Emperyalizm ve gıda sorunu

0
654

Sinan Tepe

Konuya emperyalizmin tanımıyla başlamamız yanlış olmayacaktır.

Lenin’in “Emperyalizm” kitabı, Marksizm’in değişen koşullara uyarlanması açısından önemli bir çalışmadır. Marx, ilk sosyalist devrimlerin Almanya ve İngiltere gibi sanayisi gelişmiş ülkelerde olacağını öne sürer. O gün açısından Marx hiç de haksız sayılmazdı çünkü kapitalizm adeta son nefesini veriyordu. Ülke içinde biriken sermaye yeniden üretime sokulamadıkça yoksulluğu artmış, sistem kendini idame ettiremez duruma gelmişti. Ancak, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yoğunlaşan bu iç çelişki emperyalizmle birlikte yeni ülkelere kayıyor ve devrimin yönü de değişiyordu. İşte Lenin, Emperyalizm kitabında, kapitalizmin aldığı bu yeni biçimi Marksist bakış açısıyla ortaya koyar.

“Sanayideki olağanüstü büyüme ve üretimin dikkat çekici bir hızla sürekli daha büyük işletmelerde yoğunlaşması, kapitalizmin en belirleyici özelliklerinden biridir.” (s. 38) Kapitalizmin ilk ortaya çıkışıyla birlikte küçük işletmelerin fazlalığı dikkat çeker. Zamanla büyük işletmelerin sayısı artar. Bu işletmelerde emek daha verimli olduğundan, üretimin yoğunlaşmasına paralel işçi yoğunlaşması olmaz. Lenin, bunu Almanya’daki işletmelerin istatistikleriyle anlatır.

Üretimin yoğunlaşması, sanayi ve banka sermayesinin belli ellerde toplanmasını beraberinde getirmiştir. Milyonlarca küçük, orta ve kısmen de büyük üretici birkaç yüz büyük sermayenin boyunduruğu altına alınmıştır. Küçük üreticiler rekabet karşısında ezilip, büyüklerin boyunduruğu altına girdikçe, sermayenin büyük kısmı bir avuç azınlığın elinde toplanmıştır.

İşletmelerin devasa boyutlara ulaşması, kendi aralarındaki rekabeti zorlaştırır ve bu durum, onları birbiriyle anlaşmaya iter. Bu nedenle Lenin, üretimin yoğunlaşmasının belli bir aşamada kendiliğinden tekelleşmeye yol açacağını söyler. Ayrıca, rekabetin tekele dönüşmesini, modern kapitalist ekonominin en önemli olgusu olarak ortaya koyar.

“Her sanayi dalında büyük işletme yoktur; ancak öte yandan, gelişmenin en yüksek aşamasına ulaşmış kapitalizmin çok önemli bir özelliği birleşmedir. Yani değişik sanayi dallarının tek bir işletme de bir araya gelmesidir.” (s. 40) Birleşme, küçük işletmelere her bakımdan avantaj sağlar: Rekabetli güçlü bir konum kazandırır, teknik ilerleme olanağı yaratır, hem ham madde, hem de ürün fiyatlarını belirlemede etkin bir pozisyona getirir…

Marx, Kapital’de üretimin yoğunlaşmasının tekellere yol açtığını açıkça ortaya koymuştur. Marx sonrası bu daha belirgin bir hal almıştır ve Lenin bunu, “Üretimdeki yoğunlaşma sonrası tekellerin doğuşu, bugünkü gelişme aşamasındaki kapitalizmin genel ve temel yasasıdır” (s. 43) diyerek vurgular.

“Demek ki tekellerin tarihinin en önemli aşamaları şöyledir: 1) 19. yüzyılın altmışlı ve yetmişli yıllarında serbest rekabet, gelişmenin en yüksek, doruk noktasına ulaşır; tekeller, belli belirsiz embriyon halindedir. 2) 1873 krizinden sonra henüz istisnai, süreklilik göstermeyen geçici olgular durumundaki karteller önemli ölçüde gelişir. 3) 19. yüzyılın sonlarındaki bir atılım dönemi ve 1900-1903 krizi: Karteller bütün ekonomik yaşamın temellerinden biri haline gelir. Kapitalizm, emperyalizme dönüşmüştür.” (s.s. 44-45)

Kartel ve tröstler belli bir sanayi dalındaki üretimin büyük çoğunluğunu ele geçirir. Bu oran, zamanla daha artar ve o üretim dalında tek belirleyen olmaya başlarlar.

Tekeller, kendi dışında kalan işletmeleri her türlü yöntemle (hammadde, sevkiyat, iş gücü, satış, kredi ambargosu, ticari ilişkileri engelleme, fiyatların düşük tutulması, boykot etme gibi…) boğmakta, kendi bünyesine katmaktadırlar.

Özetlersek, üretimdeki yoğunlaşma, tekelleri kaçınılmaz olarak ortaya çıkartmıştır. Tekellerin ortaya çıkması, emperyalizmin ortaya çıkmasının temel ayaklarından biridir. Ağır rekabet koşulları, küçük işletmeleri ya ortadan kaldırmış, ya da bir araya gelmeye zorlamıştır. Tekelleşme, serbest rekabetçi kapitalizmin sonunun başlangıcı olmuştur. Kapitalizmin yeni bir aşamaya evirilmesinin yolunu açmıştır.

Emperyalizm ve tekelleşmenin sonuçlarını, hangi sömürge ülke üzerinden anlatırsak anlatalım varacağımız yer hep aynıdır: Savaşlar, ölümler, işsizlik, açlık, yoksulluk ve sefalet. Bunca acıyı, ıstırabı ve açlığı yaşamımızın parçası haline getiren politikalar nasıl ve kimler eliyle yürütüldü ve ölümün kıyısına getirildik?

Neo-liberal politikalar konusunda eğitilmiş ve uzmanlaşmış burjuva iktisatçılar, az gelişmiş ve sömürge ülkelerin canına ot tıkamaya Şili’den başlamışlardı. 11 Eylül 1973’te ABD destekli darbeyle sosyalistler iktidardan uzaklaştırılıp ezilecek ve “Chicago çocuklarının” istediği zemin, darbeci faşist Pinochet tarafından önlerine serilecekti. Ve böylelikle neo-liberal politikaların uygulanacağı zemin de oluşturulmuş oldu.

Çok değil, yedi yıl sonra, 1 Eylül sabahı Şili benzeri bir darbeyle tarumar edilecek, ABD beslemesi olan darbecilere “Our Boys” diyerek selam çakacak ve 12 Eylül 1980 faşist darbenin arkasında kendilerinin olduğunu saklama gereği bile duymadığı gibi beslemelerinin marifetlerini tüm dünyaya ilan edecekti.

ABD destekli faşist darbe başarılı olmuş, muhalif kesimler ezilip sindirilmişti. “Tuşlar toplanmış köpekler salınmıştı.” Ağzı kulaklarında dönemin kodamanı Halit Narin, muhalif kesimleri kastederek, “Bugüne kadar siz güldünüz, bugünden sonra gülme sırası bizde” diyerek memnuniyetini belirtecekti. Zira faşist darbe ile birlikte güzel ülkemizin kapıları neo-liberal politikalar üzerinden tekellerin yağma ve talanına açılmıştı. Şili’deki pratiklerinde gözden kaçan ve yenilenmesi gereken ne varsa onarılıp düzeltilecek, geriletilmeyen kurum, özelleştirilmeyen kamu malı kalmayacaktı.

Aşık Veysel’in, “Benim sadık yârim kara topraktır” diyerek sürdürdüğü ve toprağın yaşamımızdaki yerini anlatan türküyü dinlemeyenimiz yoktur. Veysel’in baş tacı ettiği toprak yaşamımızda, basıp geçmemizin ötesinde bir yere sahiptir. Üzerinde yaşayan canlılar için toprak, filizlenip doğmayı, büyümeyi, gelişmeyi, üremeyi ve bir bütün olarak yaşamayı sağlayan, yaşayabilmek için ürettiğimiz, üretirken kirlettiğimiz ne varsa toprak üzerinden arıtıyor, yaşam döngümüzü toprak üzerinden sağlıyoruz. Toprak, üzerinde yaşayan halkların can damarıdır ve bağımsızlıklarının sembolüdür.

Toprağını ekip biçme iradesini kaybetmeyen ulus, emperyalist haydutların at oynattığı dünyamızda daha az acı çeker. Bu durumu yaşayarak deneyimleyen yurdum insanı, birçok devletin üzerine çullandığı, uluslararası ilişkilerin ortadan kalktığı, savaş, açlık ve yıkımdan çıkmış, elinde ekebileceği toprağı, toprağını işleyebilecek öküzü ve kara sabanından başka bir şeyi olmayan, insan ve hayvan gücüne dayanarak kısa sayılabilecek bir sürede kendi kendine yetebilen az sayıda ülke arasına girmeyi başarmıştır.

En zor dönemlerinde yok denecek kadar makine gücüne, daha çok insan ve hayvan gücüne dayanarak tarım alanında ülkesini az sayıda ülke arasına sokmayı başarırken, günümüz Türkiye’sinde her türlü teknik altyapı ve makine gücüne sahipken, nasıl olur da açlığın, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, pazar artıkları ve çöpten beslenen insanlar ülkesine dönüştük ve gıda krizi gelip kapımıza dayandı?

1950’lerde Menderes hükümeti ile başlayan bağımlılık ilişkisi, geçen yıllar içinde artarak sürmüş, neo-liberal politikalarla tepe noktasına ulaşmış ve hastalıklı bir hal almıştır.

Neo-liberal politikaların ülkemizdeki ayağını Turgut Özal ve ekonomi politikalarından sorumlu ekip oluşturuyordu. Turgut Özal’ın, “Babalar gibi satarım” tekerlemesinin gereği yapılacak, Sümerbank’ın satışıyla başlayan süreç, yirmi yıllık Erdoğan hükümetleriyle, Özal’a rahmet okuturcasına memleketin taşı toprağı “üç otuz paraya”, yani yok pahasına satılacaktı.

Gelinen aşamada cari açık büyüyecek, dış borç artacaktı. Para bulmak için gidilen kapılardan yeni bir taviz ve ablukayla dönülecekti. Sonu gelmez tavizler sonucu ülkemizin sanayisi, tarımı bitişin eşiğine getirilecek, üreticinin eli kolu bağlanıp işlevsizleştirilecekti.

Birçok alanda olduğu gibi tarım alanında yaşananlar da bilinçli bir politikanın sonucudur. Uluslararası güçlere verilen sözler gereği, kendi ülkesinin tarımını, çiftçisini destekleyip geliştirmek yerine, girdi maliyetleri yükseltilip hareket alanları tamamıyla daraltılacak, ülkemizin kapıları ithal ürünlere ardına kadar açılacaktı.

Kendi nüfusunun çok çok üstünde nüfusu besleyebilecek büyüklüğe ve verimliliğe sahip ülke toprakları, yanlış tarım politikalarına kurban edilip kaderine terkedilmiştir. Bir zamanlar kendi kendine yetebilen çok az sayıda ülke arasındayken, “ekonomistim, ben bu işin kitabını yazdım” diyen ve her şeyi bildiğini sanan adam tarafından hayvan yemi olarak kullanılan samana dahi muhtaç hale getirilecekti.

Uluslararası rekabet, işbirlikçi ve sağcı iktidarların emek karşıtı ve sermayeden yana tavrı, kaynakların yanlış kullanılması, astronomik ölçülerde yapılan zamlar, çevre ve doğaya verilen tahribat, milyonlarca insanın işsiz, milyonlarcasının açlık ve yoksulluk sınırında yaşadığı düşünüldüğünde, yarınlarda bizlerin nelerin beklediğini görmek zor değil: Açlık, yoksulluk ve gıdaya ulaşamama.

Sömürgeci güçlerin kâr hırsı, saldırı ve işgalleri üzerinde yaşadığımız toprakları yaşanılır olmaktan çıkarttı ve milyonlarca insanı vatansız, topraksız, mülteci durumuna düşürdü ve açlığın pençesine attı. İnsanı ve çevreyi kirletti, gezegenimiz imdat çığlıkları atmakta. Doğanın dengesi bozuldu, hava olaylarında yaşanan gel gitler arttı. Aşırı ısınmaya bağlı kuraklık ve orman yangınları; göllerin, nehirlerin kuruması, eriyen buzullar ve deniz seviyesinin yükselmesiyle oluşacak göç dalgaları, gezegenimizin sigortası kabul edilen buzullar ve önlenemez çözülüşleri sonucu açığa çıkan mikro organizmalar ve bu organizmaların yaşamımızda yaratacağını tahribat… Hortumlar, seller, toprak kayması, göçükler, volkanlar ve sonuçlarını derinden hissettiğimiz depremler, yaşamımıza yeni giren ve sürekli yön değiştirerek canlar alan virüsler, salgın hastalıklar ve kitlesel ölümler…

Bitirirken, bir de sömürgeci gözüyle bakalım. “Toprak doyurası gözleri doymak bilmiyor çok para kazanmak istiyorlar;/öldürmemiz ölmemiz lazım geliyor/ çok para kazanmaları için elbet de aşikâre yapmıyorlar bunu; /renk renk fener asmışlar kuru dallara,/ yalanları salmışlar yollara,/ hepsinin de kuyruğu telli pullu./ Davullar dövüyorlar pazar yerinde/çadırla kaptan adam, deniz kızı, kesik baş,/ pembe donlu cambazlar tellerin üzerinde/ hepsinin de yüzü gözü boyalı/ aldanıp aldanmamak, işte bütün mesele./ Aldanmazsak var aldanırsak yok!” Bu sistemden çıkarı olmayan yeryüzünün bütün lanetlileri; ya gözümüze çekilen perdeyi yırtıp atacağız ya da hayal dünyasında yaşamaya devam edeceğiz. Yaşanabilir, insanca bir dünya kurmak ellerimizde.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.