, manifaktür sistemiyle el zanaatlarını ortadan kaldırarak büyük sanayiyi ortaya çıkarmıştır. 

“Üretim tarzında devrim, manifaktürde emek gücü ile, büyük sanayide emek araçlarıyla başlar” der Marx. (Kapital, 1. Cilt, s. 386.) Manifaktürde üretim sürecinin örgütlenmesinde bir farklılık ortaya çıkarken makineleşmede ise üretim araçlarının farklılığını görüyoruz. 

Manifaktür döneminde zanaatçılar ya da manifaktürdeki işçiler belli iş aletleriyle çalışıyorlardı. Aleti harekete geçiren güç insandı. Ancak makinede hareketi sağlayan güç hayvan, su, rüzgar gibi insandan farklı şeylerdir. Tam gelişmiş makineler motor mekanizması, güç iletim mekanizması ve en son alet ya da çalışma mekanizması olmak üzere üç ayrı kısımdan oluşur. Makineleşme ile 18. yüzyılda sanayi devrimi başlamıştır. (Kapital, 1. Cilt, s. 387.) 

“Sanayi devriminin çıkış noktası olan makine, tek bir aleti kullanan işçi yerine, çok sayıda benzer aletleri çalıştıran, ve gücünün biçimi ne olursa olsun tek bir devindirici güç tarafından devindirilen bir mekanizmayı koyar.” (Kapital, 1. Cilt, s. 398.) 

Makine, makineli üretimin yalnızca bir öğesidir. Makineyi harekete geçirecek devindirici güç olmazsa hiçbir işe yaramaz. 

Makine el emeğiyle yapılacak çoğu işi yaparak insanın üretimdeki rolünü azaltır. Emeğin verimliliğini artırır. 

Makineleşmeyle ortaya çıkan sanayi devrimi toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında da gelişmelere yol açmıştır. Gelinen aşamada makineler her alanda öne çıkmış, toplumsal yaşam tümden değişmiştir. 

“Makine biçimine gelen emek araçları, insan kuvveti yerine doğal kuvvetlerin konulmasını ve el alışkanlığı yerine bilimin bilinçle uygulanmasını gerektirir. Manifaktürde, toplumsal emek sürecinin örgütlenmesi tamamen özneldi ve parça-işçilerin bir bileşimiydi; makine sistemine dayanan büyük sanayide ise, tümüyle nesnel bir üretici organizma vardır ve işçi zaten var olan maddi üretim koşullarına eklenen bir şey haline gelmiştir.” (Kapital, 1. Cilt, ss. 399-400.) Böylece tek başına çalışan işçinin yerini kolektif işçi almıştır. 

Makineleşme manifaktürün üzerinde ortaya çıkar ama onu tamamen altüst eder. Kapitalizmin ilk oluşum biçimi olan manifaktürün ürünü olan makine büyük sanayinin ortaya çıkmasının da olmazsa olmazı olarak görülür. 

“Makine de, değişmeyen sermayenin büyün diğer ügeleri gibi yeni değer yaratmaz, yalnızca oluşmasına hizmet ettiği ürüne kendi değerini katar. Makine bir değere sahip olduğu ve dolayısıyla ürüne değer kattığı sürece, bu ürün değerinde bir öge oluşturur. Ürün ucuzlayacak yerde, makinenin değeri oranında pahalılaşır.” (Kapital, 1. Cilt, s. 401.) 

Büyük sanayi emek araçlarındaki değişim üzerinde şekillenmiştir. Makineleşmenin işçi üzerinde de etkileri olmuştur. 

Makine kas gücünü çalışmanın bir gerekliliği olmaktan çıkardığında kadın ve çocuk emeği ucuz işgücü olarak kapitalistler tarafından tercih edilmeye başlanmıştır. 

Makinelerin üretime girmesi yaş, cinsel ayrım yapılmadan ailenin tüm üyelerinin sermayenin hizmetine sokulmasına yol açmış, işçi sayısını artırmıştır. “Böylece görüyoruz ki, makine, sermayenin sömürücü gücünün başlıca konusu olan insan malzemesini artırmanın yanısıra, bu sömürünün derecesini de yükseltir.” (Kapital, 1. Cilt, s. 408.) 

Büyük sanayi el zanaatları ile iş bölümüne dayanan elbirliğini ortadan kaldırmıştır. Bu da üretimin yeniden biçimlendirilmesini, fabrika sistemine geçişi beraberinde getirmiştir. 

Makine manifaktür sitemine yavaş yavaş girmiş ve girdikçe de onu dağıtmış, bugünkü aşamaya getirmiştir. 

Makineleşme kadınların, her yaşta çocukların, vasıfsız işçilerin çalıştırılmasının yolunu açmıştır. Ev sanayisinin dayandığı emek de bu ucuz emektir. Ev sanayisi bebeklere kadar bütün aileyi sağlığa zararlı zehirli maddelerin etkisinde bırakır. “Bu sömürünün, ev sanayisi denilen üretim kollarında manifaktürden daha utanç verici olmasının nedeni, dağınık oldukları için işçilerin direnme gücünün az olması, işveren ile işçi arasında bir yığın soyguncu asalağın yer alması; ev sanayisinin daima, ya fabrika sistemiyle ya da aynı üretim kolundaki manifaktür ile rekabet etme zorunda kalması; yoksulluğun işçiyi, yer, ışık, havalandırma gibi en gerekli çalışma koşullarından yoksun bırakması; çalışmanın git gide daha düzensiz duruma gelmesi; ve en sonu, büyük sanayi ile tarımın ‘fazlalık’ haline getirdiği yığınların son sığınakları olan bu yerlerde işçiler arasındaki rekabetin en son noktaya ulaşmasıdır.” (Kapital, 1. Cilt, s. 473.) 

Kadın, çocuk, gece emeği derken emek gücünde sağlanan ucuzluk meta fiyatını da ucuzlatmıştır. Bu durum kapitalist sömürüyü de son sınırına getirmiştir. Bu noktada ev sanayileri ile manifaktürlerin fabrika sanayisine dönüşmesi kendini dayatmıştır; adım adım ev sanayileri ve manifaktürler fabrika sanayisine dönüşmüştür. 

Fabrika yasaları, “toplumun, kendi kendine gelişip şekillenen üretim biçimine ilk bilinçli ve yöntemli tepkisidir ve bu sanayinin zorunlu bir sonucudur.” (Kapital, 1. Cilt, s. 491.) Bu yasalar temizlik, havalandırma, tehlikeli maddelere karşı korunma gibi maddelerden oluşur. Bu durum kapitaliste az da olsa bir maliyet yükler. Buna karşı kendince kaçamaklar bulup, giderlerini minimum seviyede tutmak ister. Yani sermaye bir noktada kendisini yasal denetim altında görünce, öteki noktalarda daha pervasızlaşarak giderini telafi yolunu seçer. Kapitalist daha az masrafla ürünü piyasaya sürmek, diğer üreticilerden avantajlı olmak ve rekabette ezilmemek için her yolu dener. 

Havalandırma ve temizlik gibi en basit haklar bile büyük mücadelelerle alınmış, bunlar için yasal düzenlemeler ya da fabrika yönetmelikleri çıkartılmıştır. 

Çocukların eğitimi zamanla yasayla düzenlenmiş, ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir. 

“Büyük sanayi, mevcut eğitim sürecini hiçbir zaman son ve değişmez bir biçim olarak görmez ve ele almaz. Bunun için de, bu sanayinin teknik temeli devrimcidir, oysa daha öncekli üretim tarzları özünde tutucuydu. Makineler, kimyasal süreçler ve diğer yöntemler yardımıyla, yalnız üretimin teknik temelinde sürekli değişikliklere yol açmakla kalmaz, işçilerin görevleriyle, emek sürecinin toplumsal biçiminde de değişikliklere yol açar… Büyük sanayinin teknik zorunlulukları ile, bu kapitalist biçim içinde yatan toplumsal niteliği arasındaki mutlak çelişkinin, işçinin durumundaki her türlü kararlılık ve güvenliği nasıl yok ettiğini; emek araçlarını elinden alarak, gerekli geçim araçlarından da yoksun bıraktığını ve, parça işlerine bile el atıp onu nasıl gereksiz duruma getirdiğini” belirtir Marx. “Bu uzlaşmaz karşıtlığı, daima sermayenin emrinde olması için sefalet içinde yaşayan yedek sanayi ordusu gibi bir canavarın yaratılmasında; işçi sınıfı içinde durup dinlenmeden verilen kurbanlarda; emek gücü har vurup harman savurmasında ve, her ekonomik gelişmeli toplumsal bir rekabet haline dönüştüren toplumsal anarşinin yolaçtığı yıkımlarda olanca çılgınlığı ile görmüş bulunuyoruz. Bu, olumsuz yandır. Ama bir yandan şimdi işteki çeşitlilik, karşı konulmaz topal bir yasa şekilde ve her yerde direnmeyle yüz yüze gelen dolaş bir yasanın gözü kapalı yıkıcılığı ile kendini gösterirken öte yandan da, büyük sanayi getirdiği felaketler aracılığı ile, üretimin temel yasası olarak, işin çeşitliliğinin kabul edilmesi zorunluluğunu ortaya koyarak, işçilerin, bu çeşitli işler için yatkın duruma getirilmesini ve bu yeteneklerinin en geniş ölçüde gelişmesini sağlamıştır.” (Kapitali, 1. Cilt, ss. 497-498.) 

Çalışma koşullarına karşı yapılan direnişler bazı yasal düzenlemeleri gerekli kılmıştır. Bu düzenlemelerin genel bir yasal çerçeve içinde ele alınması, rekabet koşullarında ayrıcalık olmaması açısından kapitalistler tarafından da istenmiştir. Ancak çeşitli pazarlıklarla bu yasal düzenlemelerde kapitalistler lehine değişiklikler yapılmıştır. 

Bu yasalar, çocuk işçilerin çalıştırılması ve zorunlu eğitimi, kadınların çalışma koşullarının düzenlenmesi işçi ölümlerinin soruşturulması, işçi ücretlerinin önlenmesi ve bu konudaki keyfiyetçiliğin sonlandırılması, çalışma yerlerinin ve koşullarının denetlenmesi gibi hakları kapsıyordu. 

Manifaktür bölgelerinde, çalışma koşulları o kadar kötüydü ki, aşırı çalışma işçileri ölümle burun buruna getiriyor, çocuk emeği acımasızca sömürülüyordu. Avrupa’da çalışanlara ağır kölelik koşulları dayatılıyor, işkence, dayak gibi en dehşet verici yöntemler uygulanıyordu. “Kapitalist üretimin manifaktür dönemi boyunca gelişmesiyle birlikte, Avrupa kamuoyu utanç ve vicdan denen şeyin son kırıntılarını yitirmiştir.” (Kapital, 1. Cilt, s.778) 

“Bugün de, İngiltere ile Amerika arasında aynı şey olmaktadır. Bugün, Birleşik Devletler’de doğum belgesi olmaksızın ortaya çıkan sermayenin çoğu daha dün İngiltere’de ‘sermayeleştirilmiş çocuk kanı’ idi” (Kapital, 1. Cilt, s. 774), derken, ne kadar doğru bir tespit yaptığını, sömürü konusunda onlarca yol da geçse değişen bir şey olmadığını en çarpıcı haliyle anlatır Marx. 

Günümüz koşullarında çocuk işçiliğinin içler acısı durumunu Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) yapmış olduğu araştırma tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. 

ILO’ya göre çocuk işçiliği, çocukların haklarının önemli bir ihlali olarak kabul edilmektedir. Çocuk işçiliği kavramı çoğunlukla çocukları çocukluklarından, haysiyetlerinden ve potansiyellerinden yoksun bırakarak fiziksel ve zihinsel gelişmelerine zarar vermek olarak tanımlanmaktadır. Çocuk işçiliği zihinsel, fiziksel, sosyal ve ahlaki açılardan çocuklar için tehlike ve zararlı olan işlerde çalışmalarını ifade etmektedir. Çocuk işçiliği çocukları okuldan mahrum bırakmayı, okula kayıt yaptırmamayı, okuldan erken ayrılmayı veya çocukların okulla birlikte çok uzun sürelerde ağır işlerde çalışmalarını kapsamaktadır. 

“Çocuk işçiliği dünya gündeminde ilk sırada yer alması gereken ve acilen çözüm bekleyen sorunlardan biridir” diyerek, devam etmektedir ILO. “Milyonlarca çocuk, fiziksel, zihinsel, eğitimsel, sosyal, duygusal ve kültürel gelişmelerine zarar veren ve ulusal yasalarla uluslararası standartlara uygun olmayan koşullarda çalışmaktadır. Dünya genelinde 5-17 yaş grubunda 264 milyon çocuk ekonomik bir etkinliğin içinde bulunmaktadır” bilgisi verilmektedir. 

Dünya çocuk işçiliğinin emeği, kanı ve teri üzerinden oluşmuş 264 milyonluk çocuk işçi havuzunda ülke olarak payımız ise yüzde 15.84 imiş. Yani bu toplamın 6 milyonunu bizim çocuklarımız oluşturmaktadır. 

Kapitalist asalakların sömürücü çarkı, enerjisinin önemli bir kısmını çocuklarımız üzerinden sağlamaktadır. Dünyada birçok ülke toplam nüfusundan daha fazla sayıda çocuk, ülkemiz toprakları üzerinde çalışmak zorunda bırakılıyor. Bu bile tek başına ne durumda olduğumuzu gösterir niteliktedir. 

Son söz olarak Nazım ustanın, “Dünyayı verelim çocuklara, hiç değilse bir günlüğüne / allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar / Oynasınlar türklüler söyleyerek yıldızların arasında / Dünyayı çocuklara verelim / kocaman bir elma gibi verelim, sıcak bir ekmek somunu gibi / hiç değilse bir günlüğüne doysunlar / bir günlük de olsa öğrensinler dünya arkadaşlığını / çocuklar dünyayı alacak elimizden / ölümsüz ağaçlar dikecekler” dizeleri ile bitirilelim…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.